"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Salı, Ekim 27, 2009

Loituma - Ievan Polkka

Dün akşam eve çok yorgun gelmiştim. Gün içinde çok yoğun çalıştığımdan değil de sanırım kış saati uygulamasının etkisinden. Yaz' ın aksine, Kış çok karanlık geçiyor Hollanda' da. Sabah işe giderken ve akşam işten çıktığında hep karanlık ile arkadaşlık edince insan ister istemez depresif olabiliyor. İşte bu duygularla eve geldiğimde Barış bana bir şarkı dinletti, tüm dertlerimi, sıkıntılarımı unuttum desem yeridir. Vücudumdaki tüm kaslar şarkının temposuna ayak uydurmaya çalıştı, olağanüstü. Şimdi siz de derin bir nefes alın, bilgisayarınızın sesini olabildiğince açın, ve aşağıdaki klibi izleyin. Kaslarınız sizi dans etmeye teşvik edecek, direnmeyin (aman boynunuza dikkat edin!). Youtube bağlantısı olmayanlar için de en altta linkleri veriyorum.



Şarkıya bir şekilde vücudunuz eşlik etmeye çalışıyor ama nasıl bir dans olacağını tam olarak kestiremiyorsanız, Jim Carrey' e bir bakın (Orijinalinde arka planda başka bir müzik çalmasına karşın, birileri sağolsun Loituma' ya uyarlamış, çok da güzel olmuş);



Modern Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=NgrGRcjyzVw
Orijinal Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=4om1rQKPijI
Jim Carrey Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=MBfgqyI3_XY

Read more...

Salı, Eylül 29, 2009

True Blood

5 Ekim' de bir aksilik olmazsa uzun süredir çalıştığım proje 3 ülkede canlı yayına geçecek, bu anın heyecanı ve koşuşturmacası arasında şöyle kanlı canlı bir yazı yazayım da heyecanım artsın. Efendim böyle yoğun dönemlerde stres atmak için filmler çok iyi geliyor. Bazen de yabancı dizileri takip ediyorum işte Dexter ve Lost gibi. İnternette film sitelerinde dolaşırken "True Blood" dizisine gözüm ilişti, nedir diye bakarken bayağı ilgimi çekti ve seyredelim dedik. Ben zaten oldum olası Vampir filmlerini severim, "Underworld" filminden sonra özellikle ilgim bir hayli arttı, Barış da korku filmlerini hiç sevmemesine rağmen bu tip vampir filmlerinden çok hoşlanıyor. Bir şans verelim bu diziye dedik ve hastası olduk. Vampirler hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.

Dizinin bir özelliği de kullanılan müzikler. Sizi temin ederim bu diziyi izledikten sonra "Southern Rock" dinlemekten kendinizi alamayacaksınız. İnanmıyorsanız aşağıda youtube linkinde verdiğim filmin ana tema muziğini dinleyin. Bir de dizide konuşulan güneyli aksanı (Inglorious Basterds da Brad Pitt' in konuşması gibi) başta kulağınızı tırmalasa da zamanla bağımlısı oluyorsunuz.

Yalnız bir uyarı, bu dizi her bölümüyle 18 yaş uyarısı içeriyor ona göre.


Read more...

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Sarı Mayo

Türkiye' de şu görüntüye sıkça şahit olmuşsunuzdur; İş yerinde, okulda evde, sokakta, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, önemli bir futbol maçı varsa bir çok erkek bir araya gelir ve televizyonun ya da radyonun (gerçi artık 3G var, cepten seyredilir!) başına geçip heyecanla maçı takip eder. Duruma göre ya üzülür ya sevinir, yorumlarda bulunur vs. Tanıdık gelmiştir eminim herbirinize. Ben geçenlerde benzer bir duruma işyerinde şahit oldum. Evet evet Hollanda'da işyerinde radyo açıldı ve heyecanlı spikerin sesinden Fransa Bisiklet Turu dinlendi. Çok ilgimi çekti, spiker o kadar heyecanlı anlatıyordu ki ben de neler olup bitiyor anlamaya çalıştım. Arkadaşlarıma sorular sordum bana bilgi verdiler, Sarı Mayonun anlamını anlattılar, bu yarışmanın tarihsel gelişimini, ülkelerin ne derece önem verdiklerini vs vs anlattılar, ben de imrenerek dinledim. Sonra biri ama sizden kimse yok burada dedi, üzüldüm ama bizde bisiklete binmek pek spor olarak görülmez dedim kendi kendime.

Daha önceleri Lance Armstrong' un muhteşem hayat hikayesini ("Yaşama Çevrilen Pedal") okumuştum, daha doğrusu Barış okurken ben de nasiplenmiştim. 1996 yılında Armstrong'un üçüncü aşama testis kanseri olduğu ve hastalığın beynine sıçradığı açıklanırken, yaşama şansının yüzde 40 olduğu belirtilmiş. Ancak Armstrong, kanseri yenerek yaşama dönmeyi başarmış ve 1995-2005 yılları arasında Fransa Bisiklet Turunda üstüste 7 kez sarı mayoyu giyerek erişilmesi neredeyse imkansız olan bir rekora imza atmış.

Bu yıl birincilik 185 saatlik pedal çevirmenin ardından İspanya' ya (Alberto Contador - Resimdeki) gitti, seneye bakalım neler olacak. Yalnız Türkiye' de yaşarken de farkındaydım ama buradaki hayatı gördükten sonra bir kez daha anladım ki biz sanata, spora, edebiyata gereken ilgiyi göstermiyoruz millet olarak. Düşünün hayatınızı bisiklet sürerek, kitap yazarak, resim yaparak kazanmak istediğinizi hele de orta direkt bir aileden geliyorsanız. Biz de varsa yoksa mühendislik. Bunu değiştirmeliyiz.

Read more...

Salı, Ağustos 11, 2009

Evrimleşememek

Amerika ve Türkiye' nin birbirine çok ama çok benzediğine dair daha evvel bir iki şey karalamıştım burada. Genellikle kötü taraflarının birbirine benzemesi beni hep endişeye düşürüyor. Belki avrupa birliği çalışmalarının hızlanması bir çok alanda yaşadığımız kötü gidişi bir nevi hafifletir, en azından bu inancımı hala koruyorum. Ülkemde çok ama çok güzel şeyler de oluyor elbette, değişimle beraber gelen güzel şeyler, ama bazı insanlar hala kafalarını toprağın içerisinde bırakmaya niyetliler. Zaman içerisinde daha iyi değerlendireceğimizi düşünüyorum bu gelişmeleri.

Amerika ile olan olumsuz benzerliklerimizden bir tanesi de evrime olan mesafemiz. Bu konuya neden bu kadar takıntılıyız anlamakta zorlanıyorum. Sürekli bilimle dini aynı tasta yoğurmaya çalışan insanlar çıkıyor karşımıza ve evrim konusu hep dine küfür olarak algılanıyor, ya da algılanması sağlanıyor. Daha da beteri medya bu konuda bilim adamlarıyla, din adamlarını birbirine düşürüp izlenme oranlarını patlatmak için yanıp tutuşuyor, neyseki sağduyu sahibi bilim/din adamlarımız bu tip saçmalıklara pek pirim vermiyorlar. Ama 2 gün evvel TV de gördüklerim, sinirlerimi altüst etti. Hiçbir bilimsel sıfatı olmayan bir adamı reyting uğruna televizyona çıkartıp bilimsel tartışma yapılabileceğini düşünmek tamamiyle saçmalıktan ibarettir. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan verilerle Evrim teorisini çökerttiğini ilan eden bu adamın şarlatan olduğunu anlayamayacak kadar kör olan beyinlerin aklına! hic gelmiyor mu acaba, yaw tüm bilim dünyasının kabul ettiği bir teoremi çökertecek delillerin varsa neden bunlar bir bilimsel makalede yer bulmuyor. Sen bilim dünyasını yerle bir edebilecek bu fikirlere sahipken, neden TV programlarında vakit kaybediyorsun ki! Senin tüm kitapların dünyanın her biryerinde sansürsüz olarak başka insanlara ulaşabilirken, sen Türkiye' de Richard Dawkins'in sitesini erişime kapattırarak ne derece özgür bir topluma hizmet edebilirsin ki! Yazık diyorum, bu tartışmaların mesnetsizliği beni çok üzüyor. Türk insanının evrimi bu kişilerden öğrenmesi ve bunu savunması nereden kaynaklanıyor olabilir? Sanıyorum insanların yaratılış konusunda kendilerini iyi hissetmeye ihtiyaçları var ve birilerinin onlara bir şekilde Evrim diye birşeyin olmadığını söylemeleri içlerini rahatlatıyor. Bu şarlatanlar da bundan nemalanıyorlar. Aha bak fosilleri de gösterdi milyon yıldır değişmeyen canlılar var, demek Evrim yokmuş, zaten ara fosil de yok (ara fosilden ne anlıyorlarsa!), oh rahatladım, inandığım herşey doğruymuş! Halbuki evrim teorisi kendi içinde de evrim geçiren bir teori ve zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor, belki bundan 100 yıl sonra evrim bugunkü algıladığımızdan çok daha farklı bir noktaya gelecek. Mesela Big Bang teoremine bütünüyle karşı çıkılmıyor bugün, bir şekilde kutsal kitaplarda bahsedilenin, bilim adamlarınca açıklanan Big Bang olduğu söylenerek geçiştiriliyor, evrim de bu hale gelir zamanla, kim bilir. Din dindir, bilim bilim. Bunları çarpıştırmak zorunda değiliz. İkisinin birbirini doğrulamasını ya da yanlışlamasını beklememeliyiz. Biri gerçekle, diğeri inançla ilgili.

İsteyen istediğine inanır, istersen peynire taparsın, kimse karışamaz. Tanrı kavramını tartışamazsın, cünkü hiçbirşey ispat edemezsin. Bilim adamlığının özünde ise gerçeklik yatar, yani bir şeyi gözlem ve deneyle ispat edersen onu kabul edersin, ve herşeyi bir gerçekliğe bağlama azmine girersin. Burada aklıma Galileo nun yakılması geldi. Dünya yuvarlaktır diyordu, ispatini da yapiyordu, ama inaniş bunu inkar ediyordu. Sonrası malum. Dünyanın yuvarlak olmadığı düşünüldüğü zamanlarda kutsal kitapların dünyanın düz olduğunu söylediği iddia edilirken, bir anda yuvarlak olduğu yorumlanmaya başlandı. İşin içine insan yorumu girince dinin farklı zamanlarda farklı algılanması gerçekliği ortaya çıkıyor. Yarın evrim dini çevrelerce de kabul edilirse kimse dinden soğumayacaktır, bir şekilde yeni bir yorum ile din kavramın evrimin varlığını kabul etmesi sağlanacaktır kanımca. Sonuçta insanların birşeye inanma ihtiyacı var. Tek üzüldüğüm şey bu inançların bir takım kişilerce çıkar amaçlı kullanılması. Din ve milliyetçilik, yüzyıllarca insanları kullanmanın en etkili yoluydu, aslında hala daha öyle ama bu yeni yeni değişim gösteriyor. Yeter ki insanlar kendilerini kullandırtmasınlar. Steven Weinberg' in şu sözü ne kadar anlamlı ve gerçek;
Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapacaktır; ama iyi insanların kötü şeyler yapması için din gerekir.
Dünyamız 4.54 milyar yıl yaşında, ve bilinen en eski insan 200.000 yıl önce yaşamış (bilimsel olarak). Bu şu demek oluyor; dünyanın yaşını 24 saat olarak düşünürsek, insanlık bunun sadece son 3.5 saniyesini yaşıyor daha (son 2000 yılı dikkate alsak 3-4 salise). Ve biz bu 3.5 saniyelik varlığımızla herşeyi kolay kolay açıklayacak durumda (henüz) değiliz. Ama dünyanın yokolmasını bir kaç salisede başarabilecek kapasitemiz var.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Nerelerdeyim?

Epeydir yaz(a)madım buraya. Yaz rehaveti diyelim. Yakında son sürat yazılar yazmak niyetindeyim. Hem kendimle , hem hayat ile hem de madalyonun tersi konusu ile ilgili yeni düşünceleri analiz etmeye çalışacağım. Bu aralar neler ile uğraşıyorum? Tatil dönüşü iş yerinde epey bir yoğunluk var. Çok önemli bir proje ile uğraşıyoruz o nedenle epey bir yoğun çalışma içerisindeyim ama bir o kadar da mutluyum, çünkü yeni projeler beni "sürekli yeni şeyler öğrenme" döngüsü içerisinde tutuyor ve monotonluktan uzaklaştırıyor.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bu proje için çok ama çok fazla çalışmamıza rağmen sadece bir kere fazla mesai yaptım! Türkiye' deki çalışma tempomuza baktığımda böyle bir proje için gece, gündüz, haftasonu demeden çalışırdık diye düşünüyorum. Burada çalışmayı bunun için çok seviyorum, işi ciddiye alıyoruz ama özel hayatın ilk sırada olduğunun herkes farkında.

Bahçe ile haşır neşirim epeydir, yemyeşil bir bahçemiz var, insana huzur veriyor. Bahçe ile uğraşmak gerçekten çok meşakkatli bir iş kabul etmem gerek. Ama bu da benim için bir hobi oldu, işyerinde fazla mesaiye kalmayınca kendine, hobilerine ayıracak zamanı da buluyorsun. Bir de evde tamir ya da raf yapmak, gibi işlerle de uğraşır oldum, aslında bu tip şeylere eskiden beri ilgim vardı ama zamanım yoktu, şimdi daha çok ilgileniyorum. En sevdiğim şey Gamma (Praktiker gibi bir yer) ya gidip alet edevat almak, ya da nasıl bir sistem kurabilirim şu mutfağa şu odaya düşünceleri ile geçiyor.

Arkadaşlarımızla geziyoruz. Halil, Ömer, Aslı, Anıl, Pervin. Güzel şeyler paylaşıyoruz, dünyayı, memleketi, insanları, hayatlarımızı konuşuyoruz. Sonra yabancı arkadaşlarımız var beraber gezdiğimiz, birbirimize kültürlerimizi anlattığımız, yeni şeyler öğrendiğimiz. O kadar çok farklı ülkeden insanla tanıştık ki acayip hoşuma gidiyor. El Salvador dan bile arkadaşım var, inanılmaz. Başkalarının senin ülkeni nasıl algıladığını görmek, bazı şeyleri anlamana da yardımcı oluyor.

Bu ay epey bir yazı yazacağım, takipte kalın. Şimdilik tatildeyken çektiğim güzel bir fotoğraf ile blogumu renklendiriyorum (Yer : Korsika Feribotu - Livorno Rıhtımı - İtalya, 15.05.2009).

Read more...

Pazar, Haziran 14, 2009

Bisikletli Basit Bir Hayat

En son ne zaman bisiklete bindiniz? Çocukken hatırlıyorum da bisiklete binmekten ne büyük zevk alırdım. Sarı bir bisikletim vardı, ufak, kontra pedal (pedallar düz çevirildiğinde bisiklet ilerler, geriye doğru çevrilmeye çalışıldığında fren yapardı). Biraz büyüdüğümde babam bana çok güzel masmavi bir bisiklet almıştı, o da kontra pedaldı. Sabah akşam mahallede bisikletle turlardım, arkadaşlarla beraber komşu mahallelere giderdik, bir çok kez bisikletten düşmüşlüğüm vardır. Sonra n'oldu da bisikletli yaşama veda ettik bilmiyoum ama biraz büyüdükten sonra kimse bisiklete binmez oldu, sanki bisiklet sadece çocuklar için. Ama ben kendimi şanslı sayıyorum çünkü yıllar sonra ODTÜ de araştırma görevlisiyken yine bir bisiklet özlemi belirdi içimde, mahallede bir tane bisikletçi vardı, aynı zamanda da bir bisiklet kulübüydü. Sanıyorum oradaki bisikletlileri görünce eski günlere özlem belirmişti, neyse Delta Bisiklet klübüyle böyle tanıştım. Barış ile beraber iki tane çok güzel dağ bisikleti alıp, Kapadokya ve Antalya Dağ Bisikleti yarışlarına katıldık. Elbette sonuncu olduk ama o güzel patikalarda yaptığımız turları hiç unutamadım. Unutamadığım bir başka olay da Hollandalı bir kızın birinci olmasıydı. Unutamadım, çünkü titanyum bisikleti vardı, parmağıyla bisikletini kaldırabiliyordu ve lastiği patlamış olmasına rağmen birinciliği göğüslemişti, söylendiğine göre özel bir düzenek sayesinde, tekerlek patlamasına rağmen kendi kendini şişirebiliyor ve bisikletin ilerlemesini sağlıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'den kimse derece alamamıştı.

Daha sonra dağ bisikletleriyle birkaç kez Eymir' e gittik, ama öyle çok fazla süremedik, şehir hayatı buna izin vermiyor ne yazık ki. Derken Hollanda' ya geldik ve bisiklet yeniden hayatımızın bir parçası oldu. Burada en çok bunu seviyorum zaten. Tam 5 tane bisikletimiz var. Türkiye' den birileri geldiğinde beraber gezebiliyoruz. Bisikletlere atlayıp bir yerlere gidiyoruz ve hep aynı sözü duyuyorum onlardan
"En son ne zaman bisiklete bindiğimi hatırlamıyorum"
Hollanda' nın nüfusu yaklaşık 17 milyon ve burada 20 milyondan fazla bisiklet varmış. Kişi başına bisiklet oranı en yüksek ülke. Bunu herkes Hollanda' nın düz bir ülke olmasına bağlıyor ama okuduğumuz bir kitapta başka düz ülkelerde dahi bu kadar tutkuyla bisiklet kullanımının olmadığı söyleniyor. Günlük hayatta bisiklet kullanımının yanında, profesyonel anlamda da bir çok sporcu yetişiyor, hal böyle olunca uluslararası yarışmalarda bir çok derece alan bir ülke oluyor Hollanda. Burada 20.000 km uzunluğunda bisiklet yolu bulunmakta, bu yollar için özel haritalar var, biz Amsterdam, Amstelveen ve Alkmaar bölgelerindeki bisiklet yollarında turladık, diğer bölgelere de arkadaşlarımızla gitmek, gezmek niyetindeyiz. Bisiklet yollarında gezerken, resimdeki gibi çiçek tarlalarından geçmeniz de mümkün oluyor.

Burada o kadar çok bisiklet çeşidi var ki görenler çok şaşırıyorlar. Aslında bisikletin hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığına dair bir çok fotoğraf çekip buraya koymayı düşünüyordum ama internette bunu yapan biri olduğunu görünce oraya link vermek daha kolay geldi. Üstelik insanların resimlerini çekip buraya koymanın başıma iş açmasını da istemedim. Mutlaka ama mutlaka şu linkteki resimlere bir göz atın, Amsterdam' da günlük hayatta karşılaştığımız bisiklet çeşitleri, ve kullanıcıların tavırları.
Amsterdam Bicycles
Linkte sayfanın en altındaki resim size abartı gibi gelebilir ama bir istatistiğe göre Hollanda' da her yıl 1 milyon bisiklet satılıyormuş ve bunların 800 bin tanesi çalınıyormuş!

Hollanda neden güçlü bir ülke ve neden buradaki insanlar mutlu ve neden hayat pahalı olmasına karşı insanlar arasında yaşam tarzı olarak büyük farklılıklar yok biliyor musunuz? Size bunun nedenlerinden bir tanesini iki örnek ile açıklayayım. Çalıştığım şirketin bir önceki CEO' su (şirketteki en yüksek dereceli yönetici) başka bir yerde olsa belki işe helikopterle gidip gelebilecekken, bisikletini kullanıyordu. Diğer örneğim ise Hollanda Adalet Bakanı' nın Kraliçeyi ziyarete bisikletle gitmesi. Yandaki resimde bunu görebilirsiniz.

Basit bir yaşama giden en kolay yol bisiklet, çevreye zararınız olmadığı gibi, sağlığınıza da katkıda bulunmuş olursunuz. Şimdi bir daha soruyorum, en son ne zaman bindiniz bu harika araca?

Read more...

Pazar, Mayıs 31, 2009

Kirpi

Mayıs başında tatile çıktık, Korsika' yı keşfe gittik, altını üstüne getirdik bu harika adanın. Yakında konu ile ilgili bir gezi yazısı yayımlayacağım burada. Hem de yeşil ve mavi renklerin bol olduğu huzur dolu resimler eşliğinde. Ama hemen evvelinde sizlere tatil dönüşü yaşadığım bahçe maceralarından bahsetmek niyetindeyim.

Yaklaşık son 4 aydır bahçemizde bir ziyaretçimiz yaşıyor. 4 ay kadar evvel bahçenin hemen girişinde bir köstebek deliği belirdi, sabah gittim tırmıkla üzerini kapattım, bir daha çıkmaz herhalde başka bir yerlere gitmiştir diye düşünürken ertesi sabah kapattığım deliği yeniden açılmış buldum. Sonraki 1 ay boyunca o delik kapanıp kapanıp açıldı, ben de pes ettim ve onunla yaşayabileceğimizi düşündüm. Sonuçta sadece bir tane delik, hem de hep aynı yerde, çim ile bahçe taşlarının birleştiği yerde. Kendisini İso ve Kiki isimli kedilerimizden sonra yeni ev! hayvanımız olarak görelim dedik. 2 ay evveline kadar onu hiç görmemiştim bile, sanıyorum akşamları şöyle bir hava almaya çıkıp, solucanları falan yiyip tekrar yeraltına, kendi dünyasına dönüyordu. Bir akşam bahçeye çıktım, kulübeden bir şey alacaktım, karanlıktı ama salonun ışığı bahçeyi biraz aydınlatıyordu, tam o sırada bir ses duydum ve durdum, hemen ayaklarımın önünde sevimli köstebeğimiz,(Aslında bir kirpi ama önceleri onu köstebek sanmıştım) poposunu bir o yana bir bu yana sallayarak yavaş adımlarla önümden yürüyordu. Çok şaşırdım, elimi uzatsam dokunacaktım yani, ama ses etmedim o kendi yoluna ben kendi yoluma gittik. Köstebek aslında kör değil ama çok az görebiliyormuş, sanıyorum o nedenle beni farkedemedi. Daha sonra bahçeye, harekete duyarlı bir lamba kurdum, aradabir kirpimiz topraktan çıktığında ışık yanıyor biz de hemen kafalarımızı bahçeye çeviriyor, kendisini izleme fırsatı buluyorduk. Biz ondan memnunduk, sanıyorum kendisi de bizden, ta ki biz tatile gidene kadar. Tatil dönüşü evin bahçesi mayın tarlasını andırıyordu, 6 adet delik saydım. Zaten çimenleri de kesmediğim için, 2 haftada bahçe ufak bir ormana dönmüştü bir de bu delikler, beni çileden çıkarttı. En iyisi bundan kurtulmak dedim ve internette araştırmaya başladım.

Yabancı ve Türkçe kaynaklı siteleri, forumları araştırdım hepsinde de köstebek/kirpi den kurtulma yöntemi olarak öldürmeyi gösteriyordu. Okuduklarıma inanamıyordum, çok ciddiyim, "insanların çoğu vahşidir" tezini doğrularcasına bir çok yerde hayvanı öldürme taktikleri okudum, "deliğin başında bekleyin, çıkınca kafasına vurun", yok yaaaa. O mu hayvan sen mi hayvansın diye düşünürken, köstebekten kurtulmanın yollarını anlatan çok güzel bir site buldum. Sitenin güzel tarafı, köstebekten kurtulmadan önce durup bir düşünmemizi istiyor olması. Ondan kurtulmak istiyor olabilirisiniz ama bunu bunu bunu biliyor musunuz diye maddeler halinde aslında köstebeğin toprak için ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu. Arzu edenler bu linkten okuyabilirler. Köstebek/Kirpi kesinlikle, ağaçlara, bitkilere zarar vermiyor, tam tersi zararlı yaratıklarla beslendiğinden, toprağın her zaman taze kalmasını ve açtığı deliklerle havalanmasını sağlıyormuş ve daha bir çok faydasını da sıralamışlar. Tek zararı göze hoş görünmeyen delikler olması, buna tahammül edemediğiniz için kendisinden kurtulmak istiyorsak da öldürmek yerine onu başka bir yerde yaşamaya zorlayacak metodlardan bahsediyor.

Tüm bunları okuduktan sonra ne yapacağıma karar verememiş bir şekilde bu sabah bahçede kahvaltımızı yaparken, kendisi de teşrif ettiler. Ben de gittim ve yakaladım onu, bir saksının içerisine koydum, niyetim uzak bir yere götürüp bırakmaktı, zira burada onun mutlu olacağı çok sayıda boş arazi var. Ama o kadar şirindi ki uzun bir süre düşündüm, Barış' a sordum n'apsam diye, bir türlü karar veremedim, O da garibim o kadar çok korkmuştu ki yumak gibi büzüldü. Neyse, onun bu sevimliliği, onunla yaşamak isteğimi depreştirdi. Kendisine birden fazla çukur kazmaması konusunda telkinde bulundum ve saldım, umarım beni anlamıştır. Şimdi düşünüyorum da 2 sene evvel köstebek/kirpi ile ilgili tek bildiğim yeraltını kazarak yaşadığıydı, şimdi o kadar çok şey biliyorum ki. Şehir hayatının bizi doğadan koparmasına izin vermeyelim. Unutmamak gerekiyor ki aslında biz onların evlerine yerleşiyoruz, onlar bizim değil. Kafamıza bir gün onlar gelip vuracak saygıdeğer köstebek ve bilumum hayvan katili insanlar.

Read more...

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Yavaş Okuma Kursu

Hızlı Okuma öğrenen ve Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı romanını okuyan Woody Allen'a sormuşlar. "Nasıl buldun romanı, neler anlatıyor?". Cevap; "olay Rusya'da geçiyor".

Genelde başladığım kitabı makul bir süre içerisinde bitiririm. Saçma sapan nedenlerden ötürü başlayıp da bitiremediğim kitaplar da olmuştur. Mesela ABD'li felsefeci Robert M. Pirsig'in 1974 yılında yayımlanmış ve efsane haline gelmiş kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Kesinlikle öyle bir çırpıda okunacak bir kitap değil. Sanırım 1998 yılıydı, Barış elime tutuşturmuştu okumam için. Kitaba iki kere başlamış ama yoğun düşünmeyi gerektiren ağır monologların altından kalkamadığım bir dönemden geçtiğim için sonlandıramamıştım. 2 yıl kadar sonra, derin bir nefes alıp yeniden başlamış ve sanıyorum "Sofie' nin Dünyası"ndan sonra beni felsefe ile ilgilenmeye bir kez daha iten bir eser okuduğumun farkına varmıştım.

Sonradan bitirdiklerime bir başka örnek ise Joseph Heller' in Türkçe' ye Madde 22 ismiyle çevrilen muhteşem romanı "Catch 22". 2002 yılıydı onunla tanışmam. İngiltere' de çalıştığım firmadaki iş arkadaşım Philip bahsetmişti bu kitaptan "Catch 22" (Kısır Döngü - içinden çıkılamaz durum) deyiminin anlamını açıklarken. Çok ilgimi çekmişti, ingilizcesini satın almış ama bir türlü başlamaya cesaret edememiştim. Daha sonra Türkiye' ye döndüğümde Dost Kitapevi' nde öyle dolaşırken Madde 22 isimli kitabı gördüğümde hemen üzerine atılmıştım. Bu kitaba da 2 kere başladım ama ikisi de başarısızlıkla sonuçlandı. Hayır kitap olağanüstü güzel, ama ben o dönem Hollanda ile ilgili çalışmalarda bulunuyordum ve bir türlü kendimi kitaba verememiştim. Ama Hollanda' da yeniden okudum Madde 22 yi. Okurken inanılmaz zevk aldım, harika bir kitap. Askeri bürokrasi ile dalga geçen, çok ince bir espri anlayışı olan, okurken sürekli bir gülümseme modunda olduğum, aslına bakarsanız Jack Kareouc' un "Yolda" kitabının savaş konusundaki eşleniği olarak tanımlayabileceğim bir kült roman. İngilizce'de ki "Catch 22" deyiminin bu kitap ile sözlüklere girdiğini de buradan belirteyim. Yossarian karakteri ile kitap baştan sona içinden çıkılmaz durumları ortaya koyuyor. 20. yüzyilin en iyi romanları arasında gosterilen, hem güldüren hem de psikolojinizi alt üst eden bir eser.

Catch 22 aslında günlük hayatımızda çok karşılaştığımız bir durum. Mesela işe girmek için iş tecrübesi istenmesi ama işe girmeden de bu tecrübenin kazanılamaması gibi. Aşağıda kitaptan küçük bir diyalog konuya biraz daha açıklık getirir sanıyorum; deli isen uçak uçuramazsın, uçuyorsan delisin, uçmaktan kurtulmak ve yer görevine yerleştirilmek için yapman gereken tek şey "ben deliyim" diye başvurman olacaktır, ama deli olduğunu kabul ediyorsan aslında deli değilsindir. . . Okumadıysanız, okumak için mutlaka bir fırsat yaratın.
"anlaşıldı şimdi. yani bir yolu yordamı mı var bu işin?"
"elbette var"diye karşılık verdi doktor Daneeka."
evet sadece bir tek kural vardı: madde 22. Bu maddeye göre, aklı başında bir insanın yapması gereken tek şey, gerçek ve yakın tehlikeler karşısında, kendi güvenliğiyle yakından ilgilenmesiydi. Orr deliydi, şu halde, yer görevine yerleştirilebilirdi. Bir tek şey yapması gerekiyordu: böyle bir istekte bulunmak. Böyle bir istekte bulunduğu an, deliliği geçmiş olacak, dolayısıyla görev uçuşuna çıkması gerekecekti. Orr daha sık görev uçuşuna çıktığı taktirde deli, çıkmadığı takdirde akıllı olacaktı. Ama akıllıysa uçuşa çıkmak zorundaydı. Eğer uçuyorsa deliydi ve uçmak zorunda değildi. Ama uçmak istemiyorsa akıllıydı ve uçmalıydı. Madde 22'nin akıllara durgunluk verecek kadar basit bir madde olması karşısında Yossarian afallamıştı. Uzunca bir ıslık öttürdü.
"bu madde 22 amma da esaslı bir maddeymiş" dedi.
"haklısın en iyi maddedir" diyerek onayladı doktor Daneeka.

Evet böyle bir girişin ardından şu an okumakta olduğum ama henüz bitiremediğim kitapların listesini veriyorum. Aslında aynı anda birden fazla kitap okumak adetim değildir, ama bir şekilde böyle bir duruma geldim. Tüm kitapları eşzamanlı olarak okumaya çalışıyorum, fena da gitmiyor ama tam konsantre olamıyorum. Neyse ben biraz kitaplardan bahsedeyim, belki sizlere tavsiye niteliğinde olur.

Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume - Tom Robbins
Bu kitabı ikinci okuyuşum, yaklaşık 10 yıl kadar önce okumuştum ve çok beğenmiştim. Okuduğum en güzel romanlardan biri. O dönem bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki yazarın diğer kitaplarını (Ağaçkakan, Sıska Bacaklar, Dur Bir Mola Ver) da kütüphaneme katmıştım. Bu kadar güzel bir roman bir daha yazamaz diye düşündüğüm sırada "Dur Bir Mola Ver" adlı kitabını okumuş ve bir kez daha aynı hazzı aldığımı hissetmiştim. Hangi kitabının daha iyi olduğuna kararsız kaldım uzun süre. "Dur Bir Mola Ver" e daha yakın hissediyorum kendimi ama "Parfümün Dansı"na da haksızlık etmek istemiyorum. İkisi de aynı derecede değerli benim için. Şimdi aradan geçen 10 yıl neticesinde bu muhteşem kitabı zihnimde bir kez daha tazelemek istedim. Aynı anda birden fazla kitap okurken, kütüphanemin arşiv bölümünden eski bir dosta selam vermenin uygun olacağını düşündüm. İyi de etmişim. Alobar, Kudra ve Pan ile yeniden çıktım o güzel kokulu ölümsüzlük yolculuğuna.
"bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz.
onların okumalarına da gerek yoktur!"

The Gunslinger - The Dark Tower I - Kara Kule I - Stephen King
Stephen King' in "Başyapıtım" dediği Kara Kule adlı 7 bölümlük eserinin ilk kitabı. Bilmeyenler için söyleyeyim kendimi bildim bileli Stephen King romanları okurum. Çocukken okuduğum "O - It" romanından çok etkilenmiştim, gece yatmadan önce yatağımın altına bakardım romanda bahsi geçen palyaçonun orada olmadığından emin olmak için. İnanılmaz bir romandı benim için, yaşım nedeniyle bu kadar etkilenmiş olabilirim ama genel anlamda King' in romanları beni apayrı bir hayal dünyasına götürmüştür her daim. Kendisinin bu kadar yakın takipçisi olduğumdan, ben de her King hayranı gibi Kara Kule serisini okumayı istiyordum. Sonunda kitapçıya gittim ve ilk kitabını aldım. Kitabın önsözünde anlattıkları beni kitaba başlamak için iyice heyecanlandırdı, zira Kara Kule' den bahsederken gerçekten yaptığı en iyi iş olduğunun altını çiziyordu. Kolay değil 30 küsür yılda yazılmış bir seriden bahsediyoruz. Hayatındaki en büyük korkularından biri bu seriyi bitiremeden ölmekmiş. Hatta geçirdiği o meşhur trafik kazasından sonra hep bunu düşünmüş. Aynı düşünceyi yazarın ve bu serinin sıkı takipçileri de yaşamış. Ölüm döşeğinde olan ve Kara Kule serisini okuyan biri kendisine bir mektup yazıyor ve serinin sonunu okuyamadan ölmek istemediğini mümkünse kitabın sonunu kafasında nasıl canlandırdığı ile ilgili sadece kendisine gönderilmek üzere bir mektup yazmasını rica ediyor. Neyse tabi bunları okuyunca heyecanım gitgide arttı ve kitaba başladım, ancak Stephen King' den beklenmeyecek düzeyde ağır bir ingilizce sıfat bombardımanı ile karşılaştım. Aslında önsözünde kendisi de bundan bahsediyordu. Serinin bu ilk kitabında King' in gençlik döneminin ve yazarlık deneyiminin etkisiyle uzun ve bol sıfat ve tamlamalar içeren cümleler yoğunluktaydı. Normalde basit bir ingilizce beklenir O'nun romanlarından ama bu kesinlikle öyle değil, ne kadar çok bilmediğim kelime olduğunu gördükçe moralim bozuldu ama yılmadım, yavaş yavaş ilerliyor, bakalım ingilizce başladık seriye, öyle devam ettirmeyi planlıyorum. Ortadünyada bir yolculuk bizimkisi, uzun bir süre alacak gibi. Uzun ama heyecanlı.

Digital SLR Handbook - John Freeman
Uzun zamandır Digital Fotoğrafçılığa merak sarmış durumdayım. Bu konuda kitaplar okuyorum, fotoğraf incelemeleri yapıyorum. Herhangi bir altyapım yok, ilk etapta internet ve kitaplar benim yardımcım, daha sonra gözlemler ve deney ile fotoğrafçılığımı geliştirmek istiyorum. Olmazsa olmaz bir SLR kamera da almış bulunmaktayım, zaten şu aralar şak şuk fotoğraf çekiyorum. Henüz bu işin çookkk başlarında olmakla beraber çevreme bakışım değişti diyebilirim, her objeye sanki vizörün arkasından bakıyormuşum gibi geliyor. Umarım ben de Enis Başaran ve Cem Vedat Işık arkadaşlarım gibi güzel resimler çekmeye başlayabilirim yakın zamanda. Bu amaçla geçenlerde kütüphaneden bu kitabı aldım, tam benim gibi amatörler için yazılmış bu el kitabı teknik detayları açıklıyor ve değişik örneklerle konunun oturmasına yardımcı oluyor. Heyecanla bu kitabı okuyorum bu aralar.

Execution - The Discipline of Getting Things Done- Larry Bossidy & Ram Charan
Amerika' daki yöneticimden geçenlerde süper bir öneri geldi. Şirket içerisinde bir kitap kulübü kurmaya karar verdik. Üç ayda bir kitap okunacak ve her Cuma öğleden sonraları kitabın ilgili bölümleri ile ilgili tartışma toplantıları düzenlenecek. İlk kitabımız "Execution" "İş Yaptırabilme Disiplini". Ben de bu kitap ile ilgili Amsterdam grubunun takım lideri oldum. Kitap kulübü fikrini çok yaratıcı buldum açıkçası. Şirketlerde bu tip açılımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, çalışanları birbirine bağlamak yanında, şirkete katkısı da yüksek, çünkü insanlar okuduklarını eyleme geçirebilecek ortamı da buluyorlar. Kısaca kitaptan bahsetmek gerekirse, büyük firmalara danışmanlık yapan iki yöneticinin kişisel deneyimleri ve gözlemleri aktarılıyor. Bizzat şahit oldukları örnek olaylar ile "İşlerin Yöneticiler tarafından nasıl yaptırılabileceğini" anlatan bir kitap. Yöneticilere ve yönetici adaylarına tavsiye ederim, zira geçmiş deneyimlerimden de biliyorum işlerin nasıl yaptırılaMAyacağı konusunda uzman bir çok yönetici olduğunu biliyorum. "Execution" Proje Yönetimi aşamasında gözden kaçan çok önemli bir olgu. Özetle; Şirketlerin stratejileri belirlenir, bu stratejileri gerçekleştirecek operasyonlar ve operasyonlar için ÖLÇÜLEBİLİR sorumluluklar tanımlanıp, doğru kişilere atama yapılır, sonra da sürekli takip ile mutlak sonuç elde edilir.

Kitaptan bağımsız olarak benim şahsi gözlemim 3 tip şirket olduğu, birinci tip şirkette çok iyi yöneticiler ama işi tam anlamıyla yapamayacak çalışanlar olması durumu, ikinci tip şirkette ise tam tersi kötü yöneticiler ve yöneticiden bağımsız işlerini doğru ve etkili olarak kendi başlarına yapabilecek çalışanların olması durumu, üçüncü tip ise hem yöneticilerin hem çalışanların yüksek kapasiteli olduğu durum. Hem yöneticilerin hem çalışanların kötü olduğu durumları kategori dışı tuttum zira bu tip şirketlerin uzun soluklu olamayacağı ortada. Tabi ideal durum üçüncü tip, ancak sanılanın aksine bu tip şirketler kesinlikle büyük şirketler değil. Tam tersi çoğunlukla küçük ölçekli şirketlerde bu duruma şahit olabiliriz, çünkü bu tip şirketler işleri yapabilecek çevikliğe sahipler. Türkiye' de çoğunlukla ikinci tip durum ile karşılaşıyoruz. Çünkü çalışan kesim işlerini iyi yapacak olanaklara sahip oluyorlar ama yönetici yetiştirme programlarından yoksun bu çalışanlar zaman içerisinde yöneticiliğe yükseldiklerinde eski alışkanlıklarını devam ettirip "İşleri yaptırmak" görevini gözardı ediyorlar, bütünü gözden kaçırıp parçalarla uğraşmaya devam ediyorlar. Neyse konuyu dağıttım, tekrar kitaplarıma dönüyorum.

Yaşamın Ucuna Yolculuk - Tezer Özlü
Tezer Özlü, nam-ı diğer Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi, keşke daha çok eser bırakabilecek uzunlukta bir ömrü olsaydı. Şimdilerde en önemli eserlerinden biri belki de en önemlisi olan Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı ince kitabının sayfalarında kaybolmaktayım. Kendisi hakkında daha evvel yazdığım yazıya burada atıfta bulunarak, bu muhteşem eseri hakkında çok fazla şey yazmadan kitabından bir iki alıntıyla sizlere gamlı prensesimizi tanımanızı tavsiye ediyorum. Elbette Tezer Özlü okurken benim yaptığım gibi yanında başka kitaplar da okursanız gerçek hayata dönmeniz kolaylaşabilir.

"şimdi kent merkezinde yüksek bir yapının ikinci katında oturuyorum. buranın mı, Türkiye' nin mi daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen aynı karmaşıklık. Önümde gene bir zafer anıtı. Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor."

Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?

Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanına ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.

İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.
Evet işte böyle bugün konumuz kitaplardı, bu konu sıcaklığını korurken bir sonraki yazımın Amsterdam kütüphanesi ile ilgili olmasını planlıyorum. Kısa sürede görüşmek üzere. Bol okumalı günler.


Read more...

Cumartesi, Mart 14, 2009

Spurs, MT-4, Cepkin

Madalyonun Tersi yazılarıma devam edeceğim, daha söyleyecek çok düşüncem var. Şimdi Amerika seyahatim ile ilgili bir iki şey aktarmak istiyorum. Satır aralarında Madalyonun Tersi yazılarıma da göndermeler bulacaksınız.

İki hafta San Antonio' daydım. NBA meraklılarının aklına hemen 4 şampiyonluğu bulunan San Antonio Spurs gelecektir. Elbette fırsat bulursam bir maçına gitmeyi çok istiyordum. Hele de çalıştığım şirketin Spurs' ta locası olduğunu öğrendiğimde inanılmaz ümitlenmiştim. Ama ne yazık ki benim olduğum süre içerisinde bir müsabaka yoktu. Ama çok üzülmedim zira o dönemde stadda yılda sadece 2 haftalığına yapılan Rodeo gösterileri vardı. Şirketim de sağolsun beni locasına davet etti, en kral yerden bu gösterileri izleme fırsatı buldum. Bayağı eğlendim, her zaman televizyonlarda gördüğüm gösterileri canlı izlemek apayrı heyecanlıydı. Hele bir ara 4-5 yaşlarındaki çocuklar, koyunların üzerine binerek, düşmeden en uzağa gitmeye çalıştılar. Çoğu yere düşüp ağladı. Bir kız çocuğu tüm rakiplerini geçip birinciliği göğüsledi. Gülmekten yerlere yattım, ama bunu çocuklarına yaptıran annelere de şaşırdım açıkçası.

Küçükken boğaların ya da atların üzerinde düşmeden tepinen kovboyları izlerken, tüm bu vahşi atları nereden buluyorlar diye merak ederdim. Bilmiyorum siz farkında mıydınız ama tüm bu atlar ve boğalar aslında hiç vahşi değillermiş. Rodeoyu izlerken bana açıkladılar; hayvanın bel bölgesine bir kemer bağlıyorlar, ve podyuma fırlayan hayvan bu kemerden kurtulmak için çılgınca bir uğraş veriyor, bu arada da bizim kovboyumuz bu tepişmede düşmemeye çabalayor. Zaten kovboyun hayvanın üzerinden inmesini takiben hemen bu kemer, yardımcı kovboylar tarafından çıkartılıyor ve hayvan sakinleşiyor.

Amerika' ya ikinci gelişim, daha önce de Austin ve New York' ta bulunmuştum. Amerika gerçekten çok büyük bir ülke ve nereye gitseniz farklı bir yaşam tarzıyla karşılaşmanız gayet doğal. New York' ta gördüklerim ile Texas' takileri karşılaştıramam. Ben şimdi size Texas ta gördüklerimi anlatacağım biraz. Öncelikle burada Bush çok seviliyor. İki yıl önce Austin' de iken bir yemekte, "Türkiye' de Bush pek sevilmez biz Clinton' u daha çok severdik" dediğimde yaptığım hatanın hemen farkına varıp bir şekilde toparlamıştım. Ama öyle gerçekten. Amerikada yaşıyor olsam kesinlikle Demokratlara oyumu verirdim. Neyse politikayı bir kenara bırakayım şimdi. Biraz madalyonun tersi ile de paralel olacak gözlemlerimi aktarayım. Houston havaalanına iner inmez ilk dikkatimi çeken obez insanlar oldu. Aşırı şişmanlar, ve havaalanında özel araçlar var bu insanları taşımak için, çünkü yürümeleri çok zor. Elbette neden bu kadar şişman olabiliyorlar sorusunun cevabı çok basit, siz de burada yaşasanız siz de obez olma olasılığınızı artırırdınız. Houston' dan San Antonio' ya geldim. Buraya gelmeden önce şirketim araba kiralama rezervasyonu yaptırmıştı benim için, ben gerek yok taksi falan kullanırım desem de, buraya geldikten sonra arabasız yaşayamayacağımı anlamış oldum. Ne bir toplu taşıma aracı, ne bisiklet, ne yürüme parkuru bulabildim. Şaka değil gerçek, bir akşam otelimden sadece biraz yürüyüş yapmak için çıktım ve bunun imkansızlığını gördüm. Yaya kaldırımları yok, her yer otobana çıkıyor, yürümek için genellikle engebeli parkurları aşabilecek donanımlara sahip olmanız gerekiyor. Geldiğim ilk gece beni arabayla otelimden alıp 3 dakika mesafedeki restorana götürdüler, dönüşte araba ile otobana çıkıp bir ton yol gidip, yemek yediğimiz yerin yanıbaşındaki otelime tekrar geri geldim. Abarttığımı düşünüyorsanız, okumaya devam edin daha neler abartacağım neler. Evet gelelim araba kiralama işine, ellerindeki en küçük arabayı istedim. Resimden de göreceğiniz üzere Toyota 4x4 bir aracım oldu. Büyük araba isteseydim ne alırdım acaba. Ama sanırım ellerinde gerçekten küçük araba kalmamıştı diye düşünüyorum. Biz Türkiye' de ya da Avrupada elbette küçük araba tercih ediyoruz, bunun en büyük nedenlerinden biri yakıt fiyatları diğeri de park sorunu. Ama Amerika da bunlar sorun değil. Dünyanın en ucuz yakıtı burada, tüm park yerleri dikine park edilir şekilde ve oldukça geniş, uğraşmak zorunda değilsin. Yer bol. Özetle burada arabasız yaşamak imkansız. Ben de böyle olunca arabadan inmedim desem yeridir. GPS e komutu veriyordum, o beni götürüyordu. İki haftanın sonunda trafiğe de, arabaya da iyice alışmıştım. Ne acı . . .

Gelelim yemek konusuna. Ben ki Vejeteryan ve akabinde Vegan olmaya ya da en azından çok daha az et yemeye özen göstermeye çalışan biri olarak, burada bir süreliğine kendimi kaybettim. Öncelikle hakkını vereyim dünyanın en güzel bifteği (Texas Steak) burada yapılıyor. Bugüne kadar et yememişiz bile diyebilirim. Gerçekten çok güzel. Ama bir oturuşta 650 gram et yenir mi ya? İnanılmaz büyük porsiyonlar, 3 kişinin doyacağı büyüklükte. Yanında bir de 1 litrelik bardakta gelen Cola, ister inanın ister inanmayın, ama bu bardakları yeniden doldurabiliyorsunuz bedavaya, ve insanlara 1 litre yetmiyor olacak ki yeniden dolduruyorlar. Burada su içilmiyor zaten. 2 hafta süresince işyerinde su içiyordum sürekli, bana diyorlar ki "tatsız tutsuz birşeyi niye içiyorsun bak kola var şu var bu var"! Kaldığım 2 hafta boyunca hiç kutu kola görmedim, gördüğüm en küçük kola yarım litrelik olandı. Burada hayatın her anında yemek yeme ile ilgili bir aktivite var, marketlerde bulunan et reyonları bizim 2M Migros' a eşdeğer büyüklükte.

Hadi akşam yemeklerini geçtim de öğlen yemeğinde de kilo kilo et yenir mi ? Hollanda' da öğlen yemeklerini hemen hemen her Hollandalı gibi sandviç ile geçiştiren ben burada yemek yemekten kusacaktım diyebilirim. Açık büfe restoranlarda insanlar öğlen yemeklerinde tabak tabak yiyorlar. Yemekler de çok ucuz. Yemeğe erişim çok kolay, ücret az, hal böyle olunca insanlar obez olur tabi diyorsunuz di mi? Ama gelin madalyonun tersinden bakalım olaylara. Diyelim ki siz lastik üreticisisiniz, daha çok lastik satmak istiyorsunuz, hammedenizi en ucuza alacak ortamı ouşturdunuz, verimli üretim yapıyorsunuz, maliyetleriniz çok düşük ve satış fiyatınız da eklediğiniz kar marjına rağmen oldukça ucuz. Şirket olarak iyi bir satış rakamına sahipsiniz, ama satışlarınızı daha da!!! artırmak niyetindesiniz, bunu gerçekleştirebilmenin sadece bir tek yolu var, müşterinin lastik kapasitesini artırmalısınız bir şekilde. 5 tekerlekli 6 tekerlekli araçlara yol vermelisiniz sonra 8-10 tekerlekli vs. Elbette abartılı bir örnek veriyorum ama anladınız sanırım. Daha çok yemek satabilmek için insanların yeme kapasitelerini artırmalısınız ki daha çok satış yapabilesiniz. Şunu açık seçik söyleyeyim, bu sistemde insan sadece tüketmek üzere bulunma durumuna getirilmekte. Yıllar önce çok iyi hatırlıyorum şişe kolalar vardı 25cl, içerdik doyardık. Sonra 33cl lık kutu kola çıktığında bitiremezdim onu, derken o da yetmez oldu, sonra 50cl lık kolalar çıktı ve insanlar böyle böyle kendilerini alıştırır oldular daha çok tüketmeye. Az ile yetinme dönemleri çok gerilerde kaldı artık maalesef. Yani şimdi benim 1 litrelik bardak örneğime gülüyor olabilirsiniz ama yıllar içinde benzer bir yaklaşımı Türkiye'de de görürseniz şaşırmayın.

Elbette insanların gözlerini açması ve kendilerine yapılan bu kötülüğü görmesi, bu kadar kolay ve ucuza yemek ulaştırılmasının nedenini, bedenini bir çöplük gibi kullanmasını sağlayan zeminin neden yaratıldığını sorgulaması gerekir. Burada biraz Amerika'nın hoş olmayan taraflarını anlattım gibi ama şunu da söylemem gerekiyor, peşinde koştuğum tüm bu doğaya kaçış çabaları, tüketim toplumuna olan karşıtlık, teknolojinin insan için kullanılması gibi düşüncelerin aktifleşmesi de yine Amerikada gerçekleşmekte. Yani oraları kötülemiyorum, sadece yanlış olan şeyleri gösterip bile bile lades olmayın diyorum. Sonuçta kim nederse desin Türkiye Amerika' nın izinde ilerliyor. O zaman kötü taraflarını değil de iyi taraflarını almaya çalışmak gerek. Bize düşen neyin iyi neyin kötü olduğunu algılayabilecek kafalar yetiştirmek. Beyni kolayca yıkanabilen, mitinglerde ortalığı dolduran, her söylenene inanan, olaylara at gözlükleri ile bakan koyun misali kalabalık çoğunluklardan olmayalım.

Ne dinliyorum?
Son iki haftadır Hayko Cepkin dinliyorum. Size de tavsiye ederim. Özellikle "Ölüyorum" isimli parçası çok ama çok güzel, bu aralar sürekli bu şarkı var listemde. Harika, muhteşem, olağanüstü.


Read more...

Liberal Çiftlik

Ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, sermayemiz nazlı, iş adamımız narindir. Ekonomide serbest, siyasette grekoromen güreşiriz. Ama hep tuş oluruz. Uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız... Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde.

`Güleriz ağlanacak halimize` derler ya; ağlanacak halimize biraz da gülmek istedim. Ne yapayım! Şimdiye dek, kızarak yazdım anlamadılar. Şimdi gülerek yazıyorum; belki anlarlar!..

Uğur Mumcu

Read more...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Madalyonun Tersi - 3 (Kriz)

Bugün biraz kendi bakış açımla ekonomiden bahsetmek istiyorum. Aylardır süren kriz haberleri, ülkelerin bu haberlere tepkileri ve bizleri nelerin bekleyebileceği ile ilgili kendimce bir iki yorumda bulunacağım. Aslında böyle bu konuya girmemin temel nedeni şu an Amerika' da olmam. İş dolayısı ile 2 haftalığına buradayım. Mevcut ekonomik gelişmeleri Hollanda, Amerika ve Türkiye açısından değerlendirme fırsatı buldum. Bunları da kendi bakış açımla aktarmak istedim.

Amerika

Şu an çok ama çok ciddi bir ekonomik kriz var. Amerika' dan uzakta bunu farkedemiyorsunuz. İnanın şaşkınlık içerisindeyim. Geldiğimden beri en çok konuşulan konu ekonomi. 5 Nisan kararlarını yaşadığım döneme gittim resmen. İnsanlar panik halinde, çok ciddiyim. İşten çıkarmalar had safhada, herkeste "ne zaman İnsan kaynakları beni çağıracak" diye bir korku var. Batan şirket sayısı son derece fazla ve bunlar sadece küçük işletmeler falan değil. Mesela size bir örnek olması açısından, meşhur "circuit city" nin sayfasını bir ziyaret edin. Niyetim kimseyi paniğe sokmak değil, sadece gördüklerimi aktarıyorum. Mümkün olduğunca CNN izliyorum ve reklamlar dahi ekonomik krizle ilgili. Hemen hemen her reklam "Ekonominin kötü olduğu şu dönemde bizim ürünümüzü tercih etmelisiniz, çünkü . . ." diye başlıyor. Bugüne kadar alınan önlemler pek bir işe yaramadı. Obama resmen enkaz devralmış durumda. Obama ile ilgili konuşmak için elbette çok erken ama ben söylemlerini, duruşunu ve politik yaklaşımını çok beğeniyorum. Umarım iyi işler yapacak ülkesi ve dünya için. Bu hafta çok önemli bir paket daha açıklandı Obama tarafından, piyasaya canlılık vermesi umuluyor, özellikle işsiz kalan insanlarla ilgili önemli destekler içeren bir paket. Bakalım zaman gösterecek ne derece etkili olacağını. Bu arada ilginç bir not; Bu yeni paket özellikle "yenilenebilir enerji" yatırımları ile ilgili de bir destek içermekte. Bu yaklaşım benim acayip hoşuma gitti, yani günü kurtarma telaşıyla, geleceği karartmaya göz yummayan bir politika olarak algılıyorum bunu. Diyeceksiniz ki "bunun nesi ilginç?" İlginç tarafı şu, CNN de bir reklam gördüm, sadece bir kere izledim ve şaşkınlığımdan çok da dikkat edemediğim için reklama kimin sponsor olduğunu göremedim, ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi;

"Şu an büyük bir krizin içindeyiz ve hükümetimiz parasını bizi kurtarmak için kullanmak yerine doğaya, teknolojiye harcıyor, buna dur demelisiniz."

Önce dalga geçiyor sanmıştım ama değildi, hala daha emin olamıyorum ben mi yanlış duydum/gördüm, ama bir daha da bu reklama rastlamadım. Belki de hayal gördüm, umuyorum öyledir.

Hollanda

Hollanda ekonomisi güçlü bir yapıya sahip, ayrıca ulusal borç yükü de az. Ama sonuçta ekonomi çoğunlukla ticarete dayanmakta. Global kriz doğal olarak en çok ihracatı etkiliyor, bu da ekonomiyi krizlere karşı kırılgan bir yapıya sokuyor. Zaten ülke resmi olarak iktisadi durgunluğa girdi. Ayrıca bankacılık sektörü de Fortis sayesinde büyük yara aldı. Bunları da geçtim, hükümet yetkilileri ekonomik krizin etkilerini önceden göremediler. Bir durgunluğa girileceğini bekliyorlardı ama bu derece etkilenileceğini düşünmüyorlardı ve nitekim dün itibariyle hata yaptıklarını kamuoyu ile paylaştılar. Kriz ekonomiyi gerileme sürecine soktu ve 2009 da işsizlik oranının %5.5 e çıkması beklenmekte. Zaten hergün çok sayıda işten çıkarmalar duyuyoruz. Fakat iyi bir haber olarak emlak piyasası krizden çok etkilenmedi, yani Amerikada' ki krizin en büyük nedenlerinden biri Mortgage sistemi ile verilen kredilerin geri dönüşünün olmaması, evlerin değer yitirmesi ve bir sürü tetikleyici unsur burada görülmedi. Bu da mortgage sisteminin biraz daha oturaklı olduğunu gösteriyor. Bir diğer önemli unsur da Hollandalıların çok tutumlu olmaları. Hatta bazen cimri olarak bile nitelendirebilirsiniz onları. Çoğunlukla gösterişten uzak yaşarlar, hatta hollanda ile ilgili kitap okurken şöyle birşeyden bahsediyordu çok hoşuma gitmişti. Hollandalılar marka alışverişi yapmazlarmış, eğer böyle bir alışveriş yapmışlarsa da onu kullanırlarken markasının başkaları tarafından görülmemesine çalışırlarmış. Çünkü bir başkası görürse "buna bu kadar para verilir mi" diye dalga geçermiş. Benim çok hoşuma gitmişti bu, sonra sadece başkaları görsün diye marka alışverişi yapan insanlar olduğu aklıma geldi.

Türkiye

Tabi öncelikle sormak lazım "gerçekten Türkiye' de kriz var mı?" Yoksa daha öncelikli konularımız mı var gündemde? İşsizlik rakamları açıklandı, %12 küsür. Neredeyse rekor düzeyde. Bir çok sektör önemli ölçüde darbe almış durumda. Şu ana kadar faiz indirimleri dışında çok önemli bir adım atıldığını bilmiyorum, belki ben yeterince takip edemedim. Sonra bir takım insanlar sürekli Türkiye'nin bu krizden en az etkilenen ülke olacağını söyleyip duruyorlar. Aslında ben de Türkiye' nin bu krizden en az etkileneceğini düşünenler arasındayım ama bu "en az"ın bile ciddi bir kriz olduğunu görmemek bana biraz günü kurtarmak psikolojisi gibi geliyor. Obama' dan verdiğim örneğe bir daha dikkat edin. Gerçekten çok önemli, yani burada hiç bir siyasi partiyi övmek ya da yermek niyetinde değilim, kimse üzerine alınmasın ama Türkiye' nin gerçekten vizyon sahibi liderlere ve yöneticilere ihtiyacı var. Bu liderleri yaratmak da bize düşüyor. Bakın liderler krizleri avantaja dönüştürmeyi bilen insanlardır. Şu an bu derece olumsuz gelişmelere karşın Amerika ve Avrupa işlerin bu şekilde gitmeyeceğini anladılar, krizi yeniden yapılanmaya geçmek için fırsat olarak görecekler. Bunun temelleri atıldı bile. Umuyorum Türkiye de bu değişim rüzgarından nasiplenecek eğer kafasını kaldırıp çevresinde "gerçekten önemli" olan gelişmelere yoğunlaşabilirse.

Size bir gözlemimi daha aktarayım; inanın abartmıyorum, Türkiye' de tanıdığım bildiğim bir çok insan Amerikadaki ve Hollandadaki büyük çoğunluktan çok daha başarılı olabilecek insanlar. Bunu o kadar net görüyorum ki size anlatamam. Peki neden ülke olarak başarılı değiliz de birey olarak başarılıyız biliyor musunuz? Nedeni o kadar basit ki, Türkiye' de hepimiz daha fazlasını istiyoruz, her şeyin daha fazlası. Daha çok para kazanmak, daha çok mevki, daha çok mutluluk . . . Avrupadaki insanların böyle dertleri yok herkesin standart bir yaşamı var, daha fazlasına ihtiyaçları yok, mevcut kazançları ile her istediklerini yapabiliyorlar. Bir mortgage ları var bir arabaları, eş çocuk. Daha ne olsun diyorlar ve daha çok kazanmak için daha çok çalışma gereği duymuyorlar. Daha çok kazanırlarsa da bunu eğitime, kültüre, sanata harcıyorlar ve sonuçta kazanılan fazla paranın sistem içerisine dönüşünü sağlayabiliyorlar. 2. bir mortgage peşinde de koşmuyorlar. Bu da diğer insanlara fırsat veriyor onlar da çalışabiliyorlar ev sahibi olabiliyorlar ve tüm bu düzen ülkeyi de refaha kavuşturuyor. Elbette pek çok etken daha var, ayrıca sistem burada oturmuş diye de düşünebilirsiniz ama bu söylediğim Türkiye' de ucundan dahi tutamadığımız bir durum. Türkiye' de daha bir Amerikan yaklaşımı sözkonusu. Avrupanın sosyal devlet unsuru ne Amerika'da ne de Türkiye'de yerleşmiş. Bu da bireyi bir miktar vahşileştiriyor. Türkiye' de her birey daha çok para kazanmak istediği için daha çok çalışıyor, kazandıkça yetinmiyor daha çok çalışıyor, başkalarına kazanma hakkı tanımıyor. Bakın çok basit bir örnek söylediklerimi doğrulamak adına, kriz ortamındayız, krizi pek önemsemeyen insanlar şu an kriz ortamında işlerini büyüten insanlar, bir çok rakibi silip süpürebililme fırsatı. Halbuki aynı gemide olduklarını unutuyorlar. Büyük balık küçük balığı yer tamam ama küçük balıklar bitince büyük balık da kalmaz. Bir başka örnek size, bizzat kendimden. Bir büyüğüm bana para kazanmanın önemi ile ilgili akıl vermekteydi. O zamanlar sanıyorum 28 yaşında falanım. Bana "ben senin yaşındayken 6. milyon dolarımı bankama koymuştum" dedi. Duraksadım, o an birşey demedim ama sonradan çok düşündüm, ben 1. milyon dolarımda işi gücü bırakır, Barış' ımı yanıma alır dünyayı dolaşmaya çıkardım. Sonra daha çok düşündüm ve dedim ki acaba 1. milyon dolarımı kazandıktan sonra 2. yi de kazanayım öyle bırakırım mı derdim, ve bu böyle 3, 4 gider miydi? Çünkü benimle konuşan kişi, 28 yaşında 6. milyon dolarını yapmışsa ve aradan yıllar geçmesine rağmen hala aynı işi yapıp daha çok para kazanıyorsa bir sebebi olmalıydı. Evet sebep basit; bitmeyen hırs, daha çok kazanma hırsı. Ama bunu kendi başına yapma hırsı. Neyseki ben de böyle bir hırs yok. Elbette demiyorum ki işi gücü tamamen bırak, al paranı kaç buralardan. Sonuçta istihdam yaratıyorsun. Demeye çalıştığım şey birey olarak doyuma ulaşınca bırak başkaları bayrağı taşıyabilsin, kurumsallaşabilmeyi sağlayabilmek gerek. Ya işte konu konuyu açtı öyle sohbet eder gibi biraz da şu an çoookkk uzaklarda olmanın verdiği efkarla öyle yazdım kafamdan geçenleri.

Sonuç

Bu yazıdan bu sonuç çıkmaz ama şu bir gerçek ki kapitalist bir sistemde yaşıyoruz ve daha iyisi buluna kadar en iyi uygulanabilir sistem bu. Kapitalizmin tahtı krizlerde sallanır ama her bir kriz onu daha güçlü hale getirir, çünkü sistem krizlerde kendini yeniler, eksiklerini onarır. Avrupa Sosyal Devlet ile kapitalizmin vahşiliğini bir miktar yumuşatmayı başarabilmiş ama sistem hala pek çok insana, ülkeye acı çektirmeye devam ediyor. Ben iddia ediyorum ki bu krizi aşmanın da, daha iyi bir sisteme / geleceğe sahip olmanın da tek yolu Teknoloji' den geçiyor. Ancak para üzerine odaklı bir sistemde yaşadığınızda teknolojiden yeteri kadar faydalanamıyorsunuz, çünkü tüm yenilikler, geliştiricilerine para kazandırmak amacıyla piyasaya sürülüyor. Kaçmayan kadın çorabı üretebilirsen büyük iş yapmış olursun ama para kazanamazsın. Bu konuyu daha sonra değişik örneklerle açmak niyetiyle son sözümü söyleyeyim; İnsanoğlu yarattığı tüm olumsuzlukların üstesinden gelebilecek zekaya ve doğa da insanın zekasını kullanmasını sağlayacak güce sahiptir. Bu dengeyi kurarken bir takım kayıpların yaşanması doğaldır, o nedenle değişime açık olunmalı.


Read more...

Perşembe, Şubat 05, 2009

Madalyonun Tersi - 2

Madalyonun tersini yansıtmaya devam edeceğim. Ancak bu gönderide ben değil Annie Leonard konuşacak. Nereye kadar tüketim, daha çok tüketmemize sebep olan bu ucuzluk nasıl sağlanıyor, aldığımız ürün bize ulaşana kadar ne tür bir işlemden geçiyor ve bunun bize dolaylı etkileri ne kadar yıkıcı olabilir, çökmez denilen sistemde çöküş kaçınılmaz mı, ve daha bir çok soruya cevap bulabileceğiniz bu muhteşem animasyonu lütfen izleyin. Yaklaşık 20 dakika sürecek olan bu aydınlatıcı görsel, birçoğunuzun belki de farkında olmadığı gerçekleri size gösterecek. Sonunda ne yapmanız gerektiğine dair bir aksiyon planı da sunuyor bizlere.

Özellikle 4.99 dolara aldığımız radyonun parasını gerçekte kimin ödediği, sistemin kalbi olan tüketimin sürdürülebilmesi için neleri feda ettiğimiz kısımları etkileyici.

Kendinize bir şans verin ve izleyin (Ne yazık ki Türkçe açıklamalarını bulamadım, umarım bir şekilde izleyebilirsiniz.) Tüm bu yazılanlar, çizilenler "Basit bir hayat" a giden yol bizler için. Hepinizi bu konuda aktivist olmaya davet ediyorum.

Şeylerin Hikayesi - Story of Stuff
Aksiyon Planı

Read more...

Cuma, Ocak 30, 2009

Madalyonun Tersi - 1

Ayda iki defa buraya birşeyler yazmaya çaba gösteriyorum. Aslında yazacak, anlatacak çok konu birikti ama sürekli buraya yazı yazarak, anlatmaya çalıştıklarımın gölgede kalmasını istemiyorum. Çünkü satır aralarında verdiğim mesajların gerçekten önemli olduğuna inanıyorum. Eğer yazdıklarımı okuyup, değerlendiren, sorgulayan birileri varsa ne mutlu bana. Amacım insanların düşüncelerini değiştirmek değil, sadece sahip olunan düşüncelerin ne derece göreceli olduğunu göstermek. Körü körüne inanmanın önüne geçmek. "Neden" sorusunu her zaman sormayı sağlayabilmek. O zaman inandığınız düşünceyi tam anlamıyla sahiplenebilirsiniz. 1500 lü yıllarda yaşadığınızı düşünün, dünyanın dönmediğini düşünüyorsunuz ama biri size ısrarla döndüğünü ispatlamaya çalışıyor. Evet 500 yıl geçmiş üzerinden ama emin olun dünyanın dönmesine benzer açıklıkta olan o kadar çok gerçeğe gözlerimiz kapalı ki, inanılmaz.

Kalıplaşmış düşünceleri sorgulamadan almak, benimsemek en kolayıdır. Amerika zaten keşfedilmiştir, bir daha araştırmaya gerek yoktur diye düşünen toplumlar başkalarının keşifleri ile yollarına devam etmekten öteye gidemiyorlar. Tabi sorgulamak bir çok düşüncenin temel düşmanı olarak kabul edilebilir ama sorgulamamak da yıkanmış beyinlere gebe bırakır. Merak etmeyin satır aralarında bir yerlere göndermeler yapmıyorum, söylemek istediklerimi pat diye söyleyeceğim yeri gelince. Şunu görmemiz gerekiyor, dünya değişiyor, gerçekten değişiyor ve ne yazıkki bunu göremeyen, görmek istemeyen o kadar çok insan var ki. Onlara statükolarıyla birlikte mutlu olmalarını dilemekten öte elimden birşey gelmiyor. Aslında dünya her zaman değişiyordu. Yaşımıza uygun konuşursak 60 lı yıllarda, 80 li yıllarda değiştik, 2000 lerin başında değiştik, ama bu defa farklı birşeyler var bu değişimde. Herkes bilgiye kolay erişebildiği için değişim çok hızlı yayılıyor. İyi veya kötü yorumlayamıyorum şu an ama hazırlıklı olun, eskiden olduğu gibi hayat kendi akışında gitmiyor, hayatın akışı değiştiriliyor. Komplo teorileri üretmiyorum kafanızı bulandırmak da istemiyorum ama Türkiye' nin bu değişime uzak kalmasından endişe ediyorum. Ve doğru anlamda kendimizi değiştirmezsek, filmin sonunu çabucak göreceğimizi düşünüyorum.

Yazının başlığından da anlayacağınız üzere bir yazı dizisi (sorumluluğu büyük bir laf oldu ama daha iyi bir tanımlama bulamadım) ile bazı farklılıkları burada yansıtmayı amaçlıyorum. Biraz beyin fırtınası yapalım hep beraber. Elbette bu yazı uzun bir döneme yayılacak. Kaç yılda biter artık zaman gösterir. Biraz ekonomi, biraz doğa, biraz felsefe, az ama çok az politika ve din, yoğunlukla sistem eleştirisi, ve güzel, huzurlu bir dünya için tavsiyeler. Şimdi ısınma turu olarak, ve de nelerden bahsedeceğim ile ilgili ipucu olması açısından aşağıdaki soruları ortaya atıyorum. Üzerinde biraz düşünelim, soruların büyük bölümünün zaten bir cevabı yok sadece kendi kendinize bir kez daha sormanız ve düşünmeniz için buradalar. Soruların bazılarının cevapları elbette kişiden kişiye değişecek. Bazı sorular ise size çok saçma gelebilir ama emin olun bir altyapısı var.

  • Neden varız? Hayattaki amacımız ne?
  • Küçükken düşünürdüm, herkes araba alıyor, sonra arabalarını satıp, yeni araba alınıyor, sonra çocuklar büyüyor, araba alıyorlar, bir günde satılan araba sayısı ile hurdaya çıkan araba sayısı arasında büyük fark olmalı, peki bu kadar çok araba nasıl satılabiliyor? Bunun bir sonu olacak mı? Yani düşünün dünya nüfusu 100 kişi herkesin 2 arabası olsa siz 200 araba satmışınız, sonra? Bunu cep telefonundan, elbiseye çeşitli objeler için düşünün.
  • Dünyada nesli tükenmekte olan bir çok tür var, doğal yaşamlarının yok edilmesi, avlanma vs dolayısı ile türleri tehlikede. Peki o kadar çok inek, tavuk, koyun tüketiyor olmamıza rağmen neden onların nesilleri tükenmiyor? (He he çok akıllısın tabi hemen cevabı buldun, ama asıl soru verdiğin cevapta, şimdi verdiğin cevaba "Neden" ve "Nasıl" soru takılarını ekle.)
  • Kapitalizm, komünizm, sosyalizm . . . Peki daha iyi bir sistem var mı ya da mümkün mü?
  • Kaçmayan kadın çorabı üretmek mümkün mü?
  • Ya herşey yalan ise, gerçekten bir matrix te yaşıyorsak!?
  • İnekler ömürleri boyunca her istenildiğinde süt verebilir mi?
  • İlk insanı düşünün ateş yok, mızrak yok, pençelerin yok, hayvan derisini parçalayacak dişlerin yok, sindirim sistemin et yemeğe uygun değil, peki o zaman ilk nasıl başladık et yemeye?
  • Dünya nüfusu hergün artıyor, bu dünya bize ne kadar daha yetecek?
  • 3 önemli din, 3 ü de birbirini kabul ediyor, peki neden hepsi sadece kendinden olanı cennete davet ediyor?
  • İnsan istediği herşeye sahip olabilir mi? Olursa bir sonraki aşama nedir? Ya da başka bir ifade ile insanın doyuma ulaşması mümkün müdür?
  • Dünyayı kim/kimler yönetiyor? (Cevap Amerika değil!)
  • Milyon dolarlara hükmedebilmek mi, Alaska' da medeniyetten uzak yaşamak mı?
  • Teknoloji insanı köleleştirebilir mi?
  • İnsan nefreti, öfkeyi, yalanı nasıl öğrendi?
  • . . .

Tekrar etmekte fayda görüyorum, yazacaklarım tamamen benim görüşüm olup, yaşadıklarımın okuduklarımın, bazı felsefi düşüncelerin, sorgularımın eseridir. Tek bir doğru yoktur sadece bakış açısı vardır. Hepimiz düşüncelerimizde özgür olmalıyız ve unutmayın özgürlüğe atılan ilk adım, bireyin yaşamı boyunca kendisine dayatılan değerlere karşı çıkarak amaçlarını özgürce seçmesi ile başlar.


yıllardır sürüp giden bir pay kapma çabası
topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası
bazan durur bakarım bu ibret tablosuna
kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok
. . .
barış der her bir yanım altın, gümüş, taş olsa
dalkavuklar etrafımda el pençe divan dursa
sapa, kulba, kaba itibar etme dostum
içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok
para pula ihtişama aldanıp kanma dostum
içi boş insanların bu dünyada yeri yok.
...
buyurun dostlar buyurun
halil ibrahim sofrasına

Read more...

Perşembe, Ocak 22, 2009

Maske

Türkiye' de iken televizyonda yayımlanmaya başladığında, şöyle 1-2 bölümüne bakıp, geçivermiştim Dexter' ı. Kötü insanları öldüren bir katil. Her bölümde yeni bir konu anlatıldığını düşünüyordum. Hollanda' ya geldikten sonra bir ara can sıkıntısından Dexter' ın ilk sezonunu izlemeye başladım. Bir kez daha önyargılı olmamak gerekliliğini kavradım. Dexter, şu ana kadar izlediğim en güzel dizi. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettiğimde Lost ve Heroes ile kıyaslamamı istiyorlar, gerek dahi duymuyorum. Bir numara Dexter. İlk iki sezonunu 2 kere izledim. Komedi dizileri dışında hiç bir diziyi iki kere izlediğimi, izleyeceğimi düşünmüyorum. Düşünsenize Lost' u bir kez daha izleyebilir misiniz? Aman aman uzak dursun.

Bir dizide karakterler bu kadar mı güzel işlenir? Bu kadar mı uygun insanlar seçilebilir? Sanki gerçek hayatlarını oynuyorlar. Dexter bir katil ama emin olun kendinizden çok şey bulacaksınız. Özellikle 2. sezonda iç hesaplaşmalarını o kadar güzel yansıtmış ki, ben bile bazı yerlerde kendimi sorgular oldum. Sizin de toplum içinde arkasına saklandığınız bir maskeniz var mı?

İzlerseniz farkedeceksiniz ironiler üzerine kurulu bir dizi. Size süprizler vaad etmiyor, sağ gösterip sol vurmuyor. Anlatmak istediğini karakterler ve tezat olaylar ile çok güzel aktarıyor. Karakterler demişken, Debra' nın konuşmalarına hasta olmamak mümkün değil. Angel Batista adı gibi melek, hatta Dexter bir konuşmasında şu harika cümleyi söylediğinde "gerçekten de öyle" dedim içimden.

"Angel, if I could chose a person, a real person, to be like, out of anyone, It would be you"
İkinci sezonda Dexter ile süper ingiliz aksanlı Lila (bu kadar mı güzel "Alone" denir be Lila!?) nın tanışması da Fight Club a bir saygı duruşu gibiydi. Herşeyiyle dört dörtlük bir dizi, imkanınız varsa kaçırmayın, ama mutlaka baştan itibaren izleyin. Maskesiz günler.

Read more...

Cuma, Ocak 02, 2009

Buz, Ateş, Anouk ve 2009

Hava bir kaç gündür buz gibi. Ama gerçekten buz gibi. Barış evimizin önündeki nehir(cik) in donduğunu ve üzerinde buz pateni yapan çocuklar olduğunu söylediğinde inanmakta güçlük çektim önce. Camdan bakınca gerçekten çocukların buz pateni yaptıklarına şahit oldum. Daha sonra biz de dışarı çıktık ve su üzerinde yürüdük. Aha bu yandaki fotoğraf inanmayanlar için, su üzerinde yürüdüğümün kapı gibi belgesi.

Hollanda' da buz pateni hayatın bir parçası, herkesin evinde buz patenleri var, yazın bile sokakta buz pateni yapan insanlara rastlayabilirsiniz. Evet yazın bile, özel buz pistleri yapıyorlar, çoluk çocuk patenleriyle kayıyor ve ben de imrenerek bakıyorum. Ankara' da yaşarken, Emek' teki buz pistine giderdik bazen Barış ile. Çok eğlenirdik. Eğer Ankara' da yaşayıp hala oraya gitmemiş olanınız varsa ve bu yazıları okuyorsa ilk fırsatta ne yapacağını artık biliyor. Neyse buz pateni yaparken epey bir düşmüşlüğüm vardır. İlk 5 dakika zaten kaymanın imkansız olduğunu düşünüyorsun ancak zamanla bir ritm yakalıyorsun ve yavaş yavaş kaymaya başlıyorsun, bir iki düşmenin ardından hala pes etmemişsen çok zevkli bir spor. Teknokentte çalıştığım sırada bir gün Barış Gençay ve Candaş Bozkurt' u da alıp gitmiştim bir öğlen. Hatırlıyorum Candaş' ın çok hoşuna gitmişti, Barış ise düşüp ayağını burktuğu için bayağı bir söylenmişti ama eminim ikisi de iyiki gitmişiz diyorlardır şimdi, di mi? Neyse, duyduğuma göre burada eğer 11 şehri birbirine bağlayan nehir tamamen donarsa, 11 şehir buz pateni yarışı yapılıyormuş. Herkes nehir üzerinde patenleriyle yarışıyormuş, inanılır gibi değil ama öyle. Harika bir şey. Biz Türkiye' de hala sadece Futbol ile ilgilenelim. Futbol konusunda Cruyff lar, Van Basten ler, Koeman lar yetiştirmiş bu ülkede Bisiklet, Buz Pateni, Golf, Tennis, Voleybol da oldukça popüler. 16 milyon nüfuslu ülkede 700,000 den fazla kişi Tenis Federasyonu, 160,000 i aşkın kişi ise Buz Pateni federasyonu üyesi. 4,5 milyon kişi ülkedeki 35,000 spor klübünden birine üye ve 15 yaş üzeri her 3 kişiden 2 si her hafta bir spor aktivitesine katılıyor (Kaynak). Hadi bakalım siz hangi spor klüplerine üyesiniz ya da olacaksınız?

2008 yılına Almanya' da abimlerin yanında girmiştik. Saat 12 de ortalık savaş alanı gibiydi, her yerde fişekler, bombalar patlamıştı. Bu sene Amsterdam da kutladık yılbaşını. Benzer bir durum burada da vardı, hatta daha da aşmışı. Burada bombalar sabahtan patlamaya başlamıştı, sanki savaş başlamış da haberimiz yokmuş gibi, her beş dakikada bir yerimizden fırlıyoruz, sağımız da solumuzda birşeyler patlıyor. Hava kararınca havai fişek gösterileri başladı, ne çeşitleri var anlatamam sizlere, insanlar kutu kutu patlayıcı ile gelmişler herkes birşeyler fırlatıyor bir kutu da 100 lük fişekler var sen sadece bir fitil ateşliyorsun sonra 10 dakika patlamaları seyrediyorsun. Ve 2009 a girdiğimiz dakika itibariyle gökyüzü aydınlandı. Bu gösteriler neticesinde Amsterdam ın hava sıcaklığı birkaç derece arttı sanıyorum, zira buzlar erimeye başladı. Elbette bu kadar ateşli geçen gecede itfaiyeler ve ambulanslar hiç boş durmadılar.

Amsterdam Dam meydanında binlerce insan vardı 2009' a girilirken ve podyumda Hollanda rock kraliçesi Anouk. Herkes çok seviyor O'nu. haksız da sayılmazlar, dinleyenleri nasıl coşturacağını biliyor. Anouk' u ben kendim dinleyerek keşfetmedim, uzun süre önce bizim Candaş bahsetmişti Anouk ve "Who's your momma" albümünden. İlk dinlediğimde de çok beğendiğimi söyleyemem ama sonra bir kaç şarkısı beni benden aldı. Dün bir de canlı izleyince sevdiğim sanatçılar arasında yerini aldı. Asla yerini tutamaz ama bana Janis Joplin' i hatırlatıyor. Özellikle "Nobody's Wife", "If I Go", "Modern World", "Michel", "Girl", "It's so hard" ve "Lost" parçalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Vee yeni bir yıla da böyle girdik, zaman akıp gidiyor işte.

Read more...

Cuma, Aralık 26, 2008

Yeni Yıl, Yeni Şablon

2009 yılına girmemize sayılı günler kaldı. Ben de yeni yıla girmeden Blogumda bir iki değişiklik yapayım dedim. Benimle, hayat felsefem, düşüncelerim, yorumlarım ile ilgili tüm yazılarım 2009 yılında da buradan devam edecek. Anlatacak çok şeyim var, yazmak, hissettiklerimi aktarmak, öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım 2009 da bunu ne kadar gerçekleştirebileceğim.

Ayrıca Oracle ile ilgili olan sayfamı da tamamen yeniledim. Bundan böyle bilgi paylaşımıma daha da ağırlık vermeye çalışacağım. Her yerde olduğu gibi Oracle dünyasında da değişim rüzgarları esiyor, ve bu aralar beni çok heyecanlandıran projeler ile uğraşıyorum. İş yerinde epeyce yoğunum ama bundan şikayet etmiyorum aksine hoşuma gidiyor.

Bu kısa bilgiden sonra gelelim 2009 dileklerine (Sağlık, Mutluluk, Para). Evet "Global Kriz" 2009'u zor bir yıl yapacak. Ama krizin sadece PARA ile ilgili olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O halde 2009 paradan daha değerli şeyleri önemseyen insanların, yani bizlerin yılı olsun. 2009' da hepinize sadece sağlık diliyorum, mutluluğu yaratmak sizin elinizde, bu ikisi varsa para olmasa da olur.

http://tekmen.blogspot.com/' sayfası için Our Blog Templates sitesindeki "The Professional Template" isimli şablonu kullandım. Üzerinde biraz değişiklik yaptım. http://oraclepro.blogspot.com/ sayfası için ise aslında bir Wordpress şablonu olan Garland ı kullandım. Garland' ı Blogger uygulamaları için uygun hale getiren geliştiricilere teşekkür ederim.

Read more...

Cumartesi, Kasım 15, 2008

Sakallı Celal

Celal Yalınız düşünür ve filozoftur. Sakallı Celal olarak bilinir; Orhan Karaveli sağolsun Sakallı Celal'i tanıtan bir kitap ile bir nevi Türkiye' nin kendi Thoreau' sunu tanıma fırsatı vermiş bizlere.

"Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar."

"İnsanoğlunda zeka, midyedeki inci gibidir. Hepsinde bulunmaz"

"Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur."

"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir."

"hiçbir yoğurtçunun yoğurt olduğu görülmediği gibi, hiçbir türkçünün de türk olduğu görülmemiştir."

"... aleyhindeki asılsız suçlamalar nedeniyle odasını basıp 'suç delili' aramışlar ama bir şey yok! 'hani nerede, söyle! yerini göster' diye sıkıştırmışlar sakallı celal'i. Aslan yeleli adam bir hakim edasıyla işaret parmağını kafasına dokundurarak "aradıklarınız bunun içinde!".. demiş..."

Diyordu ki Sakalli Celal: "İstanbul sokaklarında kolu bacağı acayip şekilde çarpılmış dilencilere rastlıyordum. Bir gün Sivas' ın bir ilçesinde kaymakamlık yapmış bir arkadaşımdan işittim ki, o ilçenin köylerinden birinde dilenci yetiştiriliyormuş. Çocuk doğduğunda henüz kemikleri kıkırdak halinde iken ana-babası kolunu bacağını büküyormuş ve zamanla çocuk acayip bir görünüm alıyor; büyünce de İstanbul`a postalanıyormuş. Dilenci şebekesinin eline..."

Sakalli Celal anlatmaya devam ediyordu: ''Doğa 'da rahvan yürüyen at yoktur. Bütün atlar tırıs gider: üstüne binen de at koştukça zıp zıp zıplar. Ama, herifçioğlu atın üstünde rahat gitmek için daha tay iken ön ve arka ayaklarını iki taraflı olarak iple bağlıyor. Tay, yürümek için ön ayağını ileriye atınca ip arka ayağını da çekiyor ve tay zorunlu olarak yaylana yaylana yürümeye başlıyor ve zamanla buna alışıyor. Bir süre sonra adam ipleri çözünce at rahvan yürümeyi sürdürüyor. Doğal yürüyüşünü de unutmuş oluyor...... Nasıl, insanın kolu bacağı acayip şekillere sokulabiliyor; atın doğal yürüyüşü değiştirilerek doğal olmayan bir biçimde yürümeye alıştırılabiliyorsa, bizim bir başka organımız olan beynimiz de aynı yöntemle bozulabilir, sakatlanabilir! Cennet, cehennem hikayeleriyle yıkanmış beyin doğru düşünme yetisini kaybeder. Boş inançlara saplanıp kalır, gerçeklere ulaşamaz. Bir kez sakatlandıktan sonra beynimizi eski sağlığına kavuşturmak çok zordur. Ancak, çok okumakla, kültürümüzü genişleterek ve derinleştirerek belki sağlanabilir"

Devam etmiş, sakallı Celal, "Bir Çin filozofu ufka bakıyormuş; uzaklardan bir deve kervanının geçtiğini ve develerin sırtında ipek kumaşların asılı olduğunu görmüş. Bunları insanlar için taşıyor olsalar gerek. Sonra da şöyle düşünmüş: yeryüzünde deve az insan ise çok, bazı işleri insana yaptırmalı! Bizim filozof ertesi gün eline bir ip almış, zavallı bir Çinliyi belinden bağlayıp götürmüş tarlasına. Elindeki ucu sivri değnekle kıçını dürtünce Çinli can havliyle ileri atılmış, filozof da ipin öbür ucuna bağladığı sabanını toprağa batırıvermiş, başlamış tarlasını sürmeye. Çinli kan ter içinde ipin ucundaki sapanı çekerken filozofun ipi beline nasıl bağladığını düşünmeye başlamış ve düğümü çözerek kaçmayı başarmış. Filozof, ertesi gün zavallı köylüyü yakalayıp kolundan bağlamış. Adam gene çözmüş, boynundan bağlamış gene olmamış. Neresinden bağlasa çözülüyor. Filozof, "öyle bir yerinden bağlayım ki eli yetişip çözemesin" diye düşünmüş ve adamın beyni aklına gelmiş. Beynini bağlarsa eli kafasından içeri giremeyeceğine göre düğümü de çözemez diye düşünmüş ve öyle de yapmış. Sakallı Celal, bu hikayeyi anlattıktan sonra, "İşte o günden beri bir takım insanlar büyük kitlelerin beynini mistik ve metafizik düşüncelerle bağlayarak yoksul insanları emirlerinde kullanıyorlar" diyerek konuşmasını bitirmiş.

Read more...

Salı, Ekim 28, 2008

Internete girmek tehlikeli ve yasaktır . . .

Politikacı olmak için yeter ve gerekli şart atıp tutmak olmalı. Sorsanız hepsi Türkiye'nin sorunlarının farkındadırlar, hepsi problemlerimiz ile ilgili saatlerce konuşabilirler, -cağız, -ceğiz li konuşmalara alıştık artık da, ülkemin kaderi bu mu olacak ona yanıyorum ben. Bu ülkede merhum Kahveci' den sonra "Gören" bir "Bakan" olmayacak mı? Nedir bu şimdi yaw, Türkiye' de 1 kişi var mı bu internet yasaklamalarına destek veren? Sanmıyorum. Peki neden bu kadar site kapalı? Efendim yasada açık varmış, ee peki bu yasadaki açık ne zamandır var ve şu ana kadar kaç masum site (1125) bu açıklıkta kayboldu? Peki neden bu "açık" kapatılamıyor da bu kadar site kolaylıkla kapatılıyor? Bu yaşıma geldim, Türkiye Bilişim dünyasındaki bir çok organizasyona katıldım, toplantılarda bulundum, söz sırası politikacılarımıza geldiğinde söylenen şeyler üç aşağı beş yukarı aynıdır. "Türkiye 2. bir Hindistan olmalıdır, hepimiz buna inanıyoruz ve gençliğin önünü açacak hamleleri bir bir atıyoruz, bla bla bla bla bla bla bla bla", bu mudur yani attığınız adımlar, dünyanın en yavaş internetine en çok parayı veren bir nesil ile mi olacak bu iş. Kusura bakmayın ama sizdeki bu kafayla biz daha çooook yerimizde saymaya devam ederiz. Az kaldı 3. dili de öğreniyorum, ondan sonra yapacağımı biliyorum ben.

. . .
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Read more...

Salı, Ekim 07, 2008

Daaaggg!

Evet biliyorum uzun zamandır yazamadım buraya, ama nedenlerim vardı, hep zaten bir nedenim olur ertelediklerim için. 8 Eylül itibariyle Amsterdam' da 1 yılım doldu. Ne çabuk geçti zaman, daha dün gibi hatırlıyorum buraya geldiğim günü, ne kadar heyecanlıydım, hayatımda yeni bir sayfa açılıyordu. Şimdi bu yazımda şöyle hızlıca geçen 1 yılın değerlendirmesini yapayım izninizle.

Öncelikle, iyi ki gelmişim. 1 yıl evveline dönünce, kafam çok karışıktı, kolay değil, koca bir 30 yılı geride bırakacaktım. Kariyer, arkadaşlar, aile hepsi geride kalacaktı. Yepyeni bir ülkeye, herşeyi yeni baştan kurmaya gidiyordum. Ama işte sahip olduklarımın, ayağıma pranga vurmasına izin veremezdim, yoksa burada bugüne kadar söylediklerimi inkar etmiş olurdum. Karar verildi ve Hollanda' ya gelindi. Sanıyorum çok şanslıydım, çünkü çok iyi bir firmaya ve harika bir ülkeye gelmiştim. Zaman bunun böyle olduğunu gösterdi ve önceden duyduğum tüm endişeler yerini rahatlamaya bıraktı. Hiçbir adaptasyon sorunu çekmedim. Elbette Barış' ın da yanımda olması bunda önemli bir rol oynadı.

Eğer yurtdışında çalışmaya, yaşamaya gitmek gibi bir düşünceniz varsa kesinlikle Hollanda' yı öneririm sizlere. Havası dışında herşey harika. Burada en çok neleri seviyorsun derseniz, şöyle bir sıralama yapayım sizlere;

En önce Hollanda insanı geliyor, inanılmaz tatlılar, hepsi harika insanlar, fevkalade hoşgörülüler, sürekli gülümsüyorlar, yaşamayı, hayatı seviyorlar. Bakın bu yazdıklarımı gerçekten abartmıyorum, bazen gözümden yaş gelecek gibi oluyor bu adamlarla konuşurken, şimdi gidip şunun boynuna sarılsam diye geçiyor içimden. Bu kadar mı pozitif olunur yaw. Mesela trende bilet kesen görevli, işini ne kadar severek yapıyor, herkesle tek tek ilgileniyor, gülümsüyor, insanlarla konuşuyor, sen ingilizce cevap verince hemen ingilizce konuşmaya başlıyor. O böyle mutlu olunca, bu sana da yansıyor elbette. Yani mutlu olmanın bir sırrı da bu, mutlu insanlarla beraber olacaksın. Irkçılık var mı diye sorarsanız, olmadığını rahatlıkla söylerim, hatta bu konuda çok dikkatliler. İlk geldiğimizde Barış, ben ve danışmanımızla bankaya hesap açtırmaya gittiğimizde, bizimle ilgilenen bankacı kızın adının Funda olduğunu gördüğümde danışmanıma "Bizimle ilgilenen kız sanırım bizim gibi Türk", dediğimde "Burada insanlara milliyetleriyle hitap etmememiz gerek, bu ayrımcılık olarak nitelendirilebilir" cevabını alınca biraz utanmıştım. Tabi bu ırkçılık konusunu da biraz açmak lazım, mesela "Türkiye' de ırkçılık var mı?" diye sorulsa hepimiz hiç düşünmeden HAYIRRR cevabını veririz sanki ırkçılık sadece Amerika da beyazların siyahlara karşı yaptığı birşeymiş gibi. Halbuki şimdi burada rastgele sıralayacağım kelimelerin kafanızda canlandırdıklarını bir tartın bakalım ve "Türkiye' de ırkçılık var mı?" yerine "ben ayrımcı biri olabilir miyim acaba?" diye sorun.

Türkler, Engelliler, Kadınlar, Aleviler, Sunniler, Erkekler, Eşcinseller, Araplar, Amerikalılar, Almanlar, Yaşlılar, Yunanlılar, Fransızlar, Lazlar, Hastalar, Çerkezler, Ermeniler, Ruslar, Afganlar, Hintliler, Kürtler, Rumlar, Laikler, İslamcılar, Yahudiler, Ateistler, Metalciler, Çingeneler, Sarışınlar, Matematikçiler, Edebiyatçılar, Futbolcular, Mankenler, Solcular, Sağcılar, Kapitalistler, Sosyalistler, Koministler, Alttakiler, Üsttekiler, Vejeteryanlar, Hayvan Severler, Hancılar, Hamamcılar, . . . Halbuki hepimiz sadece insanız.


İkinci olarak kesinlikle özgürlüğünü seviyorum. Bir çok entellektüel arkadaşım dahi buraya geldiğinde buradaki özgürlüğü abartılı bulmuştu. Ama ben böyle düşünmüyorum, çünkü Hollanda' da yaşayınca bunu daha iyi anladığıma inanıyorum. Bir çok ülkede hatta gelişmiş ülkelerde buradaki liberal bakışı oluşturmak mümkün değil. Çünkü iyi ile kötüyü ayıredebilecek mekanizmayı, farklı yaşam tarzlarına olan hoşgörüsel yaklaşımı yakalayamamışlar. Ama Hollanda çok farklı, belki de çok çeşit yabancı milletin bir arada yaşayabilmesinden kaynaklı, belki küçüklüklerinden beri verilen eğitimden bilemiyorum, ama kesinlikle çok seviyorum. İngiltere'de de yaşadım bir süre, orası medeniyetin beşiği diye geçiyor ama katedecekleri çok yol var. Orada özgürlük bir kenara, şehir içerisinde her sokak başına koydukları CCTV kameraları olmasa, ülkede kaos olur iddiasındayım. Yani şimdi mesela Hollanda' da "hafif" uyuşturucu kullanımı serbest, ve uyuşturucu kullanımı dolayısı ile yaşanan problem çok az ama bu serbestliği İngiltere de, Türkiye de veya başka bir yerde yapamazsın. Bir çok Hollandalıya soruyorum hiç Coffee Shop (hafif uyuşturucu kullanımının serbest olduğu, ama alkol satışının olmadığı mekanlar) a gittiniz mi diye? Aldığım cevap, "evet o tip yerlere 18-19 yaşında deneyip, görmek ve bir daha yapmamak için gidiyoruz" oluyor. Eşcinsellik konusu da benzer şekilde ele alınıyor. Toplumun bir parçası, bizden birileri, bazen vergi dairesindeki bir memur, bazen çalışma arkadaşınız. Hepimiz birer birey olarak beraber yaşıyoruz. Bırakın eşcinselliği, kadın olduğu için işe alınmayan vatandaşlarımızın olduğunu bilmek üzüntü veriyor elbette. Burada Hollandalı bir yazardan alıntı yapmam gerekiyor;

If a more liberal attitude paired with good counseling and education can diminish a bad thing, we do it; so with our liberal abortion law, we perform less abortions than any other country; our liberal drugs policy results in less junkies, drug deaths and other damage than any of the more protesting countries, and so on.


Bisikletli yaşamı seviyorum. Eğer bisikletim olmasa ne yapardım diye düşüneceğim aklıma gelmezdi. Burada böyle, hiç yokuş olmayan bir ülkede yaşayınca, en iyi ulaşım aracı bisikletiniz oluyor. Hem çevreye zararınız dokunmuyor hem de tüm yollarda öncelikli geçiş hakkınız ve kendinize ait yolunuz var. Bisikleti ulaşım aracı yanında taşıma aracı olarak da kullanabiliyorsunuz, önünde ve arkasında bebelerini taşıyan insanlar, özel bölmelerde büyük yük eşyaları taşıyanlar, kedilerini, köpeklerini bisikletle gezmeye çıkaranlar vs. Bazen haftasonları 7-8 saat bisiklet sürdüğümüz oluyor ve hiç yorulmuyoruz, inanabiliyor musunuz? Şehrin dışına çıkıyoruz bisikletlerimizle, yol boyunca karşılaştığımız keçileri, inekleri, atları, mandaları besleye besleye geziyoruz.

Yeşilini seviyorum buranın. Heryer yemyeşil, eee bu kadar yağmur ben alsam ben de yeşil olurum herhalde. Şehrin içinde orman var (Amsterdam BOS), aradabir oraya gidiyoruz, şehrin gürültüsünden uzak, doğayla başbaşa, kafa dinliyoruz.

Say say bitmez Hollandayı sevme nedenlerim. Bu konuyu belki başka bir zaman daha derinlemesine incelerim. Ben son 1 yılımı anlatmaya devam edeyim sizlere. İşyerim ile 1 yıllık kontrat yapıp buraya gelmiştim. İlk 6 ay buraları tanırız, işe alışırım falan ona göre kalip kalmayacağımıza karar veririz diye düşünüyordum. Baktık herşey beklediğimizden iyi gidiyor, ee buraları da sevdik madem o zaman uzun dönemli plan yapabiliriz diye düşünmeye başladık. Derken işyerinde de iyi bir çevre edindim, Hollanda Oracle camiasında da tanınır hale geldik, ve Mayıs ayında "Permenant - Daimi" pozisyona geçtim. Artık uzun dönemli planlarımı daha gerçekçi olarak düşünebilme zamanı gelmişti. Elbette yarının ne göstereceği bilinmez ama biz bugünümüzü düşünerek yarına hazırlanalım dedik ve Dutch öğrenmeye başladık. Ehh fena gitmiyor diyelim, konuşma ve yazmayı öğrenmenin imkansıza yakın olduğunu söyleyeyim ama okuma ve dinleme gayet başarılı diyerek böbürleneyim.

1 yılımızı bitirmemize az bir zaman kala yine uzun uzun düşünerek buradaki her hollanda vatandaşının ve uzun süre kalmayı kafasına koyan her expat ın yaptığı gibi Mortgage olayına da girelim dedik. Epey bir araştırdıktan sonra, yine ilk bakışta aşık olduğumuz bir evde karar kıldık ve işyerime 5 dakika mesafede Amsterdam'a yarım saatlik uzaklıkta Amstelveen' de şirin, güzel bir eve taşındık. Uzun zamandır neden yazı yazamadığımı böylelikle açıklığa kavuşturmuş oldum. Kiraya verdiğim paranın aynısını hatta daha azını vererek bir ev (ya da borç) sahibi olmuş oldum. Tabi Türkiye tarafından bakıldığında çok önemli bir iş yapmış gibi görünebilirim ama gözünüzde büyütmeyin, zira burada uzun süre kalmayı düşünen herkesin mutlaka yaptığı bir iş. Devlet insanları ev sahibi almaya teşvik ediyor. Düşünün verdiğim kira ile aynı miktarı vereceğim. Şu kriz döneminde mortgage falan biraz korkutucu gözükse de yeni evimize Ekim başı itibariyle taşındığımızı buradan sevenlerimize duyuralım, bekleriz. Yakında bloguma evin resimlerini koymaya çalışacağım, ama ev ile ilgili olarak, hep hayalini kurduğum ufak bir bahçesi olduğunu hatta bahçesinde elma ağaçları bulunduğu bilgisini vereyim. Taşınmadan evvel evin bir kısmını Barış ile beraber boyadık, bayağı bir eğlendik. Hele tam anlamıyla bir yerleşelim kalan kısımları da boyayacağız, yavaş yavaş herşey yoluna oturacak zamanla.

Bu yazı biraz uzadı, daha anlatacak konularım var ama ana başlıkları verdim sayılır, resimden de anlaşılacağı üzere şu aralar yorgun ama keyfi yerinde bir Tekin olarak karşınızdayım.

Read more...

Pazar, Eylül 28, 2008

Şöyle bir devlet düşünürüm . . .

Thoreau' yu ilk okuduğumda çok iyi kavrayamamıştım, sonraları her okuduğumda yeni bir şeyler buldum, şimdi ise Barış' ın tabiriyle, her olaya Thoreau bu konuda şimdi şöyle derdi diyebilecek gibi oluyorum. Başucu kitabım, yol göstericim, mutluluk kaynağım, siz de tanıyın mutlaka.

Bugün sadece okuduğum bir Thoreau sözünü sizlerle paylaşmak istedim. Az kaldı, yakında yeni yazılarımla benden haberler duyacaksınız.

"kendi kendime şöyle bir devlet düşünürüm: öyle bir devlet ki, bütün insanlara karşı doğru olmayı göze alabilsin; her insana bir komşu gibi saygı göstersin; hatta uzağında yaşayan, kendisiyle kaynaşmayan, kendisinin de benimsemediği bir avuç insanın varlığını kendi rahatıyla bağdaşmaz saymasın; öyle bir devlet ki, bu tür meyveler yetiştiren ve olgunlaşır olgunlaşmaz düşmelerine göz yuman, daha olgun ve daha şanlı bir devlete yol açsın. benim de düşündüğüm ama hiçbir yerde rastlamadığım bir devlettir bu."

"I please myself with imagining a State at last which can afford to be just to all men, and to treat the individual with respect as a neighbor; which even would not think it inconsistent with its own repose if a few were to lie aloof from it, not meddling with it, nor embraced by it, who fulfilled all the duties of neighbors and fellow men. A State which bore this kind of fruit, and suffered it to drop off as fast as it ripened, would prepare the way for a still more perfect and glorious State, which I have also imagined, but not yet anywhere seen."

Read more...

Cuma, Ağustos 29, 2008

Paris Düşleri

Nedendir bilmiyorum ama Paris'e karşı hep önyargılı yaklaşmıştım bugüne kadar. Sanıyorum sosyetenin merkezi olduğunu düşünmemden. Ama ne büyük hataymış. İş yerinden 3 gün izin aldım haftasonu ile de birleştirip 5 günlüğüne Paris' e gittik. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Paris, Roma' dan sonra en beğendiğim şehir oldu benim için. Harika bir yer.

Amsterdam' dan Thalys trenine atladık, 4 saat sonra Paris' teydik. İstasyondan hemen 5 gün geçerli metro biletimizi aldık, 1001 kollu Paris metrosuna atlayıp, otelimize yerleştik ve kendimizi sokağa attık. Londra, New York ve şimdi de Paris metrosunu da görmek nasip oldu, gerçekten örümcek ağı gibi ve bu metroların 100 yıldan fazla zaman önce yapılmış olduklarını bilmek hüzünlendiriyor beni.

Gitmeden önce Paris için 5 gün fazla olur diyordum, yanılmışım. Disneyland' a bile gidemedik. Bir dahaki sefere diyerek sadece Paris' i dolaşmayı uygun gördük. Dünyanın en büyük müzesi Louvre' a bile gitmedik, düşünün artık. Amsterdam' dan gelen bir çift olarak Paris' i gezmenin en iyi yolunun bisiklet olduğuna inanıp bir bisiklet turuna katıldık. Turu düzenleyen kişi buranın gizli kalmış köşelerini keşfetmemize yardımcı oldu. Çok eğlenceliydi. Louvre müzesiyle ilgili olarak söylediği bir cümle, müze ziyaretini bir dahaki sefere bırakmamıza sebep oldu. Bu müze o kadar büyükmüş ki her objeye 30 saniyemizi ayırsak tüm müzeyi gezmemiz 6 ay sürermiş. Elbette içeriye girmedik ama meşhur piramidine bir bakış attık.

Ben böyle canlı şehirleri çok seviyorum. Büyük meydanlar, kafeler masalarını dışarı çıkarmışlar insanlar işlerinden çıkmış evlerine gitmeden önce dışarıda oturup arkadaşlarıyla sohbet edip bir iki birşeyler içiyor, gülüyor. Her yer ışıl ışıl, sadece sokakta bir köşeye oturup insanları seyretmek bile bir zevk.

Eiffel' e çıktık, tepede kahvemizi yudumlarken şehri seyrettik. Champs-elysées' de yürüdük ancak burayı çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Sıradan bir yer geldi bana. Parisin sevmediğim ama bir çok insanın beğeneceği bir etkinlik de alışveriş. Dünyanın en büyük alışveriş merkezleri (Galeries Lafayette) burada. İşte Amsterdam' da bunu seviyorum, sabah girip akşam ancak çıkabileceğin büyük alışveriş merkezleri yok. Sokaklar da mağazalar var ,tıpkı eskiden İstanbul' da olduğu gibi. Yoksa büyük kapalı yerlere girip alışveriş yapma durumlarını hiç sevmiyorum.

Aslında sayfalarca yazı yazılır ancak ben bu aralar biraz tembelim bu konuda. Haziran da gittiğimiz Paris gezisini şimdi yazıyorum. Daha yeni de yaz tatilinden geldik. Bu konuda da yazacak tonla şey var. Onun haricinde Amsterdam' da gerçekleştirilen Gay Parade ve Hollanda'nın muhteşem Ulusal Parkı Hoge Veluwe yazı konum olmayı bekleye dursun, ben sizlere Paris' e giderseniz kafenin birinde oturup Pastis içmenizi önereceğim. Emin olun eğer uzun süre Türkiye' den ayrıysanız, şöyle bir boğaz sefası yapmış kadar olacaksınız. İçince ne demek istediğimi anlarsınız.

Blog konusunda bu aralar neden bu kadar tembelim diye sorarsanız da tatil durumları bahanesini öne sürebilirim, ancak bu yetmez elbette. Bu aralar yine büyük değişimler içerisindeyim. O nedenle epey yoğun ama eğlenceli günler geçiyor. Umarım en yakın zaman içerisinde yazmaya yoğunlaşacağım.

Read more...

Cuma, Temmuz 18, 2008

Brugge - Bruges

Bir haftasonu kaçamağı olarak bu defa Belçika' nın şirin şehri Brugge' a gittik. Ufak bir yer ama bir çok büyük şehre fark atacak bir cazibesi var. Dantelleri ve çikolatalarıyla ünlü. Sürüyle kanalı barındırıyor şehir, hatta bu nedenle küçük Venedik olarak da anılıyor, ama ne yalan soyleyeyim Amsterdam' dan sonra buradaki kanallar pek cekici gelmediler bana. Hatta bizim gibi yazın giderseniz kanalların koktuğuna da şahit olabilirsiniz. Venedik' de aynen böyleydi, orası da kokuyordu ve sivrisinekler ile mücadele etmek de cabası. Halbuki Amsterdam' daki kanallarda koku sorunu yok, belki de Amstel nehrinden kaynaklanıyordur. Ama koku ile ilgili yazdıklarım negatif bir etki yaratmasın sakın, şehrin muazzam bir atmosferi var, yemyeşil, tarihi ve de çok romantik.

Haftasonları, eğer önceden rezervasyon yaptırmadıysanız kalacak yer bulmak çok zor. Çok sayıda pansiyon olmasına güvenmeyin, haftasonları şehrin nüfusu 2 katına çıkıyor.

Kaldığımız pansiyon bize iki tane de bisiklet verdi, tüm şehri bisiklet ile dolaşma olanağına sahip olduk, ancak zaten yürüyerek de 1 günde tamamını dolaşmak mümkün. Bisiklet kullanmanın bir dezavantajı ise, şehir nerede ise tamamiyle arnavut kaldırımlarıyla örülü olduğundan, zıplaya zıplaya gidiyorsunuz, bisikletten indikten sonra da zıplamanız bir süre devam ediyor. Tüm şehir tarih kokuyor, ulen her an bir şövalye ya da bir prenses göreceğim diye bekledim. Şehir ile ilgili internette geçen şu cümle çok hoşuma gitti, aynen dediği gibi;

". . . tarihi kelimesi kesinlikle az kalır, çünkü o şehir normalmiş, gününü yaşıyormuş da siz gelecekten gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. . ."


Brugge kesinlikle bir huzur şehri. Hani çalışmaktan bıkıp usanmış her birimizin hayalidir ya emekli olunca sessiz-sakin-yeşil bi şehre yerleşip yaşamak (Kaş, Datça, vb.), işte bir çok avupalının hayalindeki şehir de Brugge. Burada tekne turu yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum, kanallar arasında tekne ile dolaşmak çok keyifli. Kuğular da size eşlik edecektir.

Bu arada Brugge dönüşü In Bruges isimli bir film seyrettik, çok iyi geldi inanın, sizlere de buradan tavsiye edeyim. Küçük Emrah' ın kaşlarına sahip olan Colin Farrell' in müthiş İrlanda aksanın yanında süper eğlenceli bir film, sisli Bruges sokaklarını görüp ah çektiğimiz anlar oldu, Bruges' u görmüşseniz zaten mutlaka seyredin, ama görmediyseniz ve iyi bir film izlemek istiyorsaniz da pişman olmazsınız, bu senenin en iyi filmlerinden biri, izleyin.

Read more...

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Mutluluk Paylaşıldığı Zaman Gerçektir

"Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin - Rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness, give me truth." - Henry David Thoreau

Neden en sevdiğim film "Fight Club" biliyor musunuz? Birçoğunuzun düşündüğü gibi, kurgusu, şaşırtıcı finali, karakterleri, müzikleri vb. değil bu filmi baştacı yapmamın nedeni. Elbette bunların da etkisi var. Ama asıl neden filmin hislerime tercüman olmasıdır. Hiç hayatın anlamını gerçekten çözdüğünüzü düşündüğünüz ve vardığınız sonucun size anlatılanlardan farklı olduğunu hissettiğiniz oldu mu? Eğer böyle bir doyum yaşadıysanız beni anlarsınız, zira bunu sevdiklerinizle paylaşmak isteyeceksiniz, ama sizi anlamadıklarını gördüğünüzde moraliniz bozulacak, üzüleceksiniz. İşte sizi anlatan bir kitap, bir film, bir müziktir, o anda beklediğiniz, yalnız olmadığınızı size hissettiren. O nedenle çok severim bu filmi. Birşeyler anlatmaya çalışmış ve bunu fazlasıyla başarmış bir filmdir. Filmin içindeki her bir ufak hikaye bir mesaj vermektedir izleyenlere, mesela Tyler Durden 'in, gecenin bir yarısı markette çalışan adamın kafasına silah dayayıp, neden mutlu olduğu işi yapmadığını sorması ve onun hayatını değiştirecek tehdidi savurması, sadece 5 dakika ve kendinize sorarsınız, ben mutlu olduğum işi mi yapıyorum yoksa benim bu işi yaparak mutlu olacağımı söyleyen toplumu mu mutlu ediyorum diye. Şimdi "Fight Club" ın ardından benim için 2 numaraya oturan bir filmden sözedeceğim size.

Ardı ardına 3 gezi yazısı yazacaktım ama beni bundan alıkoyan bu filmi seyrettim. Hayat felsefemi fazlasıyla yansıtan bir film. Yazılarımı okuyanlar bilir, en sevdiğim yazar Thoreau' dur. Onun felsefesini Leo Tolstoy ve Jack London ile harmanlayıp, görsel bir şölene dönüştüren, benim için başyapıt olmayı haketmiş bir film. IMDB oylarıyla da en iyi 250 film listesine bir anda girebilmiş bir film. "Into The Wild". Filmi ya bütünüyle çok seveceksiniz, ya da saçma sapan fikirler verdiğini düşünecek (bize dayatılan düşüncelere inananlardansanız) ama yine çok seveceksiniz. Elbette ben bütünüyle sevenlerdenim. Ama film de sunulan düşünceleri kabul etmeyip, saçma bulan insanları da anlayabiliyorum, çünkü bundan 10-12 yıl evvel ben de aynı şeyleri düşünebilirdim. Yaşamın aldatmacasına inananlardandım. Bu filmde savunulan düşünceler ile ilgili kendi fikirlerimi de kattığım detaylı bir yazı yazmaya çalışacağım, ancak şu an filmin tadını kaçırmak istemiyorum. Lütfen bu filme bir şans verin ve izleyin. Şu linkte filmde adı geçen kitapların bir listesini bulabilirsiniz.

Filmin müziklerinden de bahsetmezsem olmaz. Filmin özüne bütünüyle uyan bir Soundtrack ile karşı kaşıyayız. Filmin müziklerini Pearl Jam' in solisti Eddie Vedder' ın yapması kesinlikle tesadüf değildir. Eddie filmde anlatılan düşünceleri anlayıp yaşayabilen bir insandır. Kurt Cobain ile beraber (birbirlerini sevmedikleri söylense de bunun gerçek olmadığını defalarca dile getirmiştir) o dönemlerde "Generation X" diye tanımlanan gençlik akımının sözcüleri olmuşlardı. Çevreyi korumayı hayat tarzı olarak benimsemesi, toplum sorunlarına eğilen şarkı sözleri, savaşa, yalana, paraya, medyaya, pazarlamaya olan isyanı, bunu müzikleriyle ifade etmesi yepyeni bir gençlik akımını da beraberinde getirmişti. Benzincide çalışırken aldığı 90 model toyota kamyoneti kullanması ya da sürekli aynı kıyafetleri giymesiyle ilgili sorulan bir soruya verdiği aşağıdaki yanıt, Eddie' nin bu filmin müziklerini yapmasının ne kadar önemli olduğunu en güzel anlatan cümledir.

"I don't need to do things like that to remind me of who I am. But maybe it's good that other people see those things and maybe it sends a message, that I still am the same person."

Youtube erişimi olanlar aşağıdan şu muhteşem parçayı dinleyebilirler.

Sözleri de şu şekilde;

hmmm ooh hooo hooo
It's a mistery to me
we have a greed
with which we have agreed

You think you have to want
more than you need
until you have it all you won't be free

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me

When you want more than you have
you think you need
and when you think more than you want
your thoughts begin to bleed

I think I need to find a bigger place
'cos when you have more than you think
you need more space

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

there's those thinking more or less less is more
but if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
your level drops
kinda like its starting from the top
you can't do that...

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

society, have mercy on me
I hope you're not angry if I disagree
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me


Ayrıca şu aşağıdaki şarkıyı da son 1 aydır yüzlerce kez dinlediğimi belirtmek istiyorum, siz de dinleyin.


Read more...

Ten Ten Brüksel' de

Hollanda’ya geldiğimizden beri buraları tanımaya zaman ayırıyorduk. Yurtdışı! olarak sadece Almanya'ya abimleri ziyarete gitmiştik. Nisan ayı ile birlikte gezmeye vakit ayırmaya başladık. İlk hedefimiz en yakın yerlerden biri olan Brüksel’ di, planlarımızı yaptık ve trenimize atlayıp 2,5 saat sonra Brüksele vardık. Bizim için değişik ve güzel bir hafta sonu kaçamağı oldu. Aslına bakarsanız, burada yaşamanın en güzel taraflarından biri de bu, her yer birbirine çok yakın. Trene atladınız mı tüm Avrupayı gezebilirsiniz. Avrupa da ülke kavramı AB ile beraber ortadan kalkıyor gibi, zira ülke değiştirdiğini bile fark etmiyorsun. Sadece cep telefonuna bir mesaj geliyor “şu an şu ülkedesiniz, tarifesi şu kadar” falan diye. Pasaport kontrolü bile olmuyor ya da arada bir oluyorsa da bize denk gelmedi. Gerçi kontrol olsa da, yanımızda pasaportumuz bile yok, Hollanda hükümetinin bize verdiği kart ile giriş çıkış yapıyoruz. Yani gezmek oldukça basit, sırtına çantanı al, trene atla, yeni yerler keşfet. Üniversitede yapamadığımız Inter Rail maceralarının geç de olsa burada acısını çıkartıyoruz yani :) Hala kafamı yerlere vururum neden şu Inter Rail faaliyetine katılmadım diye, ama o zamanlar bu cesaretim yoktu ne yazık ki, kendimi bile yeni yeni tanımaya başlamıştım.

Avrupa Birliği'nin 3 ana kurumu olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu içinde ilk ikisinin resmi organlarının büyük çoğunluğu Brüksel'de yerleşik. Bu sebeple, AB veya Avrupa başkenti olarak gösteriliyor. Hal böyle olunca Brüksel bir çok bürokratın sürekli gidip geldiği bir merkez konumuna geliyor ve hafta içleri hem kalacak otel bulmak güç oluyor hem de fiyatlar 3-4 katına çıkıyor. Ancak hafta sonu tüm bu keşmekeş ortadan kalktığı için oteller müşteri çekmek için fiyatlarını çok düşürüyorlar. İste bu sebeple size ilk tavsiyem, eğer hafta sonu Brüksel’e gidecekseniz ve ucuz bir yerler arıyorsanız, pansiyon veya ucuz otellere bakmadan önce lüks otellerin de fiyatlarını kontrol edin, biz öyle yaptık ve geceliği 50 Euro ya 2 kişi 4 yıldızlı bir otelde konakladık. Ayrıca hafta sonları ulaşım da çok kolay, tüm gün geçerli metro kartını iki kişi aynı anda kullanabiliyor, fiyatı da inanılmaz ucuz, yanlış hatırlamıyorsam 2 ya da 3 Euro idi.

Brüksel gerçekten çok güzel ve şirin bir yer. Özellikle her çocuğun evet kesinlikle her çocuğun görmesi gereken bir yer. Çünkü çocukları eğlendirecek herşey Belçika' dan çıkmış. En başta çizgi filmler, sonra kuklalar, oyuncaklar ve çikolata. Açıkçası biz burada çocukluğumuza döndük, herkesin bildiği gibi Ten Ten in yaratıcısı Herge Belçikalı, bu sebeple her köşebaşında bir Ten Ten figürüne rastlamanız mümkün, ama Red Kit ve Şirinlerin de Belçika’ dan geldiğini söylesem size? Evet, mesela ben Red Kit in Belçikalı olduğunu bilmiyordum, burada öğrendim. Neyse tüm bu karakterler ve niceleri Belçika kökenli. Bunu o kadar çok hissediyorsunuz ki buradayken, sokak duvarlarında bile çizgi roman karakterlerinin resimlerini görüyorsunuz. Çok hoşumuza gitti.

Brüksel'de iki resmi dil kullanılmakta, Fransızca ve Flamanca. Bu dillerin kullanımı hukuken eşit ve her alanda zorunluymuş. Bu sebeple Brüksel’ de tüm levhalar, tabelalar, hatta sokak isimleri hem Fransızca hem de Flamanca olarak yazılmakta.

Brüksel'in sembolü Manneken Pis heykeli (işeyen çocuk heykeli), onun kadar ünlü olmasa da, işeyen kız heykeli (Delirium’ un hemen karşısında), Brüksel'in tarihi merkezi olan ve nefes kesici güzellikteki Grand-Place'da L'Hôtel de ville (Hükümet Konağı) buradaki görülesi yerler.

Yeme içme konusunda size 5 tavsiye, kesinlikle bunları tadın;

  • Midye (mussels) - Elbette bizim midye tavanın ya da dolmanın yerini tutamaz ama bu da midyenin çok değişik ve güzel bir alternatif sunumu.
  • Waffle - Offf offf ki off yani işte bu bizim Türkiye’de ki waffle larin yerini fazlasıyla tutar, böylesi güzelini yemediğinize iddiaya girerim, sokaklar zaten waffle kokuyor. Çok güzel. Kesinlikle yenmeli.
  • Çikolata - Uzatmaya gerek yok, dünyanın en güzel çikolataları buradan çıkıyor, yemeden gelmeyin.
  • Bira - Ben ki birayı hiç sevmem, burada sevmeye başladım. Belçika’ da 400 den fazla bira çeşidi mevcutmuş ve her biranın kendine has bardağı var. Belçika’ nin bataklık gibi olan havasından dolayı biralar da maya kullanılmıyormuş. Çeşit çeşit bira, biz eve bile getirdik birkaç tane. Kesinlikle sevmeseniz bile bir deneyin. Özellikle de içinde 2000 küsür bira servisi yapılabilen ve bu konuda bir rekora sahip olan Delirium adlı barda denemenizi tavsiye ediyorum
  • Patates Kızartması - Benim çok aram yok bununla ama yedik de yani fena değil. Seviyorsanız, hoşunuza gidecektir, çeşitli soslarla sunuluyor.

Read more...

Perşembe, Haziran 19, 2008

Mutluluğun Sırrı

Geçenlerde Barış, Sargun Tont' un bir yazısından şöyle bir paragraf aktardı;

"Bilimsel çalışmalara göre atmosferde negatif iyonların pozitif iyonlara göre çok bulunduğu yerlerde insanlar daha mutlu oluyormuş. Negatif iyonlar da suyun sert bir şekilde taşa çarptığı yerlerde sözgelimi şelale kenarlarında daha bol bulunurmuş."

Yani yağmur altında yürümekten neden hoşlandığınızın bilimsel açıklaması bu olsa gerek. Mikrodalga fırınlar, bilgisayar, televizyon gibi elektrikli ve elektronik ev eşyalarının da pozitif iyon kaynağı olduğunu öğrendim. Pozitif iyon da mutsuzluk kaynağı. Hadi bakalım, hep birlikte fişten çekiyoruz eşyalarımızı diyemiyoruz belki ama en azından bu gerçekleri bilip, imkanımız olduğu sürece negatif iyon yüklenmeye çalışabiliriz.

Bu arada yaz geldi biz de gezmelerimize, tozmalarımıza hız verdik, bundan sonraki 3 yazımın da gezdiğim yerlerle ilgili olmasını planlıyorum, bakalım vakit ayırıp tamamlayabilecek miyim?

Read more...

Perşembe, Haziran 05, 2008

Müzakere Teknikleri

Geçenlerde şirket beni bir eğitime gönderdi. Kariyerim boyunca yanlış hatırlamıyorsam ilk defa teknik olmayan bir eğitim aldım. Gittiğim eğitimin adı "Negotiation Skills". Kabaca pazarlık etme ya da müzakere etme diye Türkçe’ ye çevirebilirim. Müzakere günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen, çoğunlukla farkına varılmadan kendiliğinden gerçekleştirilen bir aktivite. Halbuki müzakere, belirli bir sistematiği, ilkeleri ve araçları olan oldukça karmaşık bir süreç. Bu egitimin amacı da müzakere sürecinin anlaşılmasını sağlamak ve müzakerenin etkin bir şekilde nasıl yapılabileceğini incelemekti. Özetle, ikili ilişkiler de ya da iş hayatında ya da günlük hayatımızda yasadığımız tartışmalardan en uygun şekilde nasıl sonuç elde edebilirizi öğrendik. Biri size "Hayır" dediğinde bunu nasıl "Evet" e çevirebilirizi anlamaya çalıştık. "Müzakere edebilme yeteneği aslında tüm insanlarda doğuştan var olan bir özellikmiş ve zaman içerisinde bu gücümüzü kaybedermişiz, bu eğitimle bildiklerimizi hatırlamayı amaçlamışız" diye bir açıklama yaptı eğitmenlerimizden biri ve de bunu çok güzel bir örnekle açıkladı. En iyi müzakereciler 4 yaşına kadar olan çocuklarmış! Çocuklar her istediklerini alabilme yeteneklerine sahiplerdir. Annesinden bir şey istediğinde, eğer "Hayır" cevabi alıyorsa, çocuk bunu müzakereye başlama fırsatı olarak görür ve sonunda da istediğini elde eder. Tabi, şartlar çocuğu zamanla bu yeteneklerinden uzaklaştıracaktır. Şimdi aldığım eğitim neticesinde bu yeteneklerimi yeniden kazandığımı hissettim. Bu gune kadar eğitimler hep birilerinin birşeyler anlatması ve bizlerin dinlemesi, sorular sorması seklinde geçerken bu 4 günlük eğitimde sadece 3 saatlik anlatım olayı vardı, gerisinde sürekli müzakere yaptık, gercekten dikkat edilmesi gereken o kadar çok nokta var ki. Bu işin tekniklerini biliyorsanız, sonuca ulaşmak oldukça kolay.

Eğitim süresince evden uzaktaydım 4 gün boyunca Noordwijk' de Grand Hotel Huis ter Duin otelinde kaldım. Kaldigim otelin en güzel özelliklerinden birisi Hollanda milli takımının Avrupa Şampiyosasi kampını burada yapmasıydı :) Son gün asansöre bindiğimde karsımda Marco Van Basten i gördüğümde dilim tutuldu, tek kelime edemedim. Müzakere edecek bir konu bulamadım, 10 saniye suskun suskun baktım, dünya futboluna yıllarca etki eden bu futbolcu öyle karşımda duruyordu, eh saçları beyazlamış, yaslanmış, gayet normal görünüşlü birisi olmuş o zamanlar bir ilah dı bizim için. Euro 88 finalinde Dasayev' e attığı o muhteşem golü hala gözlerimin önünde. Hayat ne güzel dedim kendi kendime.

Aşağıda bir dişçi ile olan müzakere örneğini seveceğinizi düşünüyorum.







Müzakere de en önemli adımlardan biri "Karşınızdakine istediğini vermeniz ama kendi koşullarınızda". Bununla ilgili gerçek bir hikaye size. 1745 yılında Pennsylvania eyaleti Londra' daki Whitechapel Bell Foundry firmasına bir çan siparişi veriyor. 1752 yılında Çan yerine ulaştırılıyor. Ancak çan 6-7 ay sonra resimden de göreceğiniz üzere çatlıyor. Çanın Amerikan tarihinde yeri büyük. Hatta 8 Temmuz 1776 yılındaki özgürlük bildirgesi, çanın şahtlik ettiği en önemli olaydır. Bu nedenle "Liberty Bell" ya da "Independence Bell" olarak da bilinir. Neyse, aradan yüzyıllar geçiyor ve günümüze geliyoruz. Bir tarihçi Çan ile ilgili araştırma yaparken, teslimat sırasında gönderilen belgeleri inceliyor. Belgeler eski İngilizce ile yazılmış, bunları tercüme ettirdiğinde Çan' ın ömür boyu garanti kapsamında olduğunu keşfediyor. Hemen Çan ı yapan firmayı araştırıyor ve Whitechapel Bell Foundry' nin (Britanya' nın en uzun süreli faaliyette bulunan üretim işletmesi) hala faaliyette olduğunu öğreniyor. Firmaya bir mektup yazıyor ve Çan ın garanti kapsamında olduğunu, derhal tamir edilmesi gerektiğini belirtiyor. 2 Hafta sonra firma yetkilisinden aşağıdaki cevabı alıyor;

". . . onarmaktan onur duyarız eğer ki bize orijinal kutusu içerisinde ulaştırılırsa ..."


Read more...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Koninginnedag - Queen's Day

Hollanda' ya gelmek gibi bir planınız varsa, ne yapın edin, 30 Nisan gününü denk getirmeye çalışın. Burada yılın çılgınca yaşanılan ve ortalığın tam anlamıyla dağıtıldığı tek gündür. Bu bir sokak festivali değildir, resmen tüm şehrin katıldığı bir karnavaldır. Bir gün öncesinden bana ne denli önemli bir gün olduğu anlatılmış olmasına rağmen, ben bu kadar çılgınca kutlanacağını düşünmemiştim. Ne bileyim belli caddelerde, kalabalıklar olacağını tahmin ediyordum ama tüm Amsterdam' ın, sokakların hatta kanalların bile insan seline dönüşeceğini düşünmemiştim. Herkes, istisnasız herkes şarkılar söyleyip, eğleniyordu. Biz de bu cümbüşe katıldık ama insanları seyrederken bile yorulduk. İçkinin su olup aktığı, her tarafın portakal rengi olduğu bugünü mutlaka görmelisiniz. Tabi günün sonunda Amsterdam bir çöp şehri haline geliyor. Ancak sabah kalktığınızda etrafın tertemiz yapıldığını gördüğünüzde de "ulen ne belediyeler var" diye de içinizden geçiriyorsunuz elbette.

Bugün bir de ne düşündüm biliyor musunuz? Yaklaşık 1 milyon kişi hiç kural tanımaksızın bugünü kutluyorlar, çılgınlar gibi eğleniyorlar, içki içiyorlar, dans ediyorlar, dağıtıyorlar, mutlu oluyorlar ve tüm bu çılgınlıklara izin veriliyor ve neredeyse hiç olay çıkmadan insanlar gülerek evlerine dönüyorlar. Ardından da tüm şehir temizleniyor. Ancak, tam bir gün sonra, Taksim meydanında insanlar 1 Mayıs' ı kutlamak istediklerinde savaş çıkıyor. Gel de çık işin içinden.

Neyse, biraz da Queen's Day den bahsedeyim. İlk olarak 31 Ağustos 1885'de Prenses Wilhelmina'nın doğum günü kutlamasıyla başlamış bu gelenek. Daha sonra Kraliçe Wilhelmina oluyor tabii... Kraliçe Juliana'nın 1949'da tahta çıkmasıyla onun doğum günü olan 30 Nisan'a kayıyor Queen's Day. Şimdiki Kraliçe Beatrix 31 Ocak doğumlu olduğu halde o da resmi olarak doğum gününü 30 Nisan'da kutluyor. Bilmem, belki o kadar insanı soğuk kış gününde sokağa dökmek istemediği içindir. Bu gün ayrıca tüm ülkede insanların sokaklarda bir şeyler satmasına izin verilen freemarket günü. İnsanlar satışları için vergi ödemek zorunda değil. Ve Vondelpark da sadece çocuklara tahsis ediliyormuş, onlar da kendi eski oyuncaklarını ve giysilerini satsınlar, kendi gösterilerini yapsınlar diye. Gerçi biz epeyce çocuk görmemize rağmen arada büyükler de gözümüze çarpmıştı.

En büyük kutlamalar Queen's Day'de Amsterdam'da oluyormuş, Queen's Night'da (29 Nisan gecesi) ise Den Haag şehrine gidilmesi tavsiye ediliyor. Büyük bir açık hava partisine dönen bu özel gün için pek çok turist geliyormuş Hollanda'ya ve bu sene toplamda yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyormuş. Koninginnedag için 6 ay öncesinden uçak ve otel rezervasyonlarının yapılmasını öneriyorlar.

Read more...

Ördekler Ülkesi

Benim yaşımdakiler bilirler, biz küçükken Pazar sabahları "Nils ve Uçan Kaz" isimli çizgi film vardı. Çok severdim, zira tek kanallı bir dönemdi. Alternatifi yoktu. Pazar sabahları kahvaltı yaparken izlemeye bayılırdım, ardından da Pazar filmi başlardı ve akabinde de televizyonun başından kalkmama sebep olan Pazar Konseri. Bir anlamda güzeldi aslında tek kanallı dönem, herkes aynı şeyleri izlediği için yıllar geçtikten sonra yaşıtların ile konuşacağın bir sürü ortak konu bulabiliyorsun.

İyi de hayatımda hiç kaz görmemiştim. Bizim mahallede ancak güvercin ve serçe görürdük, bir de sahilde martıları. Onun dışında hani yeşillik bir alana gitmediğin sürece başka çeşit bir kuş görmen zordu. Ankara' nın Kuğulu parkı var ördek ve kuğu görebileceğin. Şimdi Amsterdam' a bakıyorum da, hayatımda görmediğim kadar çok ördek, kuğu, yabani papağan, sakarmeke görebiliyorum hem de mahalle aralarında, ağaçlar da ve kanallarda. Söylendiğine göre Amsterdam belediyesi tüm ördeklerin sayımlarını yapıyormuş ve üzerlerine çip yerleştiriyorlarmış. Böylece takip edebiliyorlarmış. Türkiye' deki sokak kedisi gibi burada sürekli ördek gözlemliyoruz. Nisan, Mayıs aylarındaki yavru kedi sevmeleri burada yerini yavru ördek takiplerine bıraktı. Fotoğraftaki yavrular bizim mahalleden. Aslında bu biraz büyümüş halleri, yanına yaklaştığınızda annesi gitgide artan bir tonda "Vak"lamaya başlıyor. Koruma içgüdüsü işte. Çok sevimliler gerçekten.

Read more...

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Uçuşsal Farkındalık

Aşağıda okuyacaklarınızı ciddiye almayınız.

. . . yiyeli yaklaşık 2 saat olmuştu. Bir göz açıp kapama süresinde boyut değiştirdiğimi hissettim. Aman tanrım bu renkler nereden geliyor böyle, ne kadar canlılar daha önce neden renklerin bu kadar güzel olduğunu farkedememişim, hayret. Bir klüpteyiz, çılgın bir müzik çalıyor, ama sanki müziği ben çalıyorum, resmen beynimde hissediyorum. O ana kadar saçma sapan salındığımı düşünmeme rağmen, şimdi dans ettiğimin farkındayım, hem de ne dans herkes beni izliyor sanki. İnsanları o kadar net görebiliyorum ki kendimi Matrix filmindeki Neo nun "The One" olduğunu farkettiği andaki uç noktada hissediyorum. Evet evet benim o, seçilmiş kişi. Ben seçilmiş kişiyim, başka türlü nasıl bu kadar net görebilirim bu kadar ayrıntıyı. Ortamda tek bir toz zerreciği bile yok, herşey çok net, ve herkes ağır çekimde hareket ediyor, ben hariç. O da ne, evet evet uçuyorum ben, herkesin, herşeyin üzerindeyim, renkler de bana eşlik ediyorlar. Herkes beni izliyor, yok yok bir dakika ne izlemesi bana tapıyorlar, benim yerimde olmak istiyorlar, imreniyorlar. Evet sanırım boyut değiştirdim, ne kadardır bu taraftayım, daha başka kimler benimle beraber bu aşamaya geldiler tam emin değilim ama birşeyler ters gitmeye başladı sanki, zaman ve mekan kavramları ortadan kalktı, yoksa geri gelemeyecek miyim? Hep bu tarafta mı olacağım? Nasıl tekrar normal olabilirim? Ya başaramazsam? Sanıyorum panikliyorum, kalbim hızla atmaya başladı, bir çıkış bulmalıyım, ne düşünsem, ne yapsam da buradan çıkabilsem. Buraya bir girdiğime göre çıkış yolunu da bulabilmem gerekiyor mantıken, ama mantık şu an için işlemez durumda. Evet sanırım ne düşünmem gerektiğini buldum, evet çıkacağım buradan, sanırım olacak bu iş, ama o da ne döngüye girdim, yine aynı yerdeyim, düşüncelerime yoğunlaşmalıyım, ama neden odaklanamaıyorum ve binlerce anı üşüşüyor beynime, bir bilgi bombardımanı yaşıyorum ve aklıma gelen her yeni düşünce beni başka bir döngüye sokuyor. Offf offf sanırım hiç çıkamayacağım bu döngüden, ama çıkmak istiyorum, nasıl yapacağım bunu? Düşün düşün. Şu an neredeyim ben? Evet bir disco dayım. Yok yok discodan çıkalı saatler oldu, evde olmam gerek. Peki niye evde hissetmiyorum kendimi? Hem evde olsam Barış burada olurdu, yok işte yok. Yoo evet Barış burada işte, karşımda duruyor. Ama ben bu haldeyken niye benimle ilgilenmiyor, niye yardım etmiyor bana, niye gülüyor? Hayır o değil o zaman, ben onun Barış olduğuna inanmıyorum, peki kim o? Ne yapıyor burada, evimde? Evim mi? Evde miyim ki? Gerçek değil gördüklerim, sanrı olmalı bunlar. O zaman hala dışarıdayım, uyuyor muyum yoksa? Hadi ama odaklan, yapabilirsin. Neredeyim ben? Evde miyim? Sokakta mıyım? Discoda mıyım? Bir nerede olduğumu bulabilsem çıkacam bu döngüden. Ya da gerçekten çıkabilecek miyim? Offf panik atak dedikleri şey bu mu yoksa. Halbuki ilk dakikalar ne güzeldi, tarif edilemezdi. Şimdi şu halime bak ne nerede olduğumu biliyorum ne ne yaptığımı. Ya rezalet çıkarttıysam, ya tutuklandıysam, ya şu an nezarethanedeysem, ya soyulduysam, ya delirdiysem, daha da kötüsü ya öldüysem? Evet evet öldüm ben sanırım, arada biryerlerde takıldım kaldım, yolumu arıyorum. Off ya ne ölmesi, kesin sızdım bir yerde, dur bakalım sabah olsun anlarız nerede olduğumu. Umarım bulurlar beni. Bu kaldırım taşı da amma soğukmuş, üşüdüm. Hıı??!!, biri mi sesleniyor bana?

- Nasıl oldun Tekin?
- Barış??? Şu an evde miyim?
- Hep evdeydin, yanı başımda . . .
- Ohhh


Read more...

Pazar, Nisan 27, 2008

Umut Ettikçe Özgürsünüz

Bilen bilir, koyu bir Fenerbahçe taraftarıyımdır. İtiraf ediyorum fanatik derecesinde olabilirim. Son dönemlerde, özellikle Fenerbahçe' nin başarıları arttıkça daha da bir takip eder oldum. Tabi bu durumdan en çok Barış şikayetçi. "Eskiden böyle değildin" diyor, ama gerçek şu ki eskiden Fenerbahçe böyle değildi. Neyse bugün Fenerbahçe' nin belki de şampiyonluğunu ilan edeceği Galatasaray maçı vardı. Kazananın %99 şampiyon olacağı bir maç. Ve ben bugün kendimce çok güzel bir "değişim" gösterdim. Maçı izlemedim. Hatta maç aklıma bile gelmedi diyebilirim. Onun yerine Pazar akşamı filmi olarak uzun zamandır seyretmeyi planladığım ve bugüne kadar seyretmediğim için kendime çok kızdığım "The Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli" filmini izledim Barış ile. Tüm yılların en iyi filmleri listesinde 2 numara olan, Stephen King uyarlaması bu yapıtı, 14 yıldır nasıl oldu da atlamışım kendime inanamıyorum. Eğer benim gibi bu filmi izlememiş kendini bilmez kaldıysa bir zahmet diyorum. Oyunculuk mu, senaryo mu, müzik mi, diyaloglar mı, nedir bu filmi güzel yapan karar veremedim. Herşeyiyle mükemmel bir film. Ayrıca bu 1994 yılında bir gizem olduğunu düşünüyorum artık, neden mi?

  • The Shawshank Redemption (1994)
  • Pulp Fiction (1994)
  • Leon (1994)
  • Natural Born Killers (1994)
  • Forrest Gump (1994)
  • Mavi, Beyaz, Kirmizi (1994)
  • Dumb and Dumber (1994)
  • Speed (1994)
  • The Lion King (1994)
  • The Crow (1994)

Maçın sonucu ne mi oldu? Bugün yenildik ama hiç üzülmedim, üzülmeyi yarın gazetelere bakarken yaşamaya bıraktım. Şu an filmin bende bıraktığı neşeyi, coşkuyu yaşıyorum. Hem umudun en güzel işlendiği filmi izledikten sonra, daha hiç bir şey bitmiş sayılmaz, değil mi?

Red : Let me tell you something my friend. Hope is a dangerous thing. Hope can drive a man insane. . . .
Andy:
Remember Red, hope is a good thing, maybe the best of things, and no good thing ever dies.


"Korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsünüz . . ."

Read more...

Broken Hearted, Hoover Fixer, Sucker Guy!

Bugün film müzikleriyle ilgili yazacağım. Ama sadece 2 filmden bahsedeceğim. Geçen hafta seyrettiğim ve içimi ısıtan iki film. İkisi de 2008 de Oscar aldı. İki filmin de bugün itibariyle imdb notu 8.1. Once ve Juno. Bu filmleri seyredin ve müziklerini mutlaka dinleyin. Aşağıda verdiğim youtube linklerinde sizin için seçtiğim 3 şarkıyı dinleyebilirsiniz ki şarkılardan biri bu senenin en iyi özgün film müziği Oscar' ını aldı. Kesinlikle muhteşemler.




Once, başlı başına bir eser. 100 dakika boyunca gülümseyerek, eşsiz müzikler eşliğinde, iki yabancının duygusal dokunuşlarını hissediyorsunuz. Filmdeki aşk tüm samimiyeti, doğallığı ve masumiyeti ile bizlere aktarılıyor.

Juno, başka bir iç ısıtıcı film. Once kadar vurucu film müzikleri olmasa da kulaklarınızın pasını alacağını eminim. Hele filmin sonundaki şu şarkı beni zevkten dört köşe etti. Benim "basit bir yaşam" tezime gönderme yapan "basit bir filmdir" kendisi.




Son olarak yine Once' dan bir parça.


Read more...

Pazar, Nisan 13, 2008

Yine, yeniden : Basitleştir

Barış bu aralar benim en sevdiğim kitaplardan biri (belki de en sevdiğim) olan Henry David Thoreau' nun, "Doğal Yaşam ve Başkaldırı" kitabını 3. kez (düzeltme : Söylediğine göre sayısız kez) okuyor. Blogumu takip edenler bu kitapla ilgili bir yazımı sanıyorum okumuşlardır. Benim açımdan burada yazılan en güzel yazıyı eğer henüz okumadıysanız mutlaka bir göz atın burada. ". . . En büyük yeteneğim azla yetinmek olmuştur" diyen Thoreau' yu henüz keşfedememiş olanlar, Gandhi' ye, Martin Luther King' e, Tolstoy' a etkileri olan Amerikan edebiyatın bu en büyük anarşist yazarını daha fazla bekletmeyin, mutlaka okuyun.

Barış, benim gibi sadece okuyup, nasihat vermekle kalmayıp, bazı düşüncelerini hayata geçirme çabası içine de giriyor. Bu sebeple hayatı basitleştirmek ile ilgili arayış içerisinde. O nedenle bu ay evimizin konusu "Basit/sade bir yaşam". Thoreau' nın "Sivil İtaatsizlik" konusu hala yazı konum olmayı beklerken, ben ikinci kez basitlik konusunu (kesinlikle son değil) sizlerle paylaşmak istedim. Blogumun mottosu boşuna "sahip olduklarınız zamanla size sahip olur - the things you own, they end up owning you" değil. Tüketimin esiri olmayalım ve haydi basitleştirelim.

Basit bir yaşam arayışı içerisinde okuduğum bir kaç makaleden alıntıları buraya koymayı uygun gördüm, eminim kendinizden çok şey bulacaksınız. Umarım bu yazımla, haddim olmasa da, kendinizi sorgulamaya sebep olurum. Zira insan beyni tembelleşmeye görsün, bedeni hemen esir alır, ve bizleri alışkanlıklarımızın esiri yapar. İzin vermeyin, düşünün, sorgulayın, değişin.

İlk alıntı Can Dündar' dan. Hepimizin esir olduğu konu ile ilgili, Televizyon;

Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?

Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz? Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz? Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?

İki türlü hayat var:

1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,

. . .

Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?

"Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz " diyorsanız, durup bir düşünün lütfen; dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?

. . .

Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir! Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.

. . .

Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz. Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan anlatacaklarınız olsun.

Ayrıca unutmayın ki; Hayatı biriktiremezsiniz; Ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.

Akşamları ne yapıyorsunuz?..

YAŞIYOR MUSUNUZ, YOKSA SEYREDİYOR MUSUNUZ?


Kişisel gelişim dergisinden bir alıntı harcanan para ile ilgili. Aslında bu konuda konuşacak, yazacak çok şeyim var. Özellikle genç yaşta ev almak için kendini paralayan insanlarla ilgili. Sanıyorum bir sonraki yazım bu konuyla ilgili olur.

Önce, başımı sokacak bir evim olsun temennisi. Ardından biraz daha geniş bir daire arayışı. Ardından araba, ardından villa ve ardı arkası kesilmeyen istekler, hedefler.

Sonuçta, toplumun her kesiminden koro halinde yükselen ortak sesler:

Param yok! Zamanım yok! Borcum çok!

Ve daha pek çok şikayetle her gün defalarca karşılaşırız. Belki bu şikayetler bizim de dilimizden dökülür, az veya çok. Para kazanmak için harcanan zamanın, enerjinin ve gayretin pek azını bizi gerçekten mutlu edecek şeylere ayırırız. Bu yüzden her geçen gün mutsuzluğumuz daha da artar.

Hayatımıza şöyle bir göz gezdirelim. Nerelerde hata ediyoruz? Evli olanlar, ailesine yeteri kadar zaman ayıramıyor. Özellikle çalışan eşler, hem kendilerine, hem de çocuklarına karşı görevlerini ve sorumluluklarını yerine getiremiyor. Dostlarımıza, yakınlarımıza ayıracak zamanımız yok. Hatta kendimize ayıracak zamandan mahrumuz. Bulabildiğimiz boş zamanları verimli kullanmak yerine örneğin televizyon seyrederek, lüzumsuz telefon görüşmeleri yaparak veya magazin haberlerini okuyarak geçiriyoruz.

Giyim-kuşam, ev eşyaları, besin maddeleri gibi ihtiyaçlar için lüzumundan fazla harcamalar yapıyoruz. Basit dahi olsa bir şeyi alırken, buna gerçekten ihtiyacımızın olup olmadığını düşünmüyoruz. Bu ve benzeri insanları mutsuz eden şartları ortadan kaldırmaya yönelik bütün dünya çapında yaygınlaşan bir görüş var: SADE HAYAT.

Basit yaşayacaksın basit. Yalçın Ergir' den bir şiir ile alıntılarımı noktalayayım.

BASİT YAŞAMAK

Basit yaşayacaksın.
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...
Thoreau ile bitireyim;

Yaşamımız ayrıntılar yüzünden ziyan oluyor. Basitleştirin, basitleştirin.
Our life is frittered away by detail. Simplify, simplify.

Read more...

Pazar, Mart 23, 2008

23 Mart 2008 . . .

Bugün, Barış ile 10 yılı devirdiğimiz gün. Bachous' ta eleleverip beraber yürümeye başladığımız günden beri tam 10 yıl geçti. Sevgiyle, aşkla, dostlukla, anlayışla dolu geçen 10 yıl. Ne yaptıysak, kendimiz için yaptık. Kimseyi dinlemedik. İçimizden geldiği gibi yaşadık, herkesi de olduğu gibi kabul ettik. İlişkimizde sadece "ben" ve "o" var. Başka da kimseye yer yok. Budur bizim sırrımız. Kavgamız da, sevgimiz de kendimize.

Nice 10 yıllara Gelinciğim . . .
Seni Seviyorum . . .

Read more...

Perşembe, Mart 13, 2008

Neyi beklersin?

10 yıldır Barış' ı tanıyorum. O hiçbirşeyin olmasını beklemez, oldurur. Kafasına gelen herşeyi o an yapmak ister. İlk başlarda çok yadırgardım ama şimdi o kadar alıştım ki. Bana gösterdiği doğrulardan biridir zaten BEKLEMEMEK. Barış benim Nirvana' mdır, Buda' mdır.

Hayal kurarsın, hayalin gerçekleşmesini beklersin. Neden? Seversin, sevilmeyi beklersin, Neden? Para kazanırsın, harcayacak doğru zamanı beklersin, nedir doğru zaman? Birilerinin seni yönlendirmesini beklersin. Nesin sen, çocuk mu? Yaşamın ne kadar kısa olduğunu anlamayı beklersin, anlayacaksın tam tükenmek üzereyken. Hep aklının köşesinde "Yarın" kelimesi vardır, "Bugün" e n'oldu? Hep birşeyleri beklersin, nerede senin "farkındalığın". Uyan ve yaşadığının farkına var, aydınlan. Hepimiz kandırılıyoruz. Üniversiteye giderken, mezun olunca ne yapacağımızı düşünüyoruz, bırak sürecin tadını çıkar, ne diye beklersin geleceği kaygıyla. Çimenlerin üzerinde yürürken anın tadını çıkarmak yerine, dalmak anlamsız düşüncelere, neden? Yaşadığın ana uzak olmak neden?

"Hayat, insanlar başka planlar yaparken başlarından geçenlerdir - John Lennon"

Resimde Barış neyi bekliyor? Muhtemelen tren bekliyor. Başka da birşey beklemez o, anı yaşar, ve mutlu olur. Benim için herkesten, herşeyden farklıdır o, benim en sevdiğimdir, hep seveceğimdir.

Read more...

Perşembe, Şubat 28, 2008

Amstelveen Yeşili

Evimiz Amsterdam' da, benim işim ise Amstelveen' de. Yani yaşadığım şehir ile çalıştığım şehir farklılar. Türkiye' de olsam ne kadar zor olduğunu düşünebilirdiniz. Ama ev ile iş arası yaklaşık 20 dakika sürüyor, bisiklet kullanırsam 30-35 dakika. Unutmayın Hollanda topu topu Konya kadar bir ülke. Roketsan da çalıştığım zamanlar aklıma geldi şimdi, evden işe 45 dakika da gidiyorduk. Ya İstanbul' da çalışanlar ne yapsın, bir çoğunun işe gitmesi 2 saati buluyordur eminim. Bakın bir örnek daha size, yanlış hatırlamıyorsam Candaş Bozkurt, avrupa da işe ilk başladığı zamanlarda, Belçika' da oturuyordu ve Fransa' da çalışıyordu. İşe yarım saatte gidebiliyordu. Mesafe ve zaman kavramı ne kadar göreceli. Yazdıkça aklıma başka örnekler geliyor. Ankara' ya ilk geldiğimde yaşadığım şoku anlatayım size. Bildiğiniz gibi ben İstanbulluyum. Üniversite' yi bitirdim ve ODTÜ' ye yüksek lisans için geldim. Teyzemlere ODTÜ ye nasıl gideceğimi sorduğumda, aldığım cevap şöyle birşeydi; "ODTÜ şehrin dışında, önce Kızılay'a gideceksin oradan da ODTÜ minubüslerine bineceksin." Dedim kendi kendime şehrin dışıysa 1-2 saat sürer herhalde, ben uyurum minübüste. Ne uyuması, 15 dakikaya ODTÜ' ye vardığımızda Ankaralıların mesafe kavramlarının İstanbullulardan farklı olduğunu anlamıştım.

Neyse konumuza dönelim. Azıcık Amstelveen' den, çalıştığım şehirden bahsedeyim. Amstelveen Hollanda' nın en pahalı şehirlerinden birisi. Bahçe içinde 3 katlı evlerden oluşan, şirin sokakları olan hoş bir yer. Önemli firmaların genel merkezleri burada, mesela HP, KLM ya da Canon. Burada çok sayıda Expat yaşamakta. Amsterdam' a yakın olması, güzel evleri, huzurlu çevresi, yemyeşil doğası ile gerçekten yaşanılacak bir yer olarak görüyorum burayı. Holanda' ya geldiğimiz ilk 1,5 ay Amstelveen de yaşadık. Çevreyi gezecek vaktimiz olmuştu. Şehrin içerisinde resmen doğa ile beraber olduğunuzu hissediyorsunuz. Sabahları sizi kuş sesleri uyandırıyor, işe giderken her an bir tavşana, kaplumbağaya rastlamak mümkün. Kısacası huzur dolu bir şehir. Turistik fazla bir aktivitesi yok, gezilecek değil de yaşanılacak ve çalışılacak bir yer olarak tanımlamam gerekiyor burayı. Resimlerdeki yeşil kesinlikle buraya özgü bir de olağanüstü bir kokusu var ama onu buraya aktaramıyorum. Gelin, hissedin. (En üstte Barış' ın olduğu resimdeki mantarları farkettiniz mi!)

Read more...

Cumartesi, Şubat 23, 2008

Donanımlı buluşma

Bir evvelki yazımda, Beatrixpark' taki kuğuyla olan buluşmamızdan yanımda yiyecek getirmediğim için boynu bükük ayrıldığımı belirtmiştim. Bu haftasonu bisikletlerimize atlayıp Amsterdam' da turlamaya çıktığımızda ben yine yanıma yiyecek almayı unutmuştum. Ama Barış sağolsun, benden bir adım önce düşünmekte üstüne yoktur. Kuğulara, ördeklere, güvercinlere kısacası kuşlara vermek üzere yanında bisküvi getirmiş. Yani bu defa donanımlıydık. Bu güzel yaratıkları elimle besledim, ördeklerden biri parmağımı kapıyordu neredeyse :) Hava buz gibiydi. Kanal kenarında 5 dakika yemek molası ve sonrasında bisiklet turu soğuğa rağmen iyi geldi.

Hollandalıların en temel ulaşım aracı bisiklet. Kar, yağmur, soğuk dinlemiyorlar. Her ortamda bisikletleriyle bir yerlere gidebiliyorlar. Üstelik ufacık çocuklarını da bisikletlerinin önünde ve/veya arkasında bulunan selelere oturtup güle oynaya dolanıyorlar. Gerçekten inanılmaz. Kötü beslenip, amerikalılar gibi şişman olmamalarının en temel sebebi bisiklet olsa gerek. Biz de yavaş yavaş bu düzene ayak uyduruyoruz işte. Yavaş yavaş diyorum, çünkü geldiğimizden beri bisikletlerimizi pek kullanmıyorduk. Malum havalar soğuk, biz de nazik insanlarız :) Ama değişiyoruz.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

Kuğulu Park

Ankara' da yaşarken evden çıkıp dolaştığımız zamanlarda genelde Kuğulu Park' ta alırdık ilk soluğumuzu. Orada biraz takılıp, kuğuları seyredip Rumeli İşkembecisi' ne uğrayıp şırdanımızı içerdik afiyetle. Belki Kıvanç, Onur ve Pınar ile buluşup sohbet eder, memleketi ya da Fenerbahçe' yi kurtarıp sinemaya giderdik. Gelecek için yapamayacağımız planlar yapardık. Yapamayacağımız dememe bakmayın, aslında yapılası planlar olurdu ama hepsi havada kalırdı. Ne bileyim beraber Amasra'ya ya da Aladağlara gitmek gibi, evet hepimiz bunları yapmışızdır ama beraber plan kurup ayrı ayrı gerçekleştirerek :)

Bunları niye anlatıyorum? Geçenlerde Barış ile evimize çok yakın bir parkı (Beatrixpark) gezmeye gittiğimizde Kuğulu Parkı hatırladığım için. Gittim kuğunun yanına bana birşeyler anlatacak gibiydi. Eğildim yavaştan yanına. Kuğuca birşeyler söyledi, ben de ona Türkiye' deki akrabalarından bahsettim :) Yanımda ona verecek birşeyler getirmediğime üzüldüm. Bir dahaki sefere donanımlı gelmeye söz vererek yanından uzaklaştık. Ahh bir çorba ne güzel olurdu şimdi. Ama Rumeli İşkembecisi çookkk uzaklarda artık.

Read more...

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Gecikmiş bir yılbaşı yazısı

Son üç yıldır yılbaşını Almanya' da abimlerin yanında geçirmeyi planlıyorduk, kısmet bu seneyeymiş. Avrupa'da yaşayınca demek işler daha kolay oluyor, uçağı ayarlayalım, vize alalım, plan yapalım derdi yok. Atladık trene, 4 saat sonra abimlerdeyiz. Sağolsun Çetin abim bizi karşıladı, neredeyse 2 hafta boyunca da misafir etti. Şimdi sıra onlarda bakalım ne zaman buraya gelecekler?

Bilmeyenler için kısa bir özet geçmek gerekirse, 2 abim var biri Çetin diğeri Coşkun ikisi de yıllardır Almanya'da hatta aynı mahallede yaşıyorlar evliler ve sayelerinde şu ana kadar 3 tane birbirinden şeker 3 yeğenim var. Onların da isimlerini zikredelim burada; Ezgi, ilk gözağrımız şimdi güzel bir genç kız oldu, inşallah amcası gibi üniversite de okuyacak. Sonra Deniz yakışıklı yeğen, ama kabul Menteş ailesinin en yaramazı kendisi, sanıyorum en zekisi de o olacak bu yaramazlıkla ve aileye en son katılan yeğen Marsell, valla nazar deymesin ama ben bu kadar tatlı, akıllı bir çocuk görmedim evlere şenlik. Bu yazıyı şu an Hollanda' dan yazıyorum ve Marsell'i çok özlediğimi de eklemeliyim. Keşke kaçırıp gelseydik. Yeğenler abiler falan derken gelin ablalarımızı da unutmayalım. Yeter ve Ania ya da bir sürü zahmet verdik. Ama en nihayetinde hepimiz beraberdik, güzel bir yılbaşı geçirdik eski günlerden konuştuk, film seyrettik, havai fişek patlattık, poker oynadık, eğlendik güldük. Barış da benim abi tarafımla ilk defa tanışmış oldu böylelikle. Herşey çok güzeldi yani.

Abimlein evleri birbirlerine çok yakın, 5 dakika yürüme mesafesinde. Böylece hep beraberdik 2 hafta boyunca. Kaldığımız yer Hirschhorn (Geyikboynuzu) isimli bir yer, ormanın içinde yerleşik bir yer inanılmaz güzel bir doğaya sahip, orman, nehir, geyikler ve biz. İnanılmaz beğendim. Hele bir de kar yağınca inanılmaz güzel oldu. Bembeyaz ağaçlar, tertemiz hava insan daha ne ister. Aslında bu abimlerin yanına 2. gidişim, daha önce de Hollanda' ya iş görüşmesine geldiğimde yine trene atlayıp haftasonu ziyaretine gelmiştim buraya. O zaman bahar mevsimindeydi ve orman yine büyüleyiciydi.

Yılbaşı günü bir havaifişek fırlatma yarışı vardı ki orada olmanız gerek, sanki savaş çıkmıştı. Önce korktum açıkçası yani gözgözü görmüyordu ve her tarafta bomba sesleri. Sonra ufacık çocukların bile gidip füze attıklarını görünce cesaretlendim ben de katıldım cumbüşe. Daha önce hiç havai fişek atmamışım, bu eğlenceden mahrum kalmışım. Neyse geçte olsa acısını çıkarttım.

Almanya da ne yaptık, çoğunlukla aile hasreti giderdik diyebilirim. Onun dışında Heildelberg ve Mannheim'ı gezdik. Heildelberg çok güzel bir yer, tarihi bir dokusu var, üniversite şehri diye de geçiyor. Çok sayıda genç insan yaşıyor. Mannheim ise aslında Türklerin çoğunlukta olduğu bir yer, zaten Mannheim a girer girmez kendinizi Türkiye' de hissediyorsunuz. Burada bir akşam Türk lokantasına gidip Türk yemekleri ile olan hasretimizi dindirdik, işkembe çorbası içtik. Bir gün de hep beraber Çin lokantasına gittik. Yılbaşı gecesi babamları aradık, çok mutlu oldu hepimiz Almanya' da buluşmuştuk eminim bizimkiler gururlanmıştır. Aslında çok söze gerek yok resimler anlatsın yılbaşını sizlere.

Klasik yılbaşı dilekleriyle bitireyim yazımı.

2008 yılı benim için 2007 kadar güzel geçsin. 2008 hepimize sağlık getirsin. Ülkeme güzel günler göstersin (bunu söylediğim anda Türkiye' de geçen tartışmalara bakınca kahroluyorum, yeteri kadar derdimiz yokmuş gibi ne diye . . . neyse . . .), düşünen, yorumlayan, sorgulayan insanlarımızın çoğunlukta olduğu bir gelecek olur umarım.

Read more...

Pazar, Ocak 20, 2008

Hayata uyanmak

Bir film seyrettim, 1000 sayfalık felsefe kitabını damardan almış gibi oldum. "Fight Club" filminden beri bu denli hayatı sorguladığım bir film olmamıştı sanırım. "Waking Life" aslında tam da bir film sayılmaz bir animasyon ama önce gerçek oyuncularla çekilmiş sonra özel bir teknik kullanılarak animasyona dönüştürülmüş. Filmi izlerken bir kitap okuyormuşsunuz gibi geliyor. Size hayat hakkında çeşitli teorileri sunuyor ama nasıl diyeyim yani seyredince "tamam demek buymuş" diyeceğiniz türden değil. Sizi tamamiyle düşündürüyor, 10 dan fazla felsefi düşünce üzerine yoğunlaşıyorsunuz ama zevk alıyorsunuz merak etmeyin. Sunulan bilgileri alıp özümsemeniz beklenmiyor, hayat görüşünüze göre yorumlayıp bazı sonuçlar çıkartmanızı mümkün kılıyor. Nietzsche' ten de esintiler bulabileceğiniz bu filmi, aşağıdaki konuşmalar ilginizi çektiyse, kaçırmamanızı öneririm. Kesinlikle hayatını boş şeylerle geçirmek istemeyen herkesin bu felsefi oğreti niteligindeki filmi defalarca, icinde geçen her kelimeyi üzerinde düşünerek tekrar tekrar izlemesi gerek. Ama düşünmeye yönelik herhangi bir güdünüz olmayan bir insan tipiyseniz fotosentez yapmaya devam edin. (Aşağıdaki çeviriler çeşitli sitelerden derlenmiştir, filmin orijinal metnine ulaşmak için tıklayın)

“Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompaliyor, garsonluk yapiyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarmız…!”

"bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti: yapacağın en kötü hata, hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken, yaşadığını düşünmektir. Kurnazlık, senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinle, düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir. Eğer bunu yapabilirsen herşeyi yapabilirsin. Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar."



"Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. Kendi kendine şöyle der: "deliriyorum galiba". Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar. Bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar. insanlar kaos ister. Doğrusu buna geresinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz. Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yoketmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır. Kibritin var mı? (Bu sahnede o sırada üzerine benzin dökmektedir, sessizliğini kendini yakarak gösterme eğilimiyle) ve onlar bize başka bir seçenek vermezler. Arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin? Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası. Bırak duyulsun sessizliğim."

"Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın. Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir. “Yere yat asker. Yere yat, asker.” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz. Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan. Özgürlük istiyorum! İstediğim bu! Senin de istemen gereken bu! Herbirimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, altetmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız. Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan… insanlığın çağı olacak. Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi. İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketinin yönetim kadrosu için. Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı? Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi. Biz başarısızlar ordusu değiliz! Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: başeğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam. Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde!"

Read more...

Cuma, Aralık 21, 2007

Evimdeyim

8 Eylül' de Hollanda' ya geldik ve otelimize yerleştik ama 2 ay içerisinde ev bulmamız gerekiyordu. Amsterdam'da ev bulmanın hem de uygun fiyata bir yer bulmanın ne kadar zor olduğunu buradakiler anlatmıştı. Üstelik geniş bir ev bulmak çok daha zordu. Hollanda küçük bir ülke, yaklaşık Konya kadar. O nedenle toprak çok değerli. Ayrıca küçük bir ülke olmasından dolayı Hollanda içerisinde bir misafiriniz olduğunda, mesafelerin kısalığı ve ulaşım kolaylığı nedeniyle yatıya kalan misafir pek olmuyor. Evler de o nedenle minyatür inşa edilmiş durumda.

Amsterdam gerçekten pahalı bir yer. Gülün dikeni yani. Otelde kaldığımız dönemde Barış ile taşınacağımız yeri düşündük. Den Haag (Lahey) yeni bir şehir ve Amsterdam' a göre çok daha ucuz bir yer. İşe de yaklaşık 1 saatlik bir mesafede. Ama açıkçası Amsterdam da yaşamak daha cazip geliyordu. Yani akşam dışarı çıktığında yaşayan bir şehirde olduğunu hissetmek apayrı birşey. İyi de evi bulmak kolay olacak mıydı? Burada gazete ilanıyla ev bulunmuyor. Mutlaka bir ajans (emlakçı) ile çalışman gerekiyor. Ajansın görevi sadece ev bulmak değil elbette, ev bulduktan sonra da evsahibi-kiracı arasındaki ilişkiyi ajans yönlendiriyor. Belli dönemlerde eve teftişe bile gelebiliyorlar, İngiltere' de kaldığım dönemde evimize sanırım 2 kere teftişe gelmişlerdi, teftiş sonu oluşturulan rapor evsahibine ve bize gönderiliyor garip bir sistem ama bence her iki taraf için de iyi. Evi tuttuğunda herşey rapor ediliyor ayrılırken de aynen bıraktığın gibi ayrılıyorsun. Bir hasar vermişsen yaptırmak zorundasın. Neyse özetle ev aramak için ajansın bize gönderdiği anketi (nasıl ve ne bütçede bir ev istediğimize dair) doldurduktan sonra ilk ev avımıza (House Hunt) Dutchhousing firmasından Collette ile çıktık. Collette bize 5 adet ev gösterecekti o gün elbette ki belirlediğimiz bütçenin üzerindeki evlerdi. Dediğim gibi Amsterdam da evler inanılmaz pahalı. O gün hayalimizdeki evi bulabileceğimizi hiç düşünmemiştim, hatta hayal kırıklığı ile otelimize döneceğime emindim. Ancak, Krammerstraat'taki evi görünce "ilk görüş, ilk aşk" vakası yaşandı. Üstelik hem Barış hem ben aynı anda aynı fikirdeydik, "bu evi tutmalıyız". Neyse sonuçta bir iki pazarlık girişiminin ardından hiç bir indirim alamadan :) Krammerstraat taki evimizi tuttuk, artık Amsterdam' da merkeze çok yakın, çok güzel bir sokakta, çok şirin bir evimiz vardı. Üstelik tipik ufak Hollanda evlerine nazaran büyük bir evdi, Türkiye'den (ya da başka yerlerden) gelebilecek misafirlerimiz için ek bir odamız daha var. Süper yani ama evi bir an önce tutmamız gerekiyordu. Türkiye' den ev eşyalarımızı getireceğimizi düşündüğümüzden boş bir ev (Unfurnished) kiralamıştık. Yani eşyaların gelmesini de beklememiz gerekecekti ki bu 3 hafta demekti. Neyse 1-2 hafta biraz zorluk çektik ama IKEA imdadımıza yetişti. En azından yatacak ve yemek yiyecek yerimiz vardı artık. Bu arada "Unfurnished" olarak kiralanmasına rağmen evde beyaz eşyaların bulunması Türkiye 'deki eşdeğerlerini satmamıza sebep oldu. Aslında iyi de oldu beyaz eşyaları değiştirme zamanı gelmişti, vesile oldu. Nihayetinde biraz sıkıntı çektik ama 8 Kasım sabahı eşyalarımız eve teslim edildi. Amsterdam' da ev taşıma sistemi biraz değişik, kapı kullanılmıyor, eşyalar direkt camdan asansör aracılığıyla eve taşınıyor. 2 gün işyerinden izin aldım cumartesi pazarı da katınca 4 günde eşyaların büyük kısmını yerleştirebildik. Yorulduk ama eğlendik. Yeni bir düzen kurmak çok rahatlatıcı birşey. Bazı kendini geliştirme ile ilgili kitaplarda da değişimin öneminden dem vururlar. "Hiç değilse çalışma masanızın yerini aradabir değiştirin çalışma iştahınızın artacağını göreceksiniz." Biz 2007 yılında çok şey değiştirdik, bu bize apayrı bir güç verdi. Bunu gerçekten hissediyorum. Hayatın rutinleşmesine izin vermemek gerek. Yoksa sizden bir beklenti kalmaz ve evrime kurban gidersiniz. Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.

Eşyaların taşınma işini Türkiye'den Soyer (Tuzcuoğlu diye de biliniyor ama Tuzcuoğlu ismini kullanan çok firma var aldanmayın.) firmasına verdik, valla hiç kolay bir iş değil, Ankara' dan Amsterdam' a arada gümrük işleri, taşınma, toplanma, sigorta vs. Hiç uğraşılacak gibi değil. Aslında firmam taşınma masraflarını üstlenmemiş olsa eşyaları da belki getirmezdik, o durumda tek acıyacağım şey bırakacağımız kitaplar olurdu. Soyer her aşamada bize çok yardımcı oldu. Hatta taşınma sırasında kırılan infrared ısıtıcının sigortadan karşılığını da hiç geciktirmeden hesabıma yatırdılar. Buradan onlara bir kez daha teşekkür ediyorum, ve olur ya uluslararası taşımacılık ihtiyacınız olursa diye buradan herkese de bu firmayı öneriyorum.

Evet, Amsterdam' da artık başımızı sokacağımız sıcacık bir evimiz var,Barış' ımda yanımda, azıcık aşım, kaygısız başım, daha ne isteyeyim, çok şükür. Artık kendimizi buralı gibi hissetmeye başlayabiliriz :) Barış geçenlerde okuduğu bir kitaptan şöyle bir alıntı yaptı; Başka bir ülkeye yerleşince yaşanan kültür şoku aşağıdaki 3 faz ile özetleniyor;

  1. Turist fazı : Yeni bir ülkeye gelmenin heyecanı yaşanır, tüm farklılıklar göze hoş gelir, gezmeler, tozmalar ve iyi ki gelmişiz söylemleri.
  2. Bu ülkeden nefret ediyorum fazı : Zamanla bu farklılıklar sıkıcı gelmeye başlar, depresif ve sinirli bir hal alınır, yurda özlem başgösterir.
  3. Adaptasyon ve kabullenme fazı : Kendini yeni yaşamına adapte etmiş olmak ve tam anlamıyla evinde gibi hissetmek. Bu fazı anlamanın en iyi yolu, başka bir yere gezmeye gidince "Eve dönmek istiyorum" dediğinizde yerleştiğiniz ülkeyi kastetmektir.
Biz hangi safhada mıyız? Başlıktan anlamadınız mı?

Read more...

Pazar, Aralık 16, 2007

Death at a Funeral

We're all just thrown in here together in a world full of chaos and confusion.
A world full of questions and no answers.
With Death always lingering around the corner.
And we do our best.
We have to go for what you want in life,
Because we never know
How long we're gonna be here.
And whether we succeed or fail,
The most important thing is to have tried.
A parent can only drive you in the right direction.
In the end though,
We've got to run for ourselves.
We've to grow up ourselves.

Read more...

Cuma, Aralık 14, 2007

I know this bank from Turkey

İsmini ilk defa ne zaman duymuştum hatırlamıyorum ama çok büyük bir banka olduığunu düşünmüyordum. Nuri Şahin ile beraber yaklaşık 2 yıl önce ABN Amro Bankasına bir iş ziyaretinde bulunduğumuzda Türkiye' de tek şubesi olduğunu öğrenmiştim. O zamanlar kim ABN Amro da hesap açtırır ki diye düşünüyordum. Kaderin cilvesi işte hem Barış' ın hem benim şu an bu bankada hesabımız var. Hollanda' ya gelmemiz kesinleştiğinde bizim "relocation" işlemlerimiz ile ilgilenecek olan danışmanımız bize bu bankayı önerdi. Hollanda' da tek olmasa da en iyi ingilizce internet bankacılığı' na sahip banka olduğunu söyledi.

Danışmanımız Annabeth Hollanda' daki ilk günümüzde bürokratik işlemlerimzi yapmak için tüm gün oradan buraya sürüklemişti bizi. Sağolsun o olmasa ne çok işimiz olurdu diye düşünürken bizi ABN Amro merkezine getirdi. Burada hesap açılması ile ilgili tüm işlemleri hızlıca hallediverdik. Tesadüfe bakın ki bizimle ilgilenen bankacı kız bir Türk tü. Daha doğrusu Türk olduğunu yakasındaki isminden anladık ama bizimle hiç türkçe konuşmadı bizim de türk olduğumuzu bilmesine rağmen tek kelime etmedi, önce türkçe bilmiyor diye düşünmüştüm ancak soyadımızı söylerken ki telaffuzu basbayağı konuşabileceğini gösteriyordu. Annebeth' e bizimle ilgilenen bayanın Türk olabileceğini söylediğimizde de Hollanda'da insanların milliyetinin sorulmasının doğru olmadığını bunun ayrımcılığa girebileceğini bize söyledi, o günden beri kimseye milliyetini sormuyorum ama herkes bana soruyor, garip. Özetle Türkiye' den Hollanda' ya geldik, bankada işlemlerimizi bir Türk kızı yaptı ve sadece İngilizce konuştuk. Global dünya işte. Bu arada bankanın şubeleri sanki otel ya da kütüphane gibi çok hoşuma gidiyor.

ABN Amro : algemene bank nederland (abn) amsterdam-rotterdam (amro) bank

Read more...

Çarşamba, Aralık 12, 2007

Havuç ve yararları

Internet hızımız burada 20 kat daha hızlı olunca, film seyretmek de bir başka keyifli oluyor bu aralar. Bugün size 2 filmden bahsedeceğim. İki filmi de izlerken inanılmaz eğlendim. Sizlere de tavsiye ediyorum. Bu aralar çerez niyetine izleyeceğim filmlere ihtiyacım vardı bunlar ilaç gibi geldi.

Shoot 'Em Up
Eğlenceli, sıkmayan, çatışmanın hiç durmadığı ve aynen o hızla çabucak biten bir film. Sanatmış, konuymuş falan beklentileriniz olmasın. İnanılmaz eğlenceli, fantastik bir film olmuş. Benim için en sevdiğim aktörlerden Clive Owen ın başrolde olması filmi seyretmem için yeterli sebep. Bu adam inanılmaz iyi, zaman zaman söylüyorum burada da yenileyim, bizim Önder Gebizlioğlu kesinlikle Clive' in kopyalanmış hali.

Filmde ayrıca Monica Bellucci'nin de olması önemli bir etken ama yani bu film için oyunculuk falan çok önemli değil, neyin ne olduğunun da önemi yok yaw bir şey yazmak da gereksiz seyredin işte. Tüm sıkıntılarınızı unutursunuz 1,5 saat emin olun. Filmin şiddeti sevimli gösterdiği uyarısında da bulunmam gerekiyor burada.

Big Nothing
Alın size sıkıntılarınızı unutturacak bir eğlencelik daha. Gülme krizine soktu beni. Belki de filmi izlerken ki modumdan kaynaklanıyordur bilemiyorum ama çok eğlendim filmde. Kara mizah. Müziklerini de beğendim. Seyredin pişman olmazsınız.

Read more...

Pazar, Aralık 09, 2007

Mirandabad

Denize aşık bir İstanbullu olmama rağmen yüzmeyi çok sevmezdim eskiden, taa ki ODTÜ havuzu ile haşır neşir oluncaya kadar. Sanıyorum yüzmeyi çok sevmememin nedeni iyi bir yüzücü olmamamdan kaynaklanıyordu. Hala daha süper yüzdüğüm söylenemez ama ODTÜ havuzu sayesinde yüzme sevgisi kazandığımı rahatlıkla söyleyebilirim. Uzun yıllar Barış ile beraber ODTÜ havuzuna gittik. Her sene üye olup çok sık olmasa da yüzme faaliyetinde bulunuyorduk. Hollanda' ya geldikten sonra şansımıza mıdır nedir bilemiyorum evimize yürüme mesafesinde bir yüzme kompleksi bulduk. Hazır evimize de tamamiyle yerleşmenin rahatlığını da hissetmişken Mirandabad denilen spor merkezine gidip bir siftah yapalım dedik. İyiki de demişiz. Valla acayip mutlu olduk. Efendim öncelikle herşeyin pahalı olduğunu düşündüğümüz Hollanda' da ODTÜ den daha ucuza havuz keyfini çıkartabildiğimizi farkettik. Aslında Hollanda' nın pahalı mı ucuz mu olduğu ile ilgili bir yazı daha sonra yazacağım ama sadece bu post için şunu söyleyebilirim ki içerisinde kaydırağın bile olduğu irili ufaklı havuzlardan oluşan spor merkezine giriş için abonelik gerekmiyor ve kişi başı sadece 3,50 (üçbuçuk) Euro ya saatlerce yüzebiliyorsun. Soyunma kabinleri, saç kurutma cıhazları, kilitler oldukça profesyonel yapılmış. Açıkçası dolaplar için kullanılan mekanizmayı daha önce sadece New York da Özgürlük Heykeline girerken çantalarımızı koymak için kullandığımız dolaplarda görmüştüm. Havuzlara gelince üst katta çocuklarıyla gelen ailelerin kullanacağı çeşitli büyüklüklerde 3-4 adet havuz var, vallahi insanın çocuk olası geliyor inanılmaz eğlenceli kaydıraklar, oyuncaklar vs. Bir tane de şu aquaparklarda olan helezon kaydıraktan vardı, ufacık çocuklar gidip kayıyorlardı biz de çok kıskandık ve deneyelim dedik, başdöndürücüydü, zira kaydırak döndükçe dönüyordu daha doğrusu biz dönüyorduk. Çok hoş tabi ama orayı çocuklara bırakıp yarı olimpik havuza geçtik biraz yüzdük. Kapalı havuz olmasına karşın kubbesi camdan yapıldığı için gökyüzünü yüzerken görebiliyorsun, mimarisini de çok beğendik. Özetle tam puan verdik. Düzenli olarak geleceğimizi kendimize telkin ettik. Bu arada çıkarken farkettim ki sadece havuz yok burada, squash, fitness ve solaryum da var. Belki squash için de gelebiliriz eğer ön çapraz bağları yırtılmış dizim bu sporu yapmama izin verirse.

Read more...

Salı, Aralık 04, 2007

Sinterklaas

Yarın burada Sinterklaas bayramı. 280-342 yılları arasında yaşayan Aziz Nikola'nın yani Sinterklaas'ın doğumgününü kutlayacaklar. Kasım ortalarında Aziz Nikola, İspanya'daki yazlık evinden çıkarak buharlı gemisiyle Hollanda'ya geliyor. Her sene farklı bir şehirden karaya ayak basışı ulusal televizyonda yayınlanıyormuş. Demre (Myra) doğumlu Yunan piskoposu Aziz Nikola bizim bildiğimiz adıyla Noel Baba, çocukların koruyucu meleği. Geçen yıldan beri uslu durmuş çocukların isimlerinin yazılı olduğu bir Altın Kitabı ve tabii yaramazlık yapan çocukları gösteren bir de Kara Kitabı var. Ayrıca çatıların üzerinde uçan Amerigo isimli beyaz bir ata biniyor. (Nerede bizim geyikli, kızaklı noel baba imajımız? Hem biz onun İspanya'daki yazlık evinden değil Kuzey Kutbu'ndan geldiğini bilirdik. Kavram karmaşası mı yaşıyorum yoksa?)

Sinterklaas'ın siyah yüzlü, haşarı yardımcıları 16. yy İspanyol modasını yansıtan giysiler içinde rengârenk. Adları Zwarte Pieten (Black Petes). Ortaçağ'da bu, şeytanın isimlerinden biriymiş. Söylentiye göre Aziz Nikola şeytanı yendiği için, bayram arifesinde şeytan zincirlenip, Aziz Nikola'nın kölesi oluyor. 1850'den itibaren ırkçılığın bir yansıması olarak, Pete'nin Kuzey Afrika uyruklu bir köle olduğu söylenmiş. Şimdiyse Pete hediye dağıtmak için bacadan girerken kuruma bulandığı için siyah yüzlü... Fakat yine de ırkçılık yapmış olmamak için 2006'dan beri Pete'ler siyah değil rengârenk suratlı. Bunun da mantıklı bir açıklaması var elbet; "Sinterklaas'ın gemisi gökkuşağının altından geçiyor çünkü."

Hristiyanlık öncesi çağda Pete'ye benzer bir figür varmış; Ay döngüsünü kontrol eder, Ay'ı yakalayıp çantasına atabilir ve gökyüzüne yıldızları serpermiş. Bugünse çocuklara küçük zencefilli kurabiyeler dağıtıyor.

Çocukların hoşgeldin şarkılarıyla rıhtıma yanaşan Sinterklaas, şehir sokaklarında dolaşıp, okullara, hastanelere ve alışveriş merkezlerine gidiyor. Sinterklaas'ın şehre vardığı gün ile 5 Aralık arasında, çocuklar her gece yatmadan önce ayakkabılarını baca, şömine gibi yerlerin yakınına koyup, ertesi gün içlerinde şeker bulmayı umuyor. Ve hatta düşünceli çocuklar, Sinterklaas'ın atı için saman, havuç ve su da hazırlıyor. (Resimdeki "clog"un içinde bir de dilekler listesi var.) Ne yazık ki merkezi ısıtma yüzünden artık ayakkabılar kapı önlerine bırakılır olmuş. İyi çocuklar çikolatadan yapılmış bir harfle -ki adlarının baş harfi- ödüllendirilirken yaramaz çocuklar ayakkabılarının içinde tuz buluyor.

Hollanda'da 5 Aralık akşamı ana tema; aile üyelerine ve bazı yakın arkadaşlara hediye verilmesi. Hatta bu gecenin ismi hediyeler gecesi (wikipedia'nın yalancısıyım). Bu hediyeler zekice paketlenir, saklanır, bazen "sürpriiiiizzz" diye bağırılarak ya da daha geleneksel bir şekilde Aziz Nikola'dan şiir-mani eşliğinde verilirmiş. Okuduğum bir Hollanda rehber kitabında, salatalık içinde kolye saklama önerisi vardı. 5 Aralık'ı izleyen ilk cumartesi Noel ağaçlarını süslemeye ve ışıklandırmalara başlıyorlarmış. Ben de aslında, herhalde Amerikan filmlerinin bombardımanı altında kaldığımdan kafam karıştı diye düşünüyordum. Amerika'ya da İspanya'dan gidecek hali yok ya, onların Noel Baba'sı da kutuptan gidiyor ziyaretlerine...

Yazının buraya kadar olan kısmı Barış' ın parmaklarından döküldü. Her ülkenin, milletin zaman içerisinde değişime de uğrasa gelenekleri ve görenekleri var biz de kendi geleneklerimizi yaşatabildiğimizce yaşatıyoruz elbette, ama yaşadığımız ülkenin de değerlerini bilip ona göre hareket ediyoruz.

Ben de bu sene cok uslu bir çocuk olduğum için şirketim bize içi bir sürü hediye dolu bir paket verdi. Hediye almak ne güzel birşey.

Read more...

Perşembe, Kasım 29, 2007

I shall stand fast

Evet, madem Hollanda' ya yerleştik biraz Hollanda hakkında bilgi vereyim. Ülke, kuzey ve batıda Kuzey Denizi ile, güneyde Belçika ile, doğuda ise Almanya ile komşu. Hollanda özellikle peynirleri, yel değirmenleri, bisikletleri, laleleri ve sosyal hakları ile tanınır. Belçika ve Lüksemburg ile birlikte Benelüks ülkelerinden bir tanesidir. Ülke topraklarının çoğunluğu deniz seviyesinin altında. Genellikle düz ve alçak olan topraklarının % 40' ı denizleri doldurmak suretiyle kazanılmış.

Bizimle beraber :) yaklaşık 17 milyonluk bir nüfusa sahip olan Hollanda'nın ana dili Hollandaca olmasına karşın ülkede ingilizce bilmeyen yok gibi. Yani 5-7 yaşındaki ufacık çocuklardan tutun da dedeler, teyzeler, bakkal, komşu herkes bizden iyi ingilizce konuşuyor, o nedenle pek zorlanmıyoruz burada. Nüfûsun % 3,5’unu benim gibi yabancı işçiler teşkil etmekte. Okuma-yazma bilmeyenler oranı % 0.2. Bu, dünyanın en düşük oranlarından biri!!

Önemli şehirleri Den Haag, Rotterdam, Utrecht, Eindhoven, Groningen, Harlem, ve başkent Amsterdam’dır. Biz de Amsterdam' da RAI de güzel şirin bir evde ikamet etmekteyiz. Benim iş yerim Amstelveen şehrinde, amsterdama yaklaşık 15 dakika tren mesafesinde. İşe bisikletle gitme imkanım var ama henüz böyle bir girişimde bulunmadım.

Burada çiçekler çok ucuz, 10 adet gül 5 euro, evimizden taze çiçeği eksik etmiyoruz :) Hava genelde yağışlı ve karanlık, kışları hep böyle ama baharı çok güzel oluyormuş henüz görmedik. Her taraf yeşil eee bu kadar yağmur yağan bir ülkede aksini düşünemiyorum. Amsterdam inanılmaz güzel bir şehir, her yerde kanallar var zaten deniz seviyesinin altında. Kanallarda tekne turu yapılıyor, elbette biz de tekneyle gezdik, kaçınılmaz. Dünyanın en büyük 2. limanı Roterdam' da bulunuyor (birincisi Shangay da sanırım).

Şimdilik Hollanda' dan aktaracaklarım bu kadar.

Read more...

Pazar, Kasım 18, 2007

I Amsterdam

Ne kadar yoğun geçiyor günler, hızına ayak uydurmaya çalışıyorum ama birçok şeyi de ihmal ediyorum en başta da bloguma yazmı yazmayı, bir yolunu bulmam gerekiyor dur bakalım artık iyice yerleştik buralara bundan sonra bir düzene girecek sanırım. Böyle diye diye günler, yıllar geçiyor, hayat işte akıp gidiyor durdurabilmek mümkün mü?

Neyse hızlı bir özet geçeyim önce sonra balki detaylara inerim. 8 Eylül 2007 Cumartesi günü eşimle beraber Amsterdam Schiphol havaalanına doğru yola çıktık. Ama yalnız değildik, canım arkadaşlarım Özlem Çakırgöz, Nuri Şahin, Gökhan Karabolat ve Cem Vedat Işık bizi yolcu etme nezaketini gösterdiler. Yolda Barış sordu, "Nasıl bırakıp gidebiliyorsun" diye. Valla aylardır kendime bu soruyu sormuştum zaten. Ama hayatta bazı anlar vardır duygusallığın işleri kötüleştirdiği, ve sizi yolunuzdan alıkoyduğu. Adım atmanız gerektiği yerde bunu yapacaksınız, yoksa hala annemizin dizinin dibinde oturuyor olurduk. Sanıyorum yıllar önce ODTÜ ye gelmek için yola çıktığımda bugünlerin önünü açmıştım. Yaw özet geçmem bile onlarca cümleye mal oluyor, yazasım var bugün demek. 8 Eylül de geldik Amsterdam' a, şirketin sağladığı taksi bizi 2 ayımızı geçireceğimiz Htel Hotele bıraktı, oldukça hoş bir yer, bir de bize hoşgeldin paketi hazırlamışlar içinde kahvesinden sütüne herşeyin olduğu. Evet detaylara sonra geçeyim özetle güzel manzaralı otelimizde konaklamaya başladık işe yürüyerek 10 dakika da gidiyorum, herkesin bisikleti var, farklı milletlerden iş arkadaşlarım. İş yeri çok güzel bayıldım, sağladığı avantajlar inanılmaz güzel, böyle olacağını düşünmemiştim, kendimi şanslı varsayıyorum. 2 ay oldu geleli alıştık buralara sevdik Hollandayı. 15 Ekim de ajansın vasıtasıyla evimizi bulduk Amsterdam da, ilk görüşte aşk gibiydi :) beğendik ve tuttuk, 8 Kasım da da eşyalarımız geldi Türkiye' den, 3 haftadır yerleşme işleriyle uğraşıyoruz ama sona erdi gibi. Şu ana kadar herşey yolunda gidiyor, dur bakalım daha neler göreceğiz. Bu 2,5 aylık sürede güzel anılarımız oldu, bu aralar onları aktarmaya çalışacağım sizlere. Şimdilik özet bu kadar.

Read more...

Perşembe, Ekim 11, 2007

Mad World!

Bu yazım özel olarak Delta Havacılık eski ve yeni çalışanlarına. Bir ayrılık yazısı. Çok söze gerek yok.

Takvimler 13 Eylül 2002 yi gösterdiğinde sonradan hayatimin donum noktası olacağını anladığım Delta'da çalışmaya başlamıştım. Ve tam 5 yıl sonra, 10 Eylül 2007'de sizlerden, ailemden ayrılıyorum, ama bunu bir ayrılık olarak nitelendirmek istemiyorum. Daha çok evinden uzak diyarlara giden bir evlat olarak görüyorum. En verimli 5 yılımı burada sizlerle beraber geçirdim, doğal olarak hayatımda çok önemli izler bıraktınız. Buradan hepinize sesleniyorum, ayrı ayrı hepinizi çok ama çok seviyorum, iyi ki varsınız ve iyi ki bu güzel günleri bir arada yasadık.

Ben ve esim bu cumartesi günü Hollanda' ya bambaşka bir hayata doğru yol alıyoruz. Hepinize kapımız her zaman acık, hepinizi bekliyoruz yolunuz o taraflara düşerse.

Yaklaşık 1 ay önce yönetim kurulumuza gönderdiğim ve tüm içtenliğimle düşüncelerimi paylaştığım maili de sizlere bir ayrılık mesajı olarak aşağıda sunuyorum. Delta' nın ve sizlerin hakkını ne yapsam ödeyemem. Sadece yazılı bir mesaj ile sizlere veda etmek istemediğim için topladığım resimlerden bir Delta Filmi oluşturdum, umarım beğenirsiniz





5 yıldır Deltada çalışıyorum, bugüne kadar isimi daima severek yaptım, bu sayede de basarili olduğuma inanıyorum. Delta’nın 5 yıl boyunca bana kazandırdıklarını sanırım başka hiç bir şirkette edinemezdim. Her zaman, burada çalışmakla ne kadar doğru bir is yaptığımı duşundum. Kendi potansiyelimin farkına burada vardım, birçok ilki burada gerçekleştirdim, en verimli cağımı Deltada iyi isler çıkararak geçirdim ya da öyle olduğunu düşünüyorum.


Bu sure boyunca, sizi gururlandırdığım zamanlar olduğu gibi eminim sizi bıktırdığım zamanlar da olmuştur. Ben arkamda olumlu izler bırakabildiğimi ve çalışmalarımın sizi memnun ettiğini umuyorum. Evet bu cümleler ayrılığı haber veren bir yazı... Bunları yazmaksa benim için hayatimin en zor işlerinden biri. Ben burayı gerçekten bir aile olarak görüyorum ve aileme evden ayrılma kararı aldığımı açıklayan bir yazı yazmaktayım, ama simdi durup baktığımda bana bu ayrılık kararımdan ötürü hak vereceğinizi düşünüyorum. TMSCS, PROMACS, Roketsan vs. tüm projelerde iyi isler çıkarttık, para kazandık, emek harcadık. Hep Ankara'da bir şirket kurma umudum vardı, Delta benim için bir okuldu, verdiklerimden fazlasını aldığım bir okul... burayı sahiplendim ve çok emek harcadım. Fakat gecen zaman, değişen koşullar beni farklı hedeflere yöneltti.

Yurtdışında çalışıp, yapabilirsem yaşantıma orada devam etmeyi hedefliyorum. Bu konuda yaptığım bazı girişimler beni 10 Eylül itibariyle çok sevdiğim ailemden ayrılmaya mecbur bıraktı. Bu anın bu kadar çabuk geleceğini ben de beklemiyordum. Özgüvenimi korumaya çalışsam da su an biraz korktuğumu itiraf etmeliyim, alışkın olduğum yaşantıdan çıkıp kendime yeni bir düzen kurmaya gideceğim. Hayatımın dönum noktalarından birindeyim ve sizlerin yüreklendirici tavrınız benim için çok önemli. Kendimi bir evladınız/kardeşiniz gibi hissettirdiğiniz için desteğinizi de benden esirgemeyeceğinizi sezinliyorum.

Ergun Bey'in bana yıllar önce çok duygusal olduğumu söylemesinden beri, duygusal değil gerçekçi davranmaya çabalıyorum. Ergun Bey, sizden çok şey öğrendim, hayatıma Eric Berne girdi, ticari olabilmeyi öğrendim!?!, insanların konuşmalarını yorumlayabilmeyi, herşeyin mühendislik olmadığını, para kazanmanın bambaşka birşey olduğunu, zaten siz ve Delta olmasaydınız böyle önemli bir kararı da kesin alamazdım. Yani sonuçta ben emekli çocuğuyum, babama soruyorum "oğlum işini bırakma" diyor. Ben Roketsan’dan Delta'ya gelirken de aynı şeyi savunuyordu. Cesaret, özgüven, fırsat yaratma, değişime ve yeniliğe acık olma Delta’nın kişiliğime kattığı, bu noktada olmamı sağlayan artılar... Çeşme’deki toplantımızda Delta'dan emekli olabilirim demiştim, o zaman herkes gülmüştü ama ben ciddiydim, eğer kafamızdakileri yapabilseydik hep buraya hizmet etmek isterdim, ama maalesef bir noktada tıkandık ve ben yalnız kaldım. Şimdi artık ailesinden ayrılma zamanı gelen bir genç gibi hissediyorum kendimi.

Hepinizin beni anlayışla karşılayacağına inancım tam... Ayrılırken yanımda mutlu anılar götüreceğim, sizleri her zaman sevgiyle anacağım, umarım kırıcı olduğum zamanlar için beni affetmişsinizdir. Tekrar birlikte çalışma fırsatlarının doğmasını temenni ediyorum.

Sevgiyle...


Read more...

Married in Morocco

Uzun süre düşündüm nasıl ve nereden başlasam diye. Araya bir çok olay girdi bir türlü fırsat olmadı şu Fas seyahatimizi anlatmaya. Ben de şimdi Hollanda' da otel odamda yalnız başıma bayram arefesinde hadi bakayım dedim kendime başla birşeyler yazmaya. Barış şu an Türkiye' de eşyaların toplanması ile ilgileniyor yarın yani bayramın 1. günü yanıma gelecek inşallah. Hayırdır inşallah ne Hollanda'sı ne taşınması dediğinizi biliyorum onları da anlatacağım merak etmeyin. Herşeyin sırası var ama benim zamanım yok bunları bir bir anlatmaya, o nedenle 2007 yılındaki değişim rüzgarından teker teker zaman içerisinde bahsedeceğim.

1998 yılından beri çalışıyorum ama hiç bir zaman 3 hafta tatil yap(a)mamıştım. Bu defa evleniyordum, kolay mı? 23 Mart 98 - 20 Temmuz 07. Varın siz söyleyin çık mu yani 3 hafta izin. Evet 3 hafta iznimiz süresince yurtdışında evlenip gezecektik. Yaw nereden çıktı şimdi, aileler ne diyor, arkadaşlarınızdan uzakta ne yapacaksınız, düğün olmayacak mı vs. sorularına verebilecek çok fazla cevabım yok açıkçası. Sadece düğün yapıp insanları eğlendirmek, bu arada bir sürü sıkıntı çekmek, istediklerimizi bir türlü gerçekleştirememek, para harcamak yerine, paramızı kendi istediğimiz şekilde istediğimiz yerde kendimiz için harcayalım dedik. Kötü' mü ettik yaw, uzun yıllar anlatacak anılarımız oldu. Formalitelerden de kurtulmuş olduk.

Neyse, tamam Türkiye dışında bir yerde evlenecektik de neresi olacaktı burası? Herkes gibi Las Vegas' a mı gidecektik yani. Yok artık :). Düşündük, taşındık ben avrupa da çalışma niyetinde olduğumdan, oraya gitmeyi istemedik. Eğer iş bulursam zaten bayağı gezeceğiz oraları diye düşünmüştük. Nitekim de öyle oldu. Neyse, Fas bizim ilgimizi çekiyordu açıkçası, ben bir mail attım Türk Büyükelçiliğine onlar da cevap verdiler "elbette burada evlenebilirsiniz" diye. Tamam karar verilmişti, Fas' a gidecektik, oradan fırsatımız olursa İspanya tarafına da geçecektik. Barış tüm gezi ve evlilik planlarımızı yaptı, her zaman olduğu gibi sırt çantalarımızı hazırladık ve yola çıktık. Aslında planımız 20.07.2007 de başkent Rabat ta evlenmekti ama biz 10.07.2007 yi denk getirebildik. Valla hiç bu kadar heyecanlanacağımı düşünmemiştim. Büyükelçilikte bilinen o meşhur diyaloglar gerçekleştirildi, tüm elçilik personeli oradaydı ve biz sadece imza atıp çıkacağımızı düşünürken kendimizi nikah salonunda hissettik ve heyecanlandık. Barış ayağıma bile bastı. Neyse herşeyi video ya kaydettik ama resim çekmeyi atlamışız düşünün ne kadar heyecanlandığımızı.

Seramoni bitti ve biz gerçek anlamda Fas'ı gezmeye başladık, neredeyse tüm ülkeyi gezdik. Bir gece çölde kaldık, deveyle çölde dolaştık, gerçekten kolay bir iş değil. Temmuz ayı aslında en sıcak dönemi ve çöl için hiç uygun bir zaman değil. O nedenle sadece ben, Barış ve bizi çöldeki çadıra götürecek olan bedevi ile beraberdik. Çölü kapattım Barış için yani anlayacağınız. Değişik bir deneyim oldu. Çöl dışında sıcaktan çok etkilenmedik açıkçası. Taksi şöförleri dışında Faslı insanları da çok sevdik. Yemekleri ilk başlarda iyiydi ama hep aynı şeyler zamanla bıktırdı bizleri. Kuskus ve Tagine (bizim güvece benziyor) en meşhur yemekleri. Herkes Fransızca konuşuyor. Fransızca bilmeyen yok gibi, büyük çoğunluk İspanyolca da bilyor. Bizim gibi sadece İngilizce biliyorsanız çok zorluk çekersiniz. Sömürge olmanın avantajları! diye yorumladık. Ve de gerçekten pisler. Yani İspanya tarafına geçiyoruz ve Avrupaya geldiğini farkediyorsun. 2 km. gerindeki plaja girmek mümkün değilken bu taraf pırıl pırıl, hayrete düşmemek elde değil. En çok Fes ve Marakeş' i beğendik. Büyülü şehirler. Hele Fes yaşayan en eski şehirlerden biri. Labirent gibi heryer kaybolmamak imkansız. Marakeş ise herkesin görmesi gereken bir yer. Jemaa l-Fna meydanını anlatmak yetmez. Binbir çeşit insanı görebilirsiniz. İster inanın ister inanmayın bu meydan da dişçi bile var ama dişçilik yapmıyor! Resim çektirerek para kazanıyor. Yandaki resim Fas'ı gezerken en çok faydalandığımız site olan lexicorient den alıntıdır. Fas ile ilgili en iyi bilgileri kesinlikle bu siteden bulabilirsiniz.

Essaouira güzel bir sahil kasabası, uçsuz bucaksız okyanusu seyredip düşlere dalmak için birebir. Tangier' ı da beğendik sayılır, yani en sevdiğimiz yazarlardan Jack Kerouac'ın sürekli bahsettiği bir yer olması bizim iştahımızı kabartmıştı. Ayrıca herkesin bildiğinin aksine meşhur Kazablanka filminin asıl çekildiği yerin Tangier olduğunu öğrendiğimizde şok olmuştuk ama beklediğimizi tam bulabildiğimizi söyleyemeyeceğim. Bize sıradan geldi açıkçası, belki de artık Fas' a alışmıştık o nedenle çok ilgimizi çekmedi. Kazablanka da elbette beğenmediğimiz yerler arasında, çok sıradan. Dünyanın en büyük 2. cami olan Hasan II ye gittik, gerçekten muazzam bir cami ama insan, bunca adam açlıktan kırılırken bu gösterişe gerek var mı diye sormadan edemiyor (800.000.000$ a malolmuş!!!). Neyse . . . Chefchaouen pek çok kimsenin bilmediği ama kesinlikle Fas' a gidiyorsanız bir gününüzü ayırmanız gereken büyülğ bir kasaba. Bize Bozcaada' yı anımsattı inanılmaz güzel ve bir o kadar da temiz. Yolculuğumuz sırasında Cepta ya da geçtik. Afrika topraklarında bulunan bu ufak İspanyol şehri çok güzel plajlara sahip. İspanyol meyhanesinde Sangria içip tapa yedik elbette. Akdeniz' e ve Atlas okyanusuna girme şerefine de erişmiş olduk bu seyahatimizde.

Fas kesinlikle çok ucuz bir ülke, herşey çok ucuz, halkı da bunun farkında olduğu için pazarlık yapmanız gerekiyor. Turist olduğunuzu bilince fiyatlar 20 katına kadar çıkabiliyor. Ama inanın 350 den başlayıp 20 dirheme aldığımız şeyler oldu. İnanılmaz bir pazarlık diyaloğu yaşıyorsunuz bu bile zevk veriyor insana. sadece 1 euro ya taksiyle tüm şehri gezebiliyorsunuz neredeyse. Biz de o nedenle taksilerden inmedik. Yalnız taksiciler ile ilgili bir uyarı yapmam gerekiyor. Taksimetre açmıyorlar ve kafalarına göre para istiyorlar. Israrcı olmak gerekiyor. Ben ıssısz bir yerde bir kaç taksiciyle takıştıktan sonra bir diğerinin taksimetreyi açmak istememesi üzerine plakasını alır gibi yaptım. 10 dakika peşimde dolaştı, yalvardı, biz de korktuk ama peşimizi bırakmadı. En son bakkala girdim su alma bahanesiyle gelip suyun parasını vermeye çalıştı o da çok korkmuş olacak ki bu derece pişman oldu.

Anlat anlat bitmez hikayeler, böyle geçti bu tatilimiz işte. İyiki yaptık bunu, eğlendik, mutlu döndük ülkemize. Ne diyelim daha güzel seyahatler sizlerin olsun.

Fas seyahatimizle ilgili resimlerden oluşturduğum video yu aşağıda bulabilirsiniz. Umarım beğenirsiniz.





Read more...

Cuma, Ağustos 31, 2007

Gidiyorum . . .

Hepinizin bildiği gibi yaklaşık 1,5 ay önce evlendim. Hani hep sorarlar "evlenince hayatınız çok değişiyor mu?" diye. Bizi yakından tanıyanlarınız çok büyük değişiklikler olmadığını söylememizi bekliyorlardır ama hiç de öyle değil. 7 Eylül itibariyle 5 yıldır çalıştığım, emek verdiğim Delta ailesinden ayrılıyorum. Tam 10 yıldır yaşadığım Ankara' dan da ayrılıyorum. Bundan sonraki iş yaşamımı bir miktar yurtdışında devam ettireceğim, ya da ettirmeye çalışacağım, bunu zaman gösterecek. Sizlerden çok uzaklara gitsem de hep haberleşeceğiz. Kimbilir belki daha sık görüşme fırsatımız olur.

Bu hafta Ankara'daki ve Türkiye'de ki son haftam. 8 Eylül'de eşimle :) beraber uçuyoruz. Kendinize iyi bakın, hep kalbinizde olmak ümidiyle.

Herkes Fas seyahatimle ilgili yazılar beklerken bambaşka konularla karşınıza çıktım. Takdir edersiniz ki hayatımda büyük değişiklikler oluyor, şu an ben de yeni yaşantıma alışmaya çalışıyorum. Sizi temin ediyorum çok yakında Fas ve yurtdışında çalışmaya başlamam ile ilgili yazılarımı burada okuyacaksınız.

Read more...

Salı, Ağustos 21, 2007

Roketsan Bowling Turnuvası

Uzun zamandır Roketsan firmasında önemli bir proje için ter döküyoruz. Hal böyle olunca haftanın en az 3 günü proje çalışması için Roketsan tesislerindeyiz ve roketsan çalışanı olduk sayılır. Geçenlerde geleneksel Roketsan Bowling turnuvasına sağolsunlar beni de davet ettiler. Selçuk Yaşar, ben, Cemal Oğuzsoy ve Kerim İnce,' den oluşan takımımız beklenenin aksine çok iyi bir performans gösterdi ve ilk 8 e kalmayı başardı. Final turlarında güçlü rakiplerimiz karşısında üstün bir performans göstermemize karşın yarışmayı derece alamadan tamamladık. Çok keyifli geçen geceden geriye bu anlamlı resim kaldı.

Read more...

Salı, Ağustos 07, 2007

NY

Blogum ile ilgili uzun zamandır yazı yazmıyordum. Yazacak, paylaşacak o kadar çok şey birikti ki, hepsi ile ilgili tek bir yükleme yapayım da uzun zamandır yazmamı bekleyen müdavimlerimi kızdırmayayım.

Evet o halde ilk durağımız Amerika. İş ile ilgili olarak bir firma ile toplantı yapmak amacıyla 1 haftalığına Amerika seyahati yapacaktım. Ben de bunu fırsat bilip yıllık iznimden de 1 hafta alıp Amerika seyahatimi uzatmaya karar verdim. İş toplantısı Austin-Texas ta idi. 1 hafta burada kaldım, sağolsun firma yetkilileri benimle çok ilgilendiler. Her akşam bir yere götürdüler, ClearOrbit firmasından Brian Petty ile çok sıkı dost oluverdik bu kısa süre zarfında. Halen daha görüsüyoruz.

Austin kenti müziğin başkenti olarak anılıyor amerika da, müziksiz bir gün geçmiyor akşam caddeleri gezerken bunu farkediyorsunuz eğlencenin doruklarını yaşıyor buradakiler. Hatta geçen gün izlediğim sevgili Tarantino amcamın son filmi "Death Proof" taki ilk hikaye Austin de geciyor, tekrar Amerikada ki o bir haftaya döndüm bu filmi izlerken. Bu şehir de herkes müzikle ilgileniyor gerçekten, bizim Brian ın da kendi kurduğu müzik grubu olduğunu söylersem daha iyi anlayacaksınız müziğin Austin için ne derece önemli olduğunu.

Bu arada British Airways sağolsun bavulumu kaybettiği için bayağı bir sıkıntı çektim. İş toplantılarına Amerıkadan aldığım kıyafetlerle gitmek zorunda kaldım. Neyseki Amerikalılar rahat insanlar, kıyafetlere pek aldırış etmediler. Gerçekten yaw biz mi Türkiye de işleri çok abartıyoruz anlamadım, onlar o kadar rahatlar ki işlerinde.

Sadece müzik değil elbette, inanılmaz bir doğaya da sahip Austin, gerçi amerika genel olarak böyle ama napalım biz şimdi Austin den bahsediyoruz. Brian ile her gece bir yere gittik, benim yeni tatlardan zevk aldığımı anladığı için her gece farklı birşeyler yiyorduk, bir gün çiğ istiridye yedik, inanılmaz birşeydi, normalde hayatta tatmaya cesaret edemezdim ama Brian e güvenerek tattım, öyle ahım şahım gelmedi bana ama görüntüsü ve sosları inanılmazdı. Yalnız gitmeden biliyordum ama orada bir daha anladım ki "Texas T-Bone Steak" i buradan başka bir yerde yemeyeceksin. Yaw yıllardır biz biftek diye başka birşey yiyoruz herhalde ben bu kadar lezzetli et başka bir yerde yemedim, yiyebileceğimi de sanmıyorum.

Austin de işim bitince uçakla New York a geçtim. Neden New York derseniz, zaten 1 hafta izin almıştım, bu süre zarfında dünyanın en kayda değer şehrini görmem gerektiğini düşündüm. Yani New York bu yaw, bir çok filme, müziğe, sanata konu olmuş büyüleyici şehir. "New York is a city that never sleeps!". Görmeden olmaz di mi? Çok akıllıca bir karar vermişim kesinlikle, gerçekten büyülendim. Yaklaşık 9 gün kaldım ve tüm Manhattan adasını karış karış gezdim. Bir ton da alışveriş yaptım.

New York' a geldiğimde önce çok korktum, ne bilim filmlerin etkisinden olsa gerek herkese şüpheyle yaklaşır oldum. New York' ta otel bulmak çok zor ve de pahalı ama çok güzel hostel lar var, o zamanlar "Hostel" filmini de seyretmediğim için bir sakınca görmedim ve Broadway de bir pansiyona yerleştim. Pansiyonda oda 6 kişilik ve karışıktı yani kız erkek karışık kalıyorduk, dünyanın her bir tarafından gelen insanlarla beraber aynı odayı paylaşmak inanılmaz güzeldi gerçekten. Brezilya, Avustralya, İngiltere, Türkiye den gelen kişilerle tanıştım, çok güzeldi ve 9 gün boyunca tüm Manhattan' ın altını üstüne getirdim diyebilirim. Elimde New York kitabı ile gidilmesi gereken her yere gittim ve birçok insan gibi ben de büyülendim bu şehirden, kesinlikle görülmesi ve mümkünse yaşanması gereken bir şehir. Delta' dan çok sevgili çalışma arkadaşım Sibel Ecer şimdi New York'ta yaşıyor, biz de Barış ile beraber her sene Green Card a başvuruyoruz ama henüz olmadı bakalım gelecek neler gösterecek?

Tüm dünya mutfaklarını burada tatmak mümkün, inanılmaz keyif aldım yemek yerken gerçekten her gün başka birşey denedim. Chinatown' dan başlayıp Soho' ya yürümek ve anlık tuhaf değişimleri gözlemlemek apayrı bir deneyim. Kentte yaşayan her üç kişiden biri ABD dışında bir ülke doğumluymuş, o nedenle İngilizce çeşitli aksanlarla konuşuluyor. Kentte İngilizce’nin yanı sıra İspanyolca, Little Italy (Küçük İtalya) semtinde İtalyanca, China Town’da (Çin mahallesi) Çince konuşuluyor. Hatta ingilizceden çok İspanyolca işittiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Kent beş bölüme ayrılmış Bronx dışında heryerini gezdim: Manhattan, Brooklyn, Queens, Bronx ve Staten Island. Özgürlük Abidesi, Empire State Binası, Central Park ve Times Meydanı, Modern Sanat Müzesi ve Guggenheim Müzesi en beğendiğim yerler. Gökdelenleri, caddeleri, lokantaları, alışveriş merkezleri ve insanlarıyla, New York inanılmaz.

Tabi New York' a gidince Okyanus a da adım attım açıkçası, ama hava o kadar soğuktu ki gerçekten sadece adım attım, yüzmek falan nasip olmadı, başka zaman artık diyerek New York un diğer tatlarından faydalandık. Yazacak anlatacak çok şey var belki ama New York ile ilgili burada nokta koymak istiyorum. Manhattan da gezerken yanımda Serdar Turgut' un "Şahsi Bir New York Biyografisi" adlı kitabı vardı, orada bu kitabı okumak ayrı bir güzellik kattı yaşadıklarıma. Tavsiye ederim.

Bu arada Londra Metrosu Sembolünün burada ne işi var diye düşünüyor olabilirsiniz. Açıklaması gayet basit, Amerika' dan Türkiye' ye Londra aktarmalı olarak dönmek zorundaydım ve 9 saat Londra da beklemem gerekecekti ben de 6 ay kaldığım İngiltere' de eski günlerin hatırına bu 9 saati ufak bir Londra turuyla renklendireyim dedim.

Read more...

Pazar, Temmuz 08, 2007

Just Married . . .

Barış'ımla, 23 Mart 1998 den beri süren mutlu birlikteliğimizi evlilikle devam ettirmeye karar verdik. 20 Temmuz 2007 tarihinde, sizlerden çok uzakta Fas - Rabat Türk Büyükelçiliği' nde, yıllar önce sonsuza kadar mutlu olacağımıza dair kalbimizde verdiğimiz sözü resmi makamlar huzurunda tescil ettirip yolumuza devam edeceğiz. Mekanın, zamanın bizim için anlamsızlaştığı bu tarihte biliyoruz ki sizler de bu ana, kalbinizden tanıklık edeceksiniz.

Pazartesi den başlayarak 3 hafta buralardan uzakta olacagız, döndükten sonra görüşmek/konuşmak dileğiyle. 20 Temmuz ile ilgili ayrıntıları, daha sonra burada yayımlamaya çalışacağım.

Sizleri Eymir de cekilmis bir mutluluk fotoğrafıyla başbaşa bırakıyorum.

Read more...

Cumartesi, Nisan 14, 2007

ng2k

Bugün, benim doğum günüm. 30 lu yıllar güzelmiş :) Ama ben hala alışamadım. Takılıyoruz işte. Eski yıllara nazaran, son 2-3 yıldır farkında olduğum tek bir şey var sadece, "Hayatta herşey basittir". Gerçekten de öyle hayat cidden basit, sadece biz fazla zorluyoruz kendimizi ve işleri büyütüyoruz. Bazı duygular gerçekten yaşla beraber geliyor herhalde. Hani küçükken derler ya, "Büyüyünce anlarsın" diye, o zamanlar bu laf beni sinir ederdi, ancak zamanla anlıyorum her yaşın düşüncesi değişik oluyor gerçekten.

Neyse bugün sabah kalktık, güzel bir kahvaltı sonrası, cep telefonumu elime aldım ve uzun zamandır görmediğim tüm arkadaşlarıma onları özlediğimi ve unutmadığımı belirten birer mesaj çektim. Hemen hemen herkes ya aradı ya da mesaj çekti, bugünün doğum günüm olduğunu bilmiyordu büyük çoğunluğu. Uzun yıllar sonra arkadaşlarımdan haber almak, seslerini duymak ne güzel geldi bana anlatamam. 3 yıldır bunu yapıyorum, her doğum günümde mesaj atıyorum. 3 yıldır en güzel doğumgününü ben yaşıyorum :)

Geçen sene doğumgünümde Barış' ım sağolsun evde 30 yaş partisi vermişti, Ankarada' ki pek çok arkadaşımızı davet etmiştik, çok güzeldi. Bu sene sade bir doğum günü geçirmeyi tercih ettik, eee yaş kemale erdi artık daha bir oturaklı olmak gerekiyor :) Neyse şu an bloguma resimden de göreceğiniz ama pek anlayamayacağınız üzere ODTÜ nün çimlerinden yazıyorum. Süper yaw şu kablosuz internet olayı. ODTÜ ye geldik Barış ile, voleybol oynadık, çimenlere yayıldık, kitabımızı okuyoruz, bilgisayarımı da MM' in kablosuzuyla internete bağladım, şu an ne önümüzdeki haftaki proje PDR (Preliminary Design Review)' ını, ne de sonraki haftaki ihale çalışmasını düşünüyorum. Şu an sadece ne kadar şanslı ve mutlu bir insan olduğumu düşünüyorum. Şükürler olsun. Canım sevgilim, canım ailem, canım arkadaşlarım, canım ODTÜ'm, canım Türkiye'm, canım Fenerbahçem :). İyi ki doğdum.

Read more...

Çarşamba, Şubat 28, 2007

I did it . . .

Geçenlerde Delta ofisten Seçkin Aydın "Lost" dizisi CD leri ile beraber bana adını daha önce duymadığım "Heroes" isimli dizinin ilk 7 bölümünü DVD olarak verdi. Kimbilir ne tür bir kahramanlık hikayesidir diye izlememek için arşivde en kuytu köşede saklıyordum. Derken CNBCe de dizinin fragmanları görünmeye başladı ve ilgimi çekti. Hele de "Final Destination" filminden Ali Larter' in nin oynadığını görünce diziye olan ilgim arttı. Bir akşam Barış ile seyretmeye karar verdik. İlk bölümünü izleriz, sararsa sonraki günler devamını izleriz diye düşünüyorduk. Ancak 1, 2, 3 derken o gece 7 bölümü de bitirdik. İnanın diğer bölümlerde elimizde olsa seyrederdik herhalde. Hayatımızda ilk defa böyle bir şey yaşıyorduk. Yani hiç bir diziyi bu kadar zevkle izlediğimi hatırlamıyorum. İnanılmaz sürükleyici bir dizi kesinlikle. Neyse, sonrakı günler diğer bölümlerini de indirdim ve CNBCe de daha yayınlanmadan biz ilk 17 bölümünü seyredivermiş olduk. Amerika' da dizi devam etmekte ve biz ne yazıkki şu an her bir yeni bölüm için 1 hafta beklemek zorundayız. Seyretmeyenlere, bilmeyenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Benim favorim Japon kahramanımız Hiro. Sahi siz kimsiniz?

Tabi Heroes' un yeni bölümlerinin çekilmesini beklerken, yine bu dizinin yapımcılarından "Lost" dizisini izlemeye başladık. O da çok iyi bir dizi kesinlikle, biraz daha yavaş gelişiyor konu ama kesinlikle sizi kendisine bağlıyor. Sawyer, Kate, Locke, Hugo bir anda hayatımıza giriverdiler böylece. Ama dizi iyiden iyiye bulmacaya döndü, "nedir bunların sırları?" diye düşünmekten bitap düştük, senaristler hiç değilse bazı soru işaretlerini çözümleseler de biz de biraz daha olayların içine girsek diyorum.

Ancak bir bu dizilere bakıyorum, bir de bizim televizyonlarımızda verilen saçmalıklara. Arada dağlar kadar fark var gerçekten.

Read more...

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Türk Mucizesi

Bu aralar, haftada en az 2 gün yeni projemiz için Roketsan' a gidip geliyorum. Yol çok uzun olduğu için tıpkı eski günlerdeki gibi kitap okuyarak değerlendiriyorum serviste geçen zamanımı. Geçen gün okuduğum kitaptaki bir biyografi beni eski günlere götürdü. Yine gözlerim doldu. O an dedim bunu bloguma da taşımalıyım, Türkiye' mizde yetişen güzel insanlarımızı unutmamak için onun hakkında birşeyler yazmalıydım burada. Bakalım ben söylemeden bu kişiyi tanıyabilecek misiniz? Bahsi edilen kişinin benim gibi Kabataş Erkek Lisesi mezunu olması gururlandırır beni ama asıl gururu aşağıda göreceksiniz ki ülkesine kazandırdıklarıyla tam bir "Türk Mucizesi" olması verir bana.

Kahramanımız Karadeniz bölgesinde Sürmene' ye bağlı Yılmazlar köyünde doğar. Çocukluk yıllarında çobanlık yapar. Sürmene’nin sarp dağlarında inekleri uçurumdan düşer diye korkmuş, ama görevini eksiksiz yapmıştır. Mahalledeki çocuklara Teksas, Tommiks kitapları kiralayarak okul harçlığını çıkarır; bunun yanında aile bütçesine de katkıda bulunur. En zirvesine çıkacağı başarı merdivenine ilk adımını, Milliyet Gazetesi’nin açtığı İlkokullar arası Bilgi Yarışması’nda birinci olarak atar. “Hiçbir zaman bırakın İstanbul’u, Ankara’yı veya yurt dışını, Trabzon’a bile gidebileceğimi sanmazdım. Köyde iken ortaokula ve liseye gitmeyi bile hayal edemezdim.” sözleriyle çocukluk yıllarındaki düşüncelerini anlatır. Ortaokulu parasız yatılı olarak Samsun' da okuduktan sonra, TÜBİTAK bursuyla geçtiği Kabataş Erkek Lisesi' ni 1966 yılında birincilikle bitirir. Aynı yıl üniversite giriş sınavlarında Türkiye birincisi; hem de bütün soruları yanlışsız doğru cevaplayarak (Bugüne kadar ÖYS sınavında böyle bir derece elde edilemedi!) birinci olması O’nun yıldızını daha da parlatır. İstanbul Üniversitesi' ni burs hakkı kazanarak en yüksek puanla kazanan tek öğrenci olur. Milli Eğitim bakanlığı bursu kazanarak eğitimine Amerika’da devam eder. Purdue Üniversitesi’nde okurken Türkiye’de döviz sıkıntısı olunca, bursu gönderilmez veya gönderilemez. Bununla ilgili bir anısını şöyle anlatır. "Türkiye’de döviz sıkıntısı başlayınca burslarımızı zamanında alamadık. Amerika’da üç gün aç kaldığımı unutamam. Öğrenci yurduna bulaşıkçı girdim, bir haftada aşçılığa terfi ettim." Bu şartlarda dört yıllık fakülteyi iki buçuk yılda bitirir. Elektronik mühendisi olur. Missouri Üniversitesi’nde Tıp Mühendisliği alanında doktorasını yaparak 28 yaşında ABD Üniversitelerinde ders vermeye başlar.

1987 seçimlerinde milletvekili seçilir. Bakan olur. PETKİM onun döneminde kara geçer. Bakan olduğu dönemde, siyasi sebeplerle bir kişiyi bile işe almadığını her yerde söyler. Partisinin düşmanlığını kazanır. ‘’sinema, müzik ve video eserleri kanunu’’ onun eseridir. Okul televizyonu adı altında ülkenin her yerinden seyredilen eğitim programlarını başlatır. KDV hayata geçer. Diğer partilere ait belediyelere kendi belediyeleri kadar bütçe veren tek bakan olarak herkesi şaşırtır. Cumhuriyet tarihinde ilk kez onun Maliye Bakanlığı döneminde Eğitim bakanlığı bütçesi Savunma bakanlığı bütçesinden daha fazla gelir alır. Meraların ıslah edilip verimli kılınması projesini başlatır. Türk tütününü ezen Amerikan şirket anlayışını kovar. Tekel 2000 tüm yabancı sigaraları saf dışı bırakır. Halk pazarları onun projesidir ve hayata geçirir. Dağılan Rus cumhuriyetlerinden çok önemli bilim adamlarını gizlice getirtir. Bir seçmeni "sizi milletvekili seçtik ama ne yaptığınızı bilmiyoruz!" diye mektup yazınca çok detaylı bir katalog gibi çalışmayı seçmene yollar, seçmen şok olur. Kamuoyunda “Kıyak Emeklilik ve Ballı Maaş” olarak adlandırılan milletvekillerine süper emeklilik sağlayan kanunun iptali için dava açar ve bu maaşı hiç olmayan tek milletvekili, gerçek milletvekili olur. Borsanın kurulmasından, vergi sisteminin oluşturulmasına kadar birçok konuda sistem alt yapısı onun görüşleriyle şekillenir. Kartal bölgesinde yağma edilen hazine arazisine askeri birlik konması fikriyle herkesi şaşırtır. Şimdi sadece oraları yeşil alan ve istila edilmemiş durumda. "Atatürk’ü gençliğe doğru anlatırsak , aşırı uçlarda boş fikirlerle gezmezler" demekten dilinde tüy biter. "Bakan" oldun diyenlere; "Hayır sadece "Bakan" değil, aynı zamanda "Gören" oldum zekice cevabıyla sadece "Bakan" olanları edeplice uyarır.

Öldüğünde ikinci el bir arabaya biniyordu. Karayolundan giderken yeni yapılan otobanın girişine konan hatalı yön tabelası yüzünden ters yöne girdi ve kazada kendisiyle eşi ve kızı da öldü!.. Tabelanın yanlış konması bir ihtimal düşündürücüydü. Bir ihtimal ortadan kaldırılmış olabilirdi. Çünkü çok genç ve çok başarılıydı. Ulusalcıydı. ANAP’ ın başına geçmesi ve ileriki yıllarda ülkeyi yönetmesi muhtemeldi.
Geçim sıkıntısı çeken bir Maliye Bakanı. Amerikada okumuş ama Ulusalcı. Proje üreten, geleceğe bakan, Türkiyeye inanan bir siyasetçi. Öldüğünde hurda haline gelmiş arabası ve bankadaki 43 milyon lirasından başka bir mal varlığı bırakmadığı beyan edildi. Doğruları ararken karanlıkta yaşamadı; dediği gibi yaşadı, yaşadığını söyledi. Dünyayı ayaklarıyla değil, düşünceleriyle dolaştı. Çocuklarına ve sevenlerine bıraktığı tek miras, çalışkanlık ve dürüstlük oldu.

Evet Rahmetli Adnan Kahveci' den bahsediyorum. Hayatımda, öldüğünde gözyaşı döktüğüm yegane politikacıdan. Burada çeşitli alıntılarla kendisini anlatmaya çalıştım, bilmeyenler görsünler nasıl politikacı olunur diye. Bugun kitabı okuduğumda içimde bir acı hissettim. Unutur olmuşum Adnan Kahveci' yi diye ve aklıma yeni neslin kendisini pek tanımadığı, bilmediği geldi. Internette yaptığım araştırmalarda da çok fazla bilgiye ulaşamadım. Dedim ki politika dediğimiz şey yalan dolan değil sadece. İyi şeyler de yapılıyor ülkemde, iyi insanlarımız da yetişiyor. Ama unutmamamız lazım bu değerleri. Benim de bir katkım olsun bu yazıyla. Bu ülke daha nice Adnan Kahveciler yetiştirecek potansiyele sahip. Yeter ki dürüstlüğe, çalışkanlığa destek versin canım halkım ve işe kendinden başlasın. "En büyük vatanseverlik, mesleğini en iyi şekilde yapmaktır."

- Yukarıdaki yazılar, çeşitli internet sitelerinden ve kitaplardan derlenmiştir.


Read more...

Salı, Ocak 23, 2007

Keşke Sevmeseniz

Sadece fikirleri yüzünden öldürülen insanlar var ülkemde. Yer yarılsa da yerin dibine girsem, yani o kadar utanıyorum. Bugün eşi konuşurken şöyle dedi; "Bir bebekten bir katil yaratmayı başarabilen bu KARANLIĞI sorgulamadan hiç birşey olmaz." Tüylerim diken diken oldu. Bizi çok seven, vatanını çok seven, severken öldüren, öldürdükçe yücelen insan görünümlü yaratıklar olduğu sürece bu karanlığı nasıl yokedeceğiz? Keşke sevmeseniz be, keşke.

Can Dündar' ın yazısından alıntı;

Adam gibi adamdı.
Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık.
İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın, "Toprağından yol geçecek. Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş:
"Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."

Can Dündar - Milliyet - 20.01.2007

Read more...

Salı, Ocak 09, 2007

Kick Off

Uzun zamandır önemli bir proje üzerinde kafa yoruyordum. Bir ihale açılmıştı ve ihalede mutlu sona ulaşmak isteyen 5 firma vardı. Büyük uğraşlar sonunda ihaleyi biz kazandık. Bugün bu projeye resmi olarak başladığımızı ifade eden toplantımızı (Kick Off) gerçekleştirdik. Projenin benim için önemli bir yanı, eski firmam Roketsan ile çalışacak olmam. Bu nedenle çok heyecanlıyım. Dostlarımı göreceğim, onlarla yeniden ter dökeceğim projenin başarısı için. Roketsan büyük bir aile ve biliyorum ki ben de bu ailenin bir ferdiyim. 4 yıl önce gözlerim yaşlı ayrılmıştım Roketsan ailesinden, kariyerimi ve geleceğimi düşünerek, tıpkı 9 yıl önce İstanbul' u ve ailemi aynı nedenlerle terkederken olduğu gibi. Doğru kararı vermek acı çekmeni önlemiyor bu gibi durumlarda.

Dostlar ile çalışacak olmamın yanında bu projenin içeriği de beni heyecanlandırıyor. Gizli bir proje olduğundan detaylarına burada ne yazıkki giremiyorum. Ama bana ve ekibime kazandıracakları açısından inanılmaz heyecanlandığımı, motivasyonumun en yüksek seviyede olduğunu buradan haykırmadan edemeyeceğim. Umarım proje sonucunda başarılı oluruz, bunun için elimizden geleni yapacağız. Bugün yeni bir dönem başladı.

Read more...

Pazar, Aralık 24, 2006

Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi

Uzun zamandır Tezer Özlü hakkında birkaç şey yazmayı düşünüyordum, kısmet bugüneymiş artık. Türk edebiyatında kesinlikle çok önemli bir yerde olan bu kadının kısacık hayatına sığdırdıkları sizleri hayrete düşürecektir. Kitapları blogumda pek çok kez yinelediğim bazı temaların derinlerine inen eserlerdir, gözardı etmeyin, mutlaka okuyun. Onun bizden biri olması, bu coğrafyadan çıkması, inanılası zor bir durum. Özellikle Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını mutlaka edinin ve okuyun. Böyle bir kitabı herkes yazamaz, siz okurlarından olun. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Tezer Özlü (1943-1986), 10 Eylül 1943'te Simav'da doğdu. Anne ve babasının görevleri nedeniyle çocukluğu Simav, Ödemiş ve Gerede'de geçti. "Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım..." diye anlatır o günlerini.

Yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. Avusturya Kız Lisesi'nde okudu. İlk kitabı olan Eski Bahçe'yi, (1978) 1963'ten beri dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980); kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da "yaşamasına izin verilmek istenmeyen" farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, "teninde duyarak" işledi. Özlü, yaşamın anlamını arayan ve bu arayışı hayranlık duyduğu üç yazarın (Svevo, Kafka ve Pavese) izlerini ve izleklerini de sürerek sürdüren ikinci roman/anlatısını ise 1983'te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla yazmış; yapıt 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazanmıştı. Bu kitap, daha sonra dilimizde, yazarı tarafından Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) adıyla bir anlamda yeniden yaratıldı. Özlü'nün ölümünün ardından; ilk öykü kitabı, daha sonra yazdığı öykülerle bir arada Eski Bahçe - Eski Sevgi (1987) adıyla basılmış; Gergedan dergisi 13. sayısında yazarın adına özel bir "fotobiyografi" yayımlamış; kimi günce ve anlatı parçaları ise Kalanlar (1990) adlı küçük bir kitapçıkta toplanmıştı.

"Pavese, Franz Kafka, Svevo izleri taşıyan; yazdığı her satırda acısını haykıran, zehirli doğan ve bu zehiri satırlarına aktaran, dünyaya karşı umutsuzluğunu, uyumsuzluğunu haykıra haykıra kendi ölümünü seçen, türk edebiyatının en iyi kalemlerinden, hayran olunası kadın . . ."


Aşağıda, kitaplarından bazı alıntılar yaparak bu muhteşem kadının edebiyat dünyasına bıraktıklarını sizlerle paylaşıyorum. Yalnız dikkatli olun, derinlere tüpsüz dalış yapıp vurgun yeme ihtimaliniz var.

(...) daha güzel yaşam diye bir şey yok, daha güzel yaşamlar ötelerde değil, daha güzel yaşam başka biçimlerde değil, güzel yaşam burada, Taksim alanı'nda, turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde, trafik tıkanıklığından yürümeyen arabalar, egzoz kokusu, alana yayılan sidik kokusu, gözlerimiz, duygularımız önünde açılan bu kara kalabalıktan başka yerde, daha başka bir biçimde bir güzel yaşam yok!

Şunu öğrenmelisin : Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir. Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir.

ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu, verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki . . . bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok, aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum, iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için, aranızda dolaşmak için çalışıyorum, istediğimi çalışmama izin vermediğiniz için, içgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için, hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, birşey yapıldı sanıyorsunuz, yaşamım boyunca içimi kemirttiniz, evlerinizle, okullarınızla, işyerlerinizle, özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz, ölmek istedim, dirilttiniz, yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz, aç kalmayı denedim, serum verdiniz, delirdim, kafama elektrik verdiniz, hiç aile olmayacak insanla biraraya geldim, gene aile olduk, ben bütün bunların dışındayım . . .

sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum, ve hepsine haykırmak istiyorum; onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey, ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan, belki de hiç istediğim gibi çalışmadan, istediğiniz düzene ayak uydurmak o denli kolay ki . . .

benim en büyük mutluluğum her şeyden kaçmak; tüm çocuklardan, tüm acılardan, tüm sevgilerden, tüm orgazmlardan, tüm gecelerden, tüm günlerden, her hilal aydan, her ülkeden . . . ben her gece ölüyorum, her sabah yeniden canlanıyorum, her yirmidört saatlik zaman dilimi hem ölüm hem yaşam aynı zamanda . . .

Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.

İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı, özü olmalı evrenin . . .

İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.

Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çaliştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinligine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar.

Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu?

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. yazdıkları, okumak istedikleridir, sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken... gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek. . . isterim hep.

İnsan yaşamının en mutlak, en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.

Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç degil mi?

Read more...

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Tekin' in Oscarları

Arkadaşlar arasında hep konuşuruz en çok sevdiğimiz 10 film nedir, en sevdiğimiz aktörler vs. Hep tartışırız, ben de kendi oscarlarımı dağıtmak, bunları blog umda yayımlamak niyetiyle bu yazıyı yazdım. Sıralamayı yapmak benim için zor oldu, ancak en iyi film, en iyi aktör/aktris ve en iyi yönetmen kategorilerinin en tepesindeki isimler konusunda hiç zorlanmadım, bunlar (Fight Club, Kevin Spacey, Quentin Tarantino) herhalde hiç bir zaman değişmeyecekler.

Bir de bazı yönetmenler benim için çok değerliler, onların hemen hemen her filmi benim için burada hazırlamaya çalıştığım listede bulunası filmlerdir, ancak bu durumda listeye diğer filmleri koyamayacağımdan bu yönetmenlerden sadece bazı filmleri aldım listeye. Mesela Kubrick filmleri. Ama Tarantino için böyle bir kısıtlamaya gerek duymadım, duymamalıydım da :).

Yazının sonuna bir de en iyi korku filmlerini ekledim ki benim gibi korku filmi hastası birisinin kesinlikle yapması gereken bir liste bu. Listede çoğunlukla eski tarihli filmler var. 80 li yılların korku filmlerinin kalitesini bugün yakalayan film sayısı çok az ne yazıkki. Nerede o eski korku filmleri demekten alamıyorum kendimi. Neyseki son yıllarda Japon korku filmleri bana eski korku filmlerinde bulduğum tadı veriyor. Aslına bakarsanız şimdi o eski korku filmlerini seyrettiğimde biraz şaşırıyorum, çünkü pek korkmuyorum. Herhalde o zamanlar bana o efektler, görüntüler, sesler çok korkutucu geliyordu, şimdi pek etkilenmiyorum. Mesela aşağıdaki listede göreceksiniz, bir Evil Dead filmini seyrettikten sonra haftalarca geceleri uyuyamadığımı bilirim. Şimdi izlediğimde ise gülüp geçiyorum. En son korkma hissini bana Ring serisi yaşattı sağolsun. Epey bir etkiledi beni, tabii bunda o dönemler İngiltere de kocaman bir evde kalıyor olmamın, bu evde kaldığım odada filmde kullanılan aynaya tıpatıp benzer bir aynanın bulunmasının ve filmden sonra konu ile ilgili internette çok fazla araştırma yapmış olmamın da etkisi vardır.

Fight Club bence tüm zamanların en iyi filmi. Bir daha böyle bir film olmayacak. Oyunculuklarından tutun da filmin verdiği mesajlara kadar herşey mükemmel bu filmde. Filmin içinde verilen mesajlar hayat felsefeniz olabilir. Ve sahip olduklarınız sonunda size sahip olabilirler.

En İyi Film
  1. Fight Club - Dövüş Kulübü (1999)
  2. Clockwork Orange - Otomatik Portakal (1971)
  3. Pulp Fiction - Ucuz Roman (1994)
  4. The Usual Suspects - Olağan Şüpheliler (1995)
  5. Mulholland Dr. - Mulholland Çıkmazı (2001)
  6. Closer - Daha Yaklaş (2005)
  7. Reservoir Dogs - Rezervuar Köpekleri (1992)
  8. Amores Perros - Paramparça Aşklar Köpekler (2000)
  9. Trainspotting - Trainspotting (1996)
  10. Kill Bill 1,2 - Kill Bill 1,2 (2003-2004)
  11. Old Boy - İhtiyar Delikanlı (2003)
  12. Donnie Darko - Donnie Darko (2001)
  13. American Beauty - Amerikan Güzeli (1999)
  14. Crash - Çarpışma (2004)
  15. Requiem for a Dream - Bir Rüya için Ağıt (2000)
  16. Sin City - Günah Şehri (2005)
  17. The Big Lebowski - Büyük Lebowski (1998)
  18. Gegen Die Wand - Duvara Karşı (2004)
  19. Amelie - Amelie (2001)
  20. Lock, Stock and Two Smoking Barrels - Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana (1998)
Linda Blair' in şu bakışları insanı titretmeye yeter emin olun. Ne zaman seyredersem seyredeyim her daim bir ürkme duygusu bırakır bende bu "Şeytan" filmi. Film o yıllarda o kadar tutmuştu ki bir türk versiyonu dahi çekilmişti Şeytan adıyla. Başrolünde Cihan Ünal oynuyordu. Türk versiyonunda elbette ki İslam motifleri hakimdi filmin bütününe, yani kutsal suyun yerini zemzem suyu almıştı ve şeytan çıkartma işini bir imam yapıyordu. Türk versiyonu bile zamanında beni korkutmuştu, düşünün artık bu filmin korkunçluğunu. Sadece ben değil tüm otoriteler bu filmin gelmiş geçmiş en korkunç film olduğunda hemfikirler.

En İyi Korku/Gerilim Filmi
  1. The Exorcist - Şeytan (1973)
  2. The Ring (2002) / Ringu (1998) - Halka
  3. The Shining (1980)
  4. Saw - Testere (2004)
  5. Dawn of the Dead - Ölülerin Şafağı (1978)
  6. Evil Dead - Şeytanın Ölüsü (1981)
  7. A Nightmare on Elm Street - Elm Sokağında Kabus (1984)
  8. Alien - Yaratık (1979)
  9. Friday the 13th - 13. Cuma (1980)
  10. Halloween - Korku Gecesi (1978)
Elbetteki benim için Tarantino bir idol, yaptığı her film bir baş yapıt, adının geçtiği her film beni heyecanlandırır, sabırsızlandırır. Uma Thurman ı, Michael Madsen i bizlere kazandıran kişidir. Rezervuar Köpekleri ni defalarca seyredip oradaki diyalogları ezberlediğimi bilirim. Bir katilin bir polisin kulağını kesmesini bu kadar güzel izleyiciye izlettirebilen bir başka yönetmen daha bulamazsınız. Filmlerindeki bir çok sahneye zaman içinde bir çok filmden atıflar yapılmıştır. Filmlerinde seçtiği müzikler izleyiciyi yerine mıhlatır her zaman. İyi ki varsın, ne diyeyim.

En İyi Yönetmen
  1. Quentin Tarantino
  2. Alfred Hitchcock
  3. Stanley Kubrick
  4. David Lynch
  5. Takashi Miike
  6. Luc Besson
  7. David Fincher
  8. Fatih Akın
  9. Alejandro González Iñárritu
  10. George A. Romero
En İyi Aktör/Aktris
  1. Kevin Spacey
  2. Meg Ryan
  3. Clive Owen
  4. Brad Pitt
  5. Johnny Depp
  6. Edward Norton
  7. Uma Thurman
  8. Jeff Bridges
  9. Naomi Watts
  10. Julianne Moore
Kevin Spacey benim en beğendiğim oyuncudur, daha bir film yoktur onun oynadığı ve benim beğenmediğim. Oyunculuk dersen oyunculuk, karizma dersen karizma , sanki oyuncu olmak için doğmuştur kendisi. Sadece sesi bile yeter bir filmi izlenebilir kılmak için. Elbette Meg Ryan dan da bahsetmeden olmaz. Dünya üzerindeki en masum gülüşlerden birine sahiptir kesinlikle. Sadece o gülüşüyle listeme 2. sıradan girdi.

Read more...

Perşembe, Kasım 16, 2006

Iso - Kiki

Siz ne tatlı kediciklersiniz, bir anda hayatıma giriverdiniz. Efendim sizi bu yumaklarla tanıştırayım; kız olanın adı ISO, erkek olanın ise KİKİ. Nereden çıktı bu isimler derseniz de, yazılım grubumuz ISO sertifikasını aldığı günün akşamı bizim aileye katıldığı için ISO ismini aldı kızım, KİKİ ise bir Almodovar karakterinin ismiyle bütünleştirildi Barış tarafından.

Çok akıllı ve uslu olduklarını söyleyebileceğim kedilerimizin annesi bir Ankara kedisi. Bu nedenle bu çocukların da annelerinden miras kürkleri var. Soğuk kış gecelerinde ayaklarımızı ısıtmak için kullanıyoruz. KİKİ inanılmaz uslu, ne yapsan ses çıkartmaz, hemen kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp büzülür ve kaderine razı olur. Ama ISO atalarının ruhunu evimizde yaşatmak için elinden geleni yapıyor, birazcık kızsanız ona hemen hırçınlaşır hatta çok sevilmeye de gelemez hemen pençelerini çıkartır ve patronun kim olduğunu size hissettirir. Oyun oynamaya bayılırlar ve en sevdiği oyuncakları pinpon topudur, verin önlerine bir pinpon topunu saatlerce koştursunlar, onları görünce ben de onlara katılıyorum ve beraber top oynuyoruz evin içinde. Hastasıyım onların, valla işte kaybettiğim enerjiyi onlarla oynayarak geri aldığımı hissediyorum. Hele işten döndüğümde asansörün kapısını açar açmaz evin kapısına gelip kapıyı tırnaklamaları ve beni karşılamaları bitirir beni inanın.

Kedilerin istedikleri birşey olmadığında nasıl ağladıklarına inanamazsınız, yani o hüzünlü miyavlama sesini duyup yumuşamamanız imkansızdır. Erkeklerle kadınlar arasındaki kavgalarda kadının gözyaşları karşısında erkeğin savunmasız kalmasına benzer kedinin yalvarışları karşısındaki acizliğiniz.

Güzel şeydir hayvan sevgisi, onsuz büyüyen çocukların tabiatın insana yüklediği sorumluluğun farkına varması çok kolay olmayacaktır. Kar yağdığında balkona kuşların beslenmesi için ekmek kırıntısı döküyorsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Hayvanları ve doğayı sevin.

Read more...

Perşembe, Eylül 21, 2006

Çeşm-i Cihan

Bu yaz bana çok uzun geldi. Uzun zamandır tatile çıkmadım ve bu sene ağustos sonu olarak belirledim iznimi. Ancak anladım ki bu yoğun tempoda insan arada dinlenmeye ihtiyaç duyuyor. Biz de Barış ve Sevgi ile beraber Amasra’ya gitmeye karar verdik. Aslına bakarsanız en az 3 yıldır Amasra ve Safranbolu ya gitmeyi düşünüyorduk ancak bir türlü zaman ayırıp da gidememiştik. Ama bu hafta sonu her şey mükemmel olacaktı. Arabaya atladık ve güzel bir yolculuk yaptık Amasra ya kadar. Araba ile gitmek çok hoş oluyor çünkü istediğimiz yerde durabilme özgürlüğüne sahip olabiliyoruz. Nitekim Mengen de bir mola verip çorba içme lüksüne sahip olduk. Ancak açıkçası pek beğenmedik belki de yanlış bir yer seçtik Mengen yemeklerinin lezzetini tatmak için.

Amasra’ ya vardığımızda en başlıca sorunumuz yer bulamamak oldu. Tüm otel ve pansiyonlar doluydu neredeyse uzun aramalarımız sonucunda güzel bir otelde güzel bir yer bulduk ve yerleştik. Sonra plaja Sevgiyi bıraktık ve Amasra’ yı keşfe çıktık. İnanılmaz hoşuma gitti Amasra. Çok güzel bir tarihi dokusu var, Venedikliler zamanından bu yana etkileyici izler bırakmış Amasra Limanı. Yaptığımız tekne turu tüm tarihi gözlerimizin önüne serdi, güneşin batışı insanı bambaşka yerlere götürüyor hele de sevdiğiniz yanınızdaysa benden söylemesi. Akşam elbette herkesin önerdiği Canlı Balık ta yedik yemeğimizi. Epey bir zor oldu aslında yer bulmak ama beklememize kesinlikle değdi doğrusu. Balık ve Amasra salatası, eee tabi rakısız olmaz :).

Ertesi gün sabah erkenden kalktık ve Amasra’ nın meşhur Çakraz plajına doğru yola koyulduk. Arabanız olunca işte böyle çevreyi dilediğiniz gibi dolaşabiliyorsunuz. Amasra-Çakraz arası 15 km. Karadeniz’ in doğa ile bütünleştiği, yeşil ve mavinin tonlarının iç içe olduğu, berrak denizi, tertemiz kumsalı, doğallığını kaybetmemiş yapısıyla keşfedilmeyi bekleyen bir yer Çakraz. Kafa dinlemeye hele ki sevg
iliyle gitmeye en uygun yerlerden birisi, sakin inanılmaz sakin bir yer. Küçük bir kumsal ve kumsalın arkasında pansiyonlardan ve köyden oluşan Çakraz’ ın güzel denizinde biraz yorgunluk attıktan sonra tekrar Amasra’ ya döndük. Çeşm-i Cihan da yemek molası verdik ama ne yalan söyleyeyim dün Canlı Balık ta yediğimiz balıkların tadını kesinlikle tutmaz Çeşm-i Cihan. Neyse sonra Safranbolu’ ya doğru yola koyulduk. Tarihi ve mistik dokusu ile batı Karadeniz bölgesindeki gezilesi bir yer Safranbolu. Ülkemizin bu kadar güzel mekanları, gezilecek yerleri var biz bunlara sahip çıkmıyoruz, sahip çıkmak bir yana bu tip yerlerin varlığından bile haberdar olmuyoruz kimi zaman! Mesela Safranbolu’ nun UNESCO tarafından dünya koruma kenti ilan edilmesinin önemini buraya gidince daha iyi anladım. Safranı bol olan bu şirin beldemizde safranın kilosunun 10 milyar ettiğini de öğrenmiş oldum :). Akşam yemeğimizi burada yedikten sonra Ankara’ ya, bizi bekleyen boşluğa doğru yola koyulduk.

Read more...

Salı, Eylül 19, 2006

Gezdim, Durdum

Uzun zamandır yazı yazmıyorum buraya ama tüm yaz Ankara' da kaldığım için Ağustos sonu ve Eylül başlarında bunun acısını çıkarttım. Önce haftasonu için Amasra' ya gittik, ardından bir haftalık bir tatil yapıp, Şarköy, Gökçeada ve Bozcaadayı gezdik, inanılmaz güzeldi, özellikle Bozcaada harika bir yer. Eylül' ün ilk haftası Amerika' daydım. Bir hafta iş için Austin/Texas ve ardından 1 hafta tatil için NewYork, ve donüşte bir günlük Londra ziyareti. Yepyeni dostluklar, anılar, heyecanlar. Yazacak çok şey birikti anlayacağınız, bu seyahatlerim ile ilgili yazılarımı en kısa zamanda siteye yükleyeceğim resimleriyle beraber. Yakında görüşmek üzere.

Read more...

Salı, Ağustos 01, 2006

Basitleştir, basitleştir, basitleştir

Barış ile ilk çıkmaya başladığımız dönemlerde dağcılık bana çok uzak geliyordu. Yani düşünüyordum ne gerek var bunca zahmete, ızdıraba diye. Fakat geçen yıllar beni bir çok konuda olduğu gibi dağcılığa bakışımı da değiştirdi. Burada dağcılıkla ilgili ahkam kesecek kadar kendimi yeterli görmüyorum, ama gözlemlediğim kadarıyla böyle uğraşları olan kişilerin hayata bakış açılarının bir çok insandan daha farklı ve doğru olduğunu düşünüyorum. Onlarda zoru başarabilme yetisi var kesinlikle. Dağa gittiğinizde bunu hissediyorsunuz zaten. Orada anlıyorsunuz ki hayatta sadece karnınızı doyurmaya, barınmaya ve sevmeye ihtiyacınız var. Bu dünyada aslında temelde herşey o kadar basit ki, bazı kavramları kafamızın içinde çok büyütüyoruz. Üstesinden gelemeyeceğimiz hiç bir engel yok kendimizden başka. Bir şehir hayatı var sizin yaşamak zorunda olduğunuzu hissettiğiniz ama her zaman bilinçaltınızda bir kaçış planı oluşturduğunuz ve de bu değişimi yapabilecek cesareti hiç bir zaman kendinizde bulamayacağınız. Hayaller kuran, buralardan uzaklaşmak, kaçıp kurtulmak isteyen, sanki böyle bir imkan yokmuş gibi de iç çekip duran insanlardan oluşan topluluklar size yabancı değillerdir eminim. Ben mühendisim ve çevremdeki bir çok insan gibi realist düşüncelere sahip(t)im. Yani nedir bu realist düşünce, iş hayatında başarılı olmak zorundasın, para kazanacak, kazandığın paraları biriktirecek, hayalin olduğunu düşündüğün bir geleceğe sahip olmak için daha çok çalışacak, çalışacak ve çalışacaksın. Sonra bir bakacaksın ki uğruna feda ettiğin gençliğin sana çocuklarına anlatacak bir çok "keşke" ler bırakmış. Ehh elbette bunun yanında en az bir ev ve bir araba da tesellisi, tümden gelim yaparsak, hangisini feda etmeyi isterdiniz, malvarlığınızı mı yoksa "keşke"lerinizi mi?

Şimdi böyle bir girişin elbette bir nedeni var, sizlere bir düşünürden bahsetmek istiyorum, ve eğer benim gibi düşüncelere sahipseniz mutlaka edinmeniz gereken bir kitaptan. Henry David Thoreau - Doğal Yaşam ve Başkaldırı.

Hayat dusturu "basitleştir, basitleştir, basitleştir" olan ve hayatının bir döneminde şehirden kaçıp, Walden gölü kıyısında inzivaya çekilen ve aynı adlı ünlü kitabını burada kaleme alan Henry David Thoreau, kitabın bir yerinde beyaz adamla kızılderilinin “ev” ve “sahip olmak” kavramlarına yaklaşımını karşılaştırır. Beyaz adam için, içinde her türlü konfora, her çeşit elektirikli ev aletine, en iyisinden mobilyalara sahip evlerde yaşayabilmek çok önemlidir. Öyle ki, hayatının yarısını bu uğurda harcamaktan tereddüt etmez. Hep daha iyi, daha büyük, daha lüks bir eve sahip olmak için çalışır, didinir, para biriktirir ve bir anlamda ömrünün yarısı bununla geçer. Oysa “asıl vahşi” diye nitelendirilen kızılderili, herhangi bir yerde rahatlıkla kurabileceği çadırını sırtında taşıyabilir ya da onun için gerekli basit malzemeleri gittiği her yerde rahatlıkla bulabilir. Onun evi, o anda yaşamak istediği herhangi bir ova, orman, su kenarı, dağ, her yer olabilir. Thoreau, doğayla muazzam bir uyum yakalamış kızılderiliyi, sahip olduğumuz en iyi, en konforlu, en büyük evlerden birine getirsek ve bu evi ona vereceğimizi, ancak karşılığında da hayatının yarısını vermesi gerektiğini söylesek acaba ne gözle bakar bize diye sormaktan kendini alamaz. Bu noktada hangimizin daha akıllı olduğunu kestirmek çok zor. Bugünün koşullarında elbette bir kızılderili gibi yaşamak mümkün değil, Thoreau’nun zamanında bile mümkün değildi, ancak burada önemli olan, basit bir kavram üzerine bile hayatı ne kadar farklı algılayabileceğimiz, ve delilikle normalliğin sınırlarının çok göreceli olduğu.

Aslında Thoreau' nun Sivil İtaatsizlik konusunda söylemleri ile ilgili de birşeyler söylemek, alıntılar yapmak istiyorum, ama onun için ayrı bir başlık açacağım yakında burada.

I went to the woods because I
wanted to live deliberately...
I wanted to live deep and suck
out all the marrow of life!
To put to rout all that was not life...
And not, when I came to die, discover
that I had not lived...

ormana gittim
çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak
ve ölüm geldiğinde farketmemek için hiç yaşamamış olduğumu

Read more...

Salı, Temmuz 11, 2006

Platini vs Arconada

Bir dünya kupasını daha geride bıraktık. Şampiyon İtalya oldu. Dünya kupası başladığında Candaş şampiyonun İtalya olacağını söylediğinde gülmüştüm. Ama top yuvarlaktı. İtalya 4. kez dünya şampiyonluğunu elde ettiğinde ardında Zuzu nun kırmızı kartlık kafa vuruşu konuşulur olmuştu. Ne saçmalık. Dünyanın en iyi futbolcusu bu tip hareketler yaparsa biz kimden ne bekleyelim.

Her 4 yılda bir gerçekleştirilen bu organizasyon başlamadan haftalar önce insanlar yorumlar yapmaya, birbirlerini heyecanlandırmaya başlarlar ama ben her geçen dünya kupası heyecanımı yitirdiğimi düşünüyorum. "Nerede o eski dünya kupaları" diyerek bir anlamda da yıllar önce babalarımızın söylediği cümleleri sarfediyorum. Ama ne bileyim gerçekten de tadı tuzu olmuyor artık sanki. Eskiden futbol takımlarının çoğunun kadrosunu ezbere bilirdik, futbolcuların çıkartma albümlerini yapardık, top oynarken onların isimlerini kullanırdık hep. Mesela ben Hollandayı her zaman çok severdim, top oynaren "Ronald Koeman" olurdum hep, toplara inanılmaz sert vururdu, o ne zaman serbest vuruş kullanacak olsa heyecandan yerimizde duramazdık. İspanya, Almanya, Brezilya, İtalya ne takımlardı, şimdi öyle değil sanki. Futbol tarihinde en unutamadığım maç 1984 avrupa şampiyonluğu finalidir. İspanya ile Fransa oynuyor. İispanya'da kalede arconada. O güne kadar inanılmaz maçlar çıkartmış ve İspanya' yı finale taşımıştı. Fransa lehine verilen bir penaltı ve topun başında Platini, top barajı geçtiğinde spiker "Arconada topu" aldı derken koltuk altından geçen top ve ardında şampiyon Fransa ve ağlayan Tekin' i bırakıyordu.

Bu arada 2006 Almanya' nın ardından bu organizasyonu yaklaşık 16 yıl Avrupa kıtasında göremeyeceğiz maalesef. FIFA nın planlarına göre turnuva aşağıdaki programa göre gerçekleşecek;

2010 - güney afrika cumhuriyeti
2014 - güney amerika
2018 - asya
2022 - avrupa

Read more...

Cuma, Haziran 30, 2006

Haftasonu Kaçamakları

İş hayatı insanı çok geriyor, hele de yoğun tempolu, stresi bol işlerde çalışıyorsanız of ki of yani. Büyük şehirde yaşayınca haliyle haftasonları yakın yerlere doğa ile başbaşa olmaya gidesi geliyor insanın. Araban da olunca jazz' lıyorsun :) gidiyorsun. Ankara park, bahçe bakımından zengin sayılabilecek bir konuma sahip açıkçası. Mesela tam şehrin ortasında Armada' nın arkasında "Saklı Bahçe" diye bir mekan var tavsiye edebileceğim, şehrin içerisindesin ama bunu hissetmiyorsun. Elbette bir Eymir' e gitmek gibi olmuyor belki ama uzaklara gitmek gibi imkanı olmayanlar için iyi bir alternatif. Eymir' den bahsetmişken, bu sene utanarak söylüyorum ama Eymir' e ilk defa gitmek nasip oldu. ODTÜ de okumuş biri olarak bugüne kadar ne beklemişim diye düşünmeden edemedim. Gerçekten haftasonu değerlendirilecek bir mekan, hele de bisikletliler için inanılmaz. Bu sene bir kaç defa gittik Barış ile beraber, çok güzel, bir defasında tüm gölün etrafını yürüyerek dolaştık, güzel bir parkur. Her an bir kaplumbağa ya da sincap ile karşılaşabiliyorsunuz. ODTÜ ye ait bir tesis olduğu için genelde tanıdık insanlarla karşılaştığım oluyor. Bu arada gölde sandal turuna çıkmak da nasip oldu, inanılmaz güzel. Tabi İstanbullu biri olarak şimdi tutup ODTÜ nün bu gölünden övgüyle bahsetmek beni biraz tedirginliğe sokmadı değil. Zira boğazı, yıllarca martılarını beslediğim vapurları, Kabataş Erkek Lisesini düşündüğümde ben ne yapıyorum diyorum kendime. Ama heryerin kendine ait güzellikleri olduğu da şüphesiz. Bu arada İstanbul Boğazının yıllar önce kışın donduğunu ve üzerinde yüründüğünü belirten rivayetler işitmiştim, Eymir için de benzer söylentiler var. Ankara' nın soğuk kış geceleri ve gölün boyutları düşünüldüğünde inanmamak için bir neden yok ama İstanbul Boğazının donduğuna inanmayanlar için ilgili resmi buraya da koyuyorum. Ahhh İstanbulum ahhh sen ne gizemli, ne muhteşem bir şehirsin.

En son Ankara Bayındır Barajı yakınlarındaki Mavi Göle gittim teyzemlerle. Gerçekten güzel bir yer yapmışlar oraya, insanlar mangallarını falan alıp piknik yapmaya geliyorlar, biz de benzer bir uygulama yaptık, ama çok kalabalık olduğunu belirtmem gerek. Üstelik biraz da durum abartılmış yani ne bilim Levent Kırca parodilerine malzeme olabilecek birçok vaka var burada. Birde yıllardır gittiğimiz daha doğrusu Barış' ın sürekli gittiği, zaman zaman benim de teşrif ettiğim Hüseyin Gazi dağlık bölgesi var ki kaya tırmanıcıların vazgeçilmez mekanı olan bu yere apayrı bir sayfa açmak gerek. Umuyorum burası ile ilgili resimli bir yazı yakında burada yerini alacak. Neyse yaz bitmeden daha gezecek çok yer belirledik, beğendiğim yerler olursa mutlaka burada bahsedeceğim.

Read more...

Perşembe, Haziran 22, 2006

Jethro Tull

Bugün inanılmaz bir müzik ziyafetine tanık olduk. Dünyaca ünlü müzik grubu Jethro Tull'un kurucusu ve solisti Ian Anderson, Bilkent Odeon'da orkestrasıyla birlikte muhteşem bir konserle bizi müziğe doyurdu. Konuk sanatçı olarak Lucia Micarelli ve Şefika Kutluer'in de sahne aldığı gecede, Ian Anderson ve ekibine Bilkent Gençlik Senfoni Orkestrası eşlik etti. Her ne kadar İstanbul ile yarışacak durumda olmasa da bu aralar konser bakımından Ankara sınırlarını zorluyor.

Jethro Tull albümlerinden eserlerin yanı sıra, Mozart'ın klasiklerinden de örnekler veren Ian Anderson müthiş bir performans gösterdi. Ian Anderson' a bazı parçalarda Şefika Kutluer de eşlik etti. Ama genç yetenek Lucia Micarelli'nin keman soloları beni transa sokmaya yetti. Blog' umu takip edenler keman aşığı olduğumu bilirler ve bu çıplak ayaklı kız kesinlikle kemanı konuşturuyor.

Jethro Tull' un konser vereceğini duyduğumda, özellikle Barış' ın çok sevdiğini bildiğimden gitmeyi çok istemiştim, ancak bilet fiyatları beni biraz düşündürüyordu. Neyseki çalıştığım firma konsere sponsor olmuş ve neyseki Özlem hanım bizim firmada çalışıyor. Bizim için de bilet ayıran ve bu mükemmel gecede bulunmamızı sağlayan Özlem' e ne kadar teşekkür etsem azdır. İyi ki varsın Özlem.

Bugüne kadar 30 albüm çıkaran ve her yıl 100 konser veren Ian Anderson' ı hala dinlemediyseniz en kısa zamanda flüte dans ettiren bu adamı keşfedin derim ben. Bu arada Ian' ın İskoçya' nın en zengin adamlarından biri olduğunu da buraya dip not olarak düşeyim.

Read more...

Çarşamba, Haziran 14, 2006

Büyüyen Aile

Bugun sabah 02:20 de 3. kez amca oldum. Ezgi, Deniz ve şimdi de Marsell. Sabırsızlıkla seni bekliyorduk, aramıza hoşgeldin. Çetin abim ve Ania ablama teşekkürler. Bakalım şimdi sıra kimde.

Bu yeğenler iyi güzel de çabucak büyüyorlar ve bize yaşlandığımızı hissettiriyorlar. Ama dünyanın en güzel olayı bu olsa gerek. Keşke abimlerin yanında olsaydım da yüzlerindeki o mutluluğa şahit olabilseydim.

Sevgili Marsell, sana sağlıklı ve mutlu bir yaşam diliyorum. Bugün biraz ağladın ama bundan sonra hep güller açsın yüzünde.

Read more...

Pazar, Mayıs 28, 2006

Love is here

ODTÜ' den bir Starsailor geçti bugün. Biz de oradaydık. Yaw James Walsh sen nasıl bir insansın ya da insan mısın? O nasıl bir sestir, o nasıl bir sahne performansıdır anlamadım. Süper bir konserdi. İnanılmaz eğlendik, her zaman dediğim gibi bu ingiliz müzik grupları bambaşka. Yalnız hep yakınırdık Ankara' ya neden doğru düzgün gruplar gelmiyor, konserler vermiyor diye, bugün anladım ki gelmemekte çok haklılar. Yaw starsailor gibi bir grup gelmiş, bir avuç insan dinliyoruz konseri, James de baktı bu kadar az insan var herhalde burada tanınmıyoruz diye düşünmüş olacak "Good evening, we are Starsailor" diyerek kendilerini tanıtma ihtiyacı hissetti. Konser boyunca sürekli türkçe "teşekkürler" demesi ayrı bir hoştu, ama asıl daha da güzel olanı adamların konsere çıkmadan önce stadyumun çimlerinde top oynamalarıydı ki kimse de farketmemiş! Böyle uçuk bir grup anlayacağınız bu Starsailor.

Şimdik, bu grubu hiç bilmeyenlere, tanımayanlara, dinlemeyenlere tavsiyem "Love Is Here" albümlerini, alıp dinlemeleri. Bütün şarkıları tekrar tekrar dinleme ihtiyacı hissedeceğinizi, James in sesi eşliğinde bambaşka dünyalara gideceğinizi garanti ederim. Bu albümdeki tüm şarkılar inanılmaz ama ben özellikle "coming down" isimli parçayı ayrı bir özenle dinlemenizi tavsiye ediyorum. Elbette canlı dinlemek apayrı bir zevk, ama ne yazıkki bir daha Türkiye' ye 400-500 kişiye konser vermeye geleceklerini sanmıyorum.

Must I always take a back seat?
Must I always be your clown?
Did you ever really love me?
Were you always coming down?

Read more...