"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Pazar, Mayıs 31, 2009

Kirpi

Mayıs başında tatile çıktık, Korsika' yı keşfe gittik, altını üstüne getirdik bu harika adanın. Yakında konu ile ilgili bir gezi yazısı yayımlayacağım burada. Hem de yeşil ve mavi renklerin bol olduğu huzur dolu resimler eşliğinde. Ama hemen evvelinde sizlere tatil dönüşü yaşadığım bahçe maceralarından bahsetmek niyetindeyim.

Yaklaşık son 4 aydır bahçemizde bir ziyaretçimiz yaşıyor. 4 ay kadar evvel bahçenin hemen girişinde bir köstebek deliği belirdi, sabah gittim tırmıkla üzerini kapattım, bir daha çıkmaz herhalde başka bir yerlere gitmiştir diye düşünürken ertesi sabah kapattığım deliği yeniden açılmış buldum. Sonraki 1 ay boyunca o delik kapanıp kapanıp açıldı, ben de pes ettim ve onunla yaşayabileceğimizi düşündüm. Sonuçta sadece bir tane delik, hem de hep aynı yerde, çim ile bahçe taşlarının birleştiği yerde. Kendisini İso ve Kiki isimli kedilerimizden sonra yeni ev! hayvanımız olarak görelim dedik. 2 ay evveline kadar onu hiç görmemiştim bile, sanıyorum akşamları şöyle bir hava almaya çıkıp, solucanları falan yiyip tekrar yeraltına, kendi dünyasına dönüyordu. Bir akşam bahçeye çıktım, kulübeden bir şey alacaktım, karanlıktı ama salonun ışığı bahçeyi biraz aydınlatıyordu, tam o sırada bir ses duydum ve durdum, hemen ayaklarımın önünde sevimli köstebeğimiz,(Aslında bir kirpi ama önceleri onu köstebek sanmıştım) poposunu bir o yana bir bu yana sallayarak yavaş adımlarla önümden yürüyordu. Çok şaşırdım, elimi uzatsam dokunacaktım yani, ama ses etmedim o kendi yoluna ben kendi yoluma gittik. Köstebek aslında kör değil ama çok az görebiliyormuş, sanıyorum o nedenle beni farkedemedi. Daha sonra bahçeye, harekete duyarlı bir lamba kurdum, aradabir kirpimiz topraktan çıktığında ışık yanıyor biz de hemen kafalarımızı bahçeye çeviriyor, kendisini izleme fırsatı buluyorduk. Biz ondan memnunduk, sanıyorum kendisi de bizden, ta ki biz tatile gidene kadar. Tatil dönüşü evin bahçesi mayın tarlasını andırıyordu, 6 adet delik saydım. Zaten çimenleri de kesmediğim için, 2 haftada bahçe ufak bir ormana dönmüştü bir de bu delikler, beni çileden çıkarttı. En iyisi bundan kurtulmak dedim ve internette araştırmaya başladım.

Yabancı ve Türkçe kaynaklı siteleri, forumları araştırdım hepsinde de köstebek/kirpi den kurtulma yöntemi olarak öldürmeyi gösteriyordu. Okuduklarıma inanamıyordum, çok ciddiyim, "insanların çoğu vahşidir" tezini doğrularcasına bir çok yerde hayvanı öldürme taktikleri okudum, "deliğin başında bekleyin, çıkınca kafasına vurun", yok yaaaa. O mu hayvan sen mi hayvansın diye düşünürken, köstebekten kurtulmanın yollarını anlatan çok güzel bir site buldum. Sitenin güzel tarafı, köstebekten kurtulmadan önce durup bir düşünmemizi istiyor olması. Ondan kurtulmak istiyor olabilirisiniz ama bunu bunu bunu biliyor musunuz diye maddeler halinde aslında köstebeğin toprak için ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu. Arzu edenler bu linkten okuyabilirler. Köstebek/Kirpi kesinlikle, ağaçlara, bitkilere zarar vermiyor, tam tersi zararlı yaratıklarla beslendiğinden, toprağın her zaman taze kalmasını ve açtığı deliklerle havalanmasını sağlıyormuş ve daha bir çok faydasını da sıralamışlar. Tek zararı göze hoş görünmeyen delikler olması, buna tahammül edemediğiniz için kendisinden kurtulmak istiyorsak da öldürmek yerine onu başka bir yerde yaşamaya zorlayacak metodlardan bahsediyor.

Tüm bunları okuduktan sonra ne yapacağıma karar verememiş bir şekilde bu sabah bahçede kahvaltımızı yaparken, kendisi de teşrif ettiler. Ben de gittim ve yakaladım onu, bir saksının içerisine koydum, niyetim uzak bir yere götürüp bırakmaktı, zira burada onun mutlu olacağı çok sayıda boş arazi var. Ama o kadar şirindi ki uzun bir süre düşündüm, Barış' a sordum n'apsam diye, bir türlü karar veremedim, O da garibim o kadar çok korkmuştu ki yumak gibi büzüldü. Neyse, onun bu sevimliliği, onunla yaşamak isteğimi depreştirdi. Kendisine birden fazla çukur kazmaması konusunda telkinde bulundum ve saldım, umarım beni anlamıştır. Şimdi düşünüyorum da 2 sene evvel köstebek/kirpi ile ilgili tek bildiğim yeraltını kazarak yaşadığıydı, şimdi o kadar çok şey biliyorum ki. Şehir hayatının bizi doğadan koparmasına izin vermeyelim. Unutmamak gerekiyor ki aslında biz onların evlerine yerleşiyoruz, onlar bizim değil. Kafamıza bir gün onlar gelip vuracak saygıdeğer köstebek ve bilumum hayvan katili insanlar.

Read more...

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Yavaş Okuma Kursu

Hızlı Okuma öğrenen ve Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı romanını okuyan Woody Allen'a sormuşlar. "Nasıl buldun romanı, neler anlatıyor?". Cevap; "olay Rusya'da geçiyor".

Genelde başladığım kitabı makul bir süre içerisinde bitiririm. Saçma sapan nedenlerden ötürü başlayıp da bitiremediğim kitaplar da olmuştur. Mesela ABD'li felsefeci Robert M. Pirsig'in 1974 yılında yayımlanmış ve efsane haline gelmiş kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Kesinlikle öyle bir çırpıda okunacak bir kitap değil. Sanırım 1998 yılıydı, Barış elime tutuşturmuştu okumam için. Kitaba iki kere başlamış ama yoğun düşünmeyi gerektiren ağır monologların altından kalkamadığım bir dönemden geçtiğim için sonlandıramamıştım. 2 yıl kadar sonra, derin bir nefes alıp yeniden başlamış ve sanıyorum "Sofie' nin Dünyası"ndan sonra beni felsefe ile ilgilenmeye bir kez daha iten bir eser okuduğumun farkına varmıştım.

Sonradan bitirdiklerime bir başka örnek ise Joseph Heller' in Türkçe' ye Madde 22 ismiyle çevrilen muhteşem romanı "Catch 22". 2002 yılıydı onunla tanışmam. İngiltere' de çalıştığım firmadaki iş arkadaşım Philip bahsetmişti bu kitaptan "Catch 22" (Kısır Döngü - içinden çıkılamaz durum) deyiminin anlamını açıklarken. Çok ilgimi çekmişti, ingilizcesini satın almış ama bir türlü başlamaya cesaret edememiştim. Daha sonra Türkiye' ye döndüğümde Dost Kitapevi' nde öyle dolaşırken Madde 22 isimli kitabı gördüğümde hemen üzerine atılmıştım. Bu kitaba da 2 kere başladım ama ikisi de başarısızlıkla sonuçlandı. Hayır kitap olağanüstü güzel, ama ben o dönem Hollanda ile ilgili çalışmalarda bulunuyordum ve bir türlü kendimi kitaba verememiştim. Ama Hollanda' da yeniden okudum Madde 22 yi. Okurken inanılmaz zevk aldım, harika bir kitap. Askeri bürokrasi ile dalga geçen, çok ince bir espri anlayışı olan, okurken sürekli bir gülümseme modunda olduğum, aslına bakarsanız Jack Kareouc' un "Yolda" kitabının savaş konusundaki eşleniği olarak tanımlayabileceğim bir kült roman. İngilizce'de ki "Catch 22" deyiminin bu kitap ile sözlüklere girdiğini de buradan belirteyim. Yossarian karakteri ile kitap baştan sona içinden çıkılmaz durumları ortaya koyuyor. 20. yüzyilin en iyi romanları arasında gosterilen, hem güldüren hem de psikolojinizi alt üst eden bir eser.

Catch 22 aslında günlük hayatımızda çok karşılaştığımız bir durum. Mesela işe girmek için iş tecrübesi istenmesi ama işe girmeden de bu tecrübenin kazanılamaması gibi. Aşağıda kitaptan küçük bir diyalog konuya biraz daha açıklık getirir sanıyorum; deli isen uçak uçuramazsın, uçuyorsan delisin, uçmaktan kurtulmak ve yer görevine yerleştirilmek için yapman gereken tek şey "ben deliyim" diye başvurman olacaktır, ama deli olduğunu kabul ediyorsan aslında deli değilsindir. . . Okumadıysanız, okumak için mutlaka bir fırsat yaratın.
"anlaşıldı şimdi. yani bir yolu yordamı mı var bu işin?"
"elbette var"diye karşılık verdi doktor Daneeka."
evet sadece bir tek kural vardı: madde 22. Bu maddeye göre, aklı başında bir insanın yapması gereken tek şey, gerçek ve yakın tehlikeler karşısında, kendi güvenliğiyle yakından ilgilenmesiydi. Orr deliydi, şu halde, yer görevine yerleştirilebilirdi. Bir tek şey yapması gerekiyordu: böyle bir istekte bulunmak. Böyle bir istekte bulunduğu an, deliliği geçmiş olacak, dolayısıyla görev uçuşuna çıkması gerekecekti. Orr daha sık görev uçuşuna çıktığı taktirde deli, çıkmadığı takdirde akıllı olacaktı. Ama akıllıysa uçuşa çıkmak zorundaydı. Eğer uçuyorsa deliydi ve uçmak zorunda değildi. Ama uçmak istemiyorsa akıllıydı ve uçmalıydı. Madde 22'nin akıllara durgunluk verecek kadar basit bir madde olması karşısında Yossarian afallamıştı. Uzunca bir ıslık öttürdü.
"bu madde 22 amma da esaslı bir maddeymiş" dedi.
"haklısın en iyi maddedir" diyerek onayladı doktor Daneeka.

Evet böyle bir girişin ardından şu an okumakta olduğum ama henüz bitiremediğim kitapların listesini veriyorum. Aslında aynı anda birden fazla kitap okumak adetim değildir, ama bir şekilde böyle bir duruma geldim. Tüm kitapları eşzamanlı olarak okumaya çalışıyorum, fena da gitmiyor ama tam konsantre olamıyorum. Neyse ben biraz kitaplardan bahsedeyim, belki sizlere tavsiye niteliğinde olur.

Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume - Tom Robbins
Bu kitabı ikinci okuyuşum, yaklaşık 10 yıl kadar önce okumuştum ve çok beğenmiştim. Okuduğum en güzel romanlardan biri. O dönem bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki yazarın diğer kitaplarını (Ağaçkakan, Sıska Bacaklar, Dur Bir Mola Ver) da kütüphaneme katmıştım. Bu kadar güzel bir roman bir daha yazamaz diye düşündüğüm sırada "Dur Bir Mola Ver" adlı kitabını okumuş ve bir kez daha aynı hazzı aldığımı hissetmiştim. Hangi kitabının daha iyi olduğuna kararsız kaldım uzun süre. "Dur Bir Mola Ver" e daha yakın hissediyorum kendimi ama "Parfümün Dansı"na da haksızlık etmek istemiyorum. İkisi de aynı derecede değerli benim için. Şimdi aradan geçen 10 yıl neticesinde bu muhteşem kitabı zihnimde bir kez daha tazelemek istedim. Aynı anda birden fazla kitap okurken, kütüphanemin arşiv bölümünden eski bir dosta selam vermenin uygun olacağını düşündüm. İyi de etmişim. Alobar, Kudra ve Pan ile yeniden çıktım o güzel kokulu ölümsüzlük yolculuğuna.
"bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz.
onların okumalarına da gerek yoktur!"

The Gunslinger - The Dark Tower I - Kara Kule I - Stephen King
Stephen King' in "Başyapıtım" dediği Kara Kule adlı 7 bölümlük eserinin ilk kitabı. Bilmeyenler için söyleyeyim kendimi bildim bileli Stephen King romanları okurum. Çocukken okuduğum "O - It" romanından çok etkilenmiştim, gece yatmadan önce yatağımın altına bakardım romanda bahsi geçen palyaçonun orada olmadığından emin olmak için. İnanılmaz bir romandı benim için, yaşım nedeniyle bu kadar etkilenmiş olabilirim ama genel anlamda King' in romanları beni apayrı bir hayal dünyasına götürmüştür her daim. Kendisinin bu kadar yakın takipçisi olduğumdan, ben de her King hayranı gibi Kara Kule serisini okumayı istiyordum. Sonunda kitapçıya gittim ve ilk kitabını aldım. Kitabın önsözünde anlattıkları beni kitaba başlamak için iyice heyecanlandırdı, zira Kara Kule' den bahsederken gerçekten yaptığı en iyi iş olduğunun altını çiziyordu. Kolay değil 30 küsür yılda yazılmış bir seriden bahsediyoruz. Hayatındaki en büyük korkularından biri bu seriyi bitiremeden ölmekmiş. Hatta geçirdiği o meşhur trafik kazasından sonra hep bunu düşünmüş. Aynı düşünceyi yazarın ve bu serinin sıkı takipçileri de yaşamış. Ölüm döşeğinde olan ve Kara Kule serisini okuyan biri kendisine bir mektup yazıyor ve serinin sonunu okuyamadan ölmek istemediğini mümkünse kitabın sonunu kafasında nasıl canlandırdığı ile ilgili sadece kendisine gönderilmek üzere bir mektup yazmasını rica ediyor. Neyse tabi bunları okuyunca heyecanım gitgide arttı ve kitaba başladım, ancak Stephen King' den beklenmeyecek düzeyde ağır bir ingilizce sıfat bombardımanı ile karşılaştım. Aslında önsözünde kendisi de bundan bahsediyordu. Serinin bu ilk kitabında King' in gençlik döneminin ve yazarlık deneyiminin etkisiyle uzun ve bol sıfat ve tamlamalar içeren cümleler yoğunluktaydı. Normalde basit bir ingilizce beklenir O'nun romanlarından ama bu kesinlikle öyle değil, ne kadar çok bilmediğim kelime olduğunu gördükçe moralim bozuldu ama yılmadım, yavaş yavaş ilerliyor, bakalım ingilizce başladık seriye, öyle devam ettirmeyi planlıyorum. Ortadünyada bir yolculuk bizimkisi, uzun bir süre alacak gibi. Uzun ama heyecanlı.

Digital SLR Handbook - John Freeman
Uzun zamandır Digital Fotoğrafçılığa merak sarmış durumdayım. Bu konuda kitaplar okuyorum, fotoğraf incelemeleri yapıyorum. Herhangi bir altyapım yok, ilk etapta internet ve kitaplar benim yardımcım, daha sonra gözlemler ve deney ile fotoğrafçılığımı geliştirmek istiyorum. Olmazsa olmaz bir SLR kamera da almış bulunmaktayım, zaten şu aralar şak şuk fotoğraf çekiyorum. Henüz bu işin çookkk başlarında olmakla beraber çevreme bakışım değişti diyebilirim, her objeye sanki vizörün arkasından bakıyormuşum gibi geliyor. Umarım ben de Enis Başaran ve Cem Vedat Işık arkadaşlarım gibi güzel resimler çekmeye başlayabilirim yakın zamanda. Bu amaçla geçenlerde kütüphaneden bu kitabı aldım, tam benim gibi amatörler için yazılmış bu el kitabı teknik detayları açıklıyor ve değişik örneklerle konunun oturmasına yardımcı oluyor. Heyecanla bu kitabı okuyorum bu aralar.

Execution - The Discipline of Getting Things Done- Larry Bossidy & Ram Charan
Amerika' daki yöneticimden geçenlerde süper bir öneri geldi. Şirket içerisinde bir kitap kulübü kurmaya karar verdik. Üç ayda bir kitap okunacak ve her Cuma öğleden sonraları kitabın ilgili bölümleri ile ilgili tartışma toplantıları düzenlenecek. İlk kitabımız "Execution" "İş Yaptırabilme Disiplini". Ben de bu kitap ile ilgili Amsterdam grubunun takım lideri oldum. Kitap kulübü fikrini çok yaratıcı buldum açıkçası. Şirketlerde bu tip açılımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, çalışanları birbirine bağlamak yanında, şirkete katkısı da yüksek, çünkü insanlar okuduklarını eyleme geçirebilecek ortamı da buluyorlar. Kısaca kitaptan bahsetmek gerekirse, büyük firmalara danışmanlık yapan iki yöneticinin kişisel deneyimleri ve gözlemleri aktarılıyor. Bizzat şahit oldukları örnek olaylar ile "İşlerin Yöneticiler tarafından nasıl yaptırılabileceğini" anlatan bir kitap. Yöneticilere ve yönetici adaylarına tavsiye ederim, zira geçmiş deneyimlerimden de biliyorum işlerin nasıl yaptırılaMAyacağı konusunda uzman bir çok yönetici olduğunu biliyorum. "Execution" Proje Yönetimi aşamasında gözden kaçan çok önemli bir olgu. Özetle; Şirketlerin stratejileri belirlenir, bu stratejileri gerçekleştirecek operasyonlar ve operasyonlar için ÖLÇÜLEBİLİR sorumluluklar tanımlanıp, doğru kişilere atama yapılır, sonra da sürekli takip ile mutlak sonuç elde edilir.

Kitaptan bağımsız olarak benim şahsi gözlemim 3 tip şirket olduğu, birinci tip şirkette çok iyi yöneticiler ama işi tam anlamıyla yapamayacak çalışanlar olması durumu, ikinci tip şirkette ise tam tersi kötü yöneticiler ve yöneticiden bağımsız işlerini doğru ve etkili olarak kendi başlarına yapabilecek çalışanların olması durumu, üçüncü tip ise hem yöneticilerin hem çalışanların yüksek kapasiteli olduğu durum. Hem yöneticilerin hem çalışanların kötü olduğu durumları kategori dışı tuttum zira bu tip şirketlerin uzun soluklu olamayacağı ortada. Tabi ideal durum üçüncü tip, ancak sanılanın aksine bu tip şirketler kesinlikle büyük şirketler değil. Tam tersi çoğunlukla küçük ölçekli şirketlerde bu duruma şahit olabiliriz, çünkü bu tip şirketler işleri yapabilecek çevikliğe sahipler. Türkiye' de çoğunlukla ikinci tip durum ile karşılaşıyoruz. Çünkü çalışan kesim işlerini iyi yapacak olanaklara sahip oluyorlar ama yönetici yetiştirme programlarından yoksun bu çalışanlar zaman içerisinde yöneticiliğe yükseldiklerinde eski alışkanlıklarını devam ettirip "İşleri yaptırmak" görevini gözardı ediyorlar, bütünü gözden kaçırıp parçalarla uğraşmaya devam ediyorlar. Neyse konuyu dağıttım, tekrar kitaplarıma dönüyorum.

Yaşamın Ucuna Yolculuk - Tezer Özlü
Tezer Özlü, nam-ı diğer Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi, keşke daha çok eser bırakabilecek uzunlukta bir ömrü olsaydı. Şimdilerde en önemli eserlerinden biri belki de en önemlisi olan Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı ince kitabının sayfalarında kaybolmaktayım. Kendisi hakkında daha evvel yazdığım yazıya burada atıfta bulunarak, bu muhteşem eseri hakkında çok fazla şey yazmadan kitabından bir iki alıntıyla sizlere gamlı prensesimizi tanımanızı tavsiye ediyorum. Elbette Tezer Özlü okurken benim yaptığım gibi yanında başka kitaplar da okursanız gerçek hayata dönmeniz kolaylaşabilir.

"şimdi kent merkezinde yüksek bir yapının ikinci katında oturuyorum. buranın mı, Türkiye' nin mi daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen aynı karmaşıklık. Önümde gene bir zafer anıtı. Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor."

Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?

Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanına ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.

İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.
Evet işte böyle bugün konumuz kitaplardı, bu konu sıcaklığını korurken bir sonraki yazımın Amsterdam kütüphanesi ile ilgili olmasını planlıyorum. Kısa sürede görüşmek üzere. Bol okumalı günler.


Read more...

Cumartesi, Mart 14, 2009

Spurs, MT-4, Cepkin

Madalyonun Tersi yazılarıma devam edeceğim, daha söyleyecek çok düşüncem var. Şimdi Amerika seyahatim ile ilgili bir iki şey aktarmak istiyorum. Satır aralarında Madalyonun Tersi yazılarıma da göndermeler bulacaksınız.

İki hafta San Antonio' daydım. NBA meraklılarının aklına hemen 4 şampiyonluğu bulunan San Antonio Spurs gelecektir. Elbette fırsat bulursam bir maçına gitmeyi çok istiyordum. Hele de çalıştığım şirketin Spurs' ta locası olduğunu öğrendiğimde inanılmaz ümitlenmiştim. Ama ne yazık ki benim olduğum süre içerisinde bir müsabaka yoktu. Ama çok üzülmedim zira o dönemde stadda yılda sadece 2 haftalığına yapılan Rodeo gösterileri vardı. Şirketim de sağolsun beni locasına davet etti, en kral yerden bu gösterileri izleme fırsatı buldum. Bayağı eğlendim, her zaman televizyonlarda gördüğüm gösterileri canlı izlemek apayrı heyecanlıydı. Hele bir ara 4-5 yaşlarındaki çocuklar, koyunların üzerine binerek, düşmeden en uzağa gitmeye çalıştılar. Çoğu yere düşüp ağladı. Bir kız çocuğu tüm rakiplerini geçip birinciliği göğüsledi. Gülmekten yerlere yattım, ama bunu çocuklarına yaptıran annelere de şaşırdım açıkçası.

Küçükken boğaların ya da atların üzerinde düşmeden tepinen kovboyları izlerken, tüm bu vahşi atları nereden buluyorlar diye merak ederdim. Bilmiyorum siz farkında mıydınız ama tüm bu atlar ve boğalar aslında hiç vahşi değillermiş. Rodeoyu izlerken bana açıkladılar; hayvanın bel bölgesine bir kemer bağlıyorlar, ve podyuma fırlayan hayvan bu kemerden kurtulmak için çılgınca bir uğraş veriyor, bu arada da bizim kovboyumuz bu tepişmede düşmemeye çabalayor. Zaten kovboyun hayvanın üzerinden inmesini takiben hemen bu kemer, yardımcı kovboylar tarafından çıkartılıyor ve hayvan sakinleşiyor.

Amerika' ya ikinci gelişim, daha önce de Austin ve New York' ta bulunmuştum. Amerika gerçekten çok büyük bir ülke ve nereye gitseniz farklı bir yaşam tarzıyla karşılaşmanız gayet doğal. New York' ta gördüklerim ile Texas' takileri karşılaştıramam. Ben şimdi size Texas ta gördüklerimi anlatacağım biraz. Öncelikle burada Bush çok seviliyor. İki yıl önce Austin' de iken bir yemekte, "Türkiye' de Bush pek sevilmez biz Clinton' u daha çok severdik" dediğimde yaptığım hatanın hemen farkına varıp bir şekilde toparlamıştım. Ama öyle gerçekten. Amerikada yaşıyor olsam kesinlikle Demokratlara oyumu verirdim. Neyse politikayı bir kenara bırakayım şimdi. Biraz madalyonun tersi ile de paralel olacak gözlemlerimi aktarayım. Houston havaalanına iner inmez ilk dikkatimi çeken obez insanlar oldu. Aşırı şişmanlar, ve havaalanında özel araçlar var bu insanları taşımak için, çünkü yürümeleri çok zor. Elbette neden bu kadar şişman olabiliyorlar sorusunun cevabı çok basit, siz de burada yaşasanız siz de obez olma olasılığınızı artırırdınız. Houston' dan San Antonio' ya geldim. Buraya gelmeden önce şirketim araba kiralama rezervasyonu yaptırmıştı benim için, ben gerek yok taksi falan kullanırım desem de, buraya geldikten sonra arabasız yaşayamayacağımı anlamış oldum. Ne bir toplu taşıma aracı, ne bisiklet, ne yürüme parkuru bulabildim. Şaka değil gerçek, bir akşam otelimden sadece biraz yürüyüş yapmak için çıktım ve bunun imkansızlığını gördüm. Yaya kaldırımları yok, her yer otobana çıkıyor, yürümek için genellikle engebeli parkurları aşabilecek donanımlara sahip olmanız gerekiyor. Geldiğim ilk gece beni arabayla otelimden alıp 3 dakika mesafedeki restorana götürdüler, dönüşte araba ile otobana çıkıp bir ton yol gidip, yemek yediğimiz yerin yanıbaşındaki otelime tekrar geri geldim. Abarttığımı düşünüyorsanız, okumaya devam edin daha neler abartacağım neler. Evet gelelim araba kiralama işine, ellerindeki en küçük arabayı istedim. Resimden de göreceğiniz üzere Toyota 4x4 bir aracım oldu. Büyük araba isteseydim ne alırdım acaba. Ama sanırım ellerinde gerçekten küçük araba kalmamıştı diye düşünüyorum. Biz Türkiye' de ya da Avrupada elbette küçük araba tercih ediyoruz, bunun en büyük nedenlerinden biri yakıt fiyatları diğeri de park sorunu. Ama Amerika da bunlar sorun değil. Dünyanın en ucuz yakıtı burada, tüm park yerleri dikine park edilir şekilde ve oldukça geniş, uğraşmak zorunda değilsin. Yer bol. Özetle burada arabasız yaşamak imkansız. Ben de böyle olunca arabadan inmedim desem yeridir. GPS e komutu veriyordum, o beni götürüyordu. İki haftanın sonunda trafiğe de, arabaya da iyice alışmıştım. Ne acı . . .

Gelelim yemek konusuna. Ben ki Vejeteryan ve akabinde Vegan olmaya ya da en azından çok daha az et yemeye özen göstermeye çalışan biri olarak, burada bir süreliğine kendimi kaybettim. Öncelikle hakkını vereyim dünyanın en güzel bifteği (Texas Steak) burada yapılıyor. Bugüne kadar et yememişiz bile diyebilirim. Gerçekten çok güzel. Ama bir oturuşta 650 gram et yenir mi ya? İnanılmaz büyük porsiyonlar, 3 kişinin doyacağı büyüklükte. Yanında bir de 1 litrelik bardakta gelen Cola, ister inanın ister inanmayın, ama bu bardakları yeniden doldurabiliyorsunuz bedavaya, ve insanlara 1 litre yetmiyor olacak ki yeniden dolduruyorlar. Burada su içilmiyor zaten. 2 hafta süresince işyerinde su içiyordum sürekli, bana diyorlar ki "tatsız tutsuz birşeyi niye içiyorsun bak kola var şu var bu var"! Kaldığım 2 hafta boyunca hiç kutu kola görmedim, gördüğüm en küçük kola yarım litrelik olandı. Burada hayatın her anında yemek yeme ile ilgili bir aktivite var, marketlerde bulunan et reyonları bizim 2M Migros' a eşdeğer büyüklükte.

Hadi akşam yemeklerini geçtim de öğlen yemeğinde de kilo kilo et yenir mi ? Hollanda' da öğlen yemeklerini hemen hemen her Hollandalı gibi sandviç ile geçiştiren ben burada yemek yemekten kusacaktım diyebilirim. Açık büfe restoranlarda insanlar öğlen yemeklerinde tabak tabak yiyorlar. Yemekler de çok ucuz. Yemeğe erişim çok kolay, ücret az, hal böyle olunca insanlar obez olur tabi diyorsunuz di mi? Ama gelin madalyonun tersinden bakalım olaylara. Diyelim ki siz lastik üreticisisiniz, daha çok lastik satmak istiyorsunuz, hammedenizi en ucuza alacak ortamı ouşturdunuz, verimli üretim yapıyorsunuz, maliyetleriniz çok düşük ve satış fiyatınız da eklediğiniz kar marjına rağmen oldukça ucuz. Şirket olarak iyi bir satış rakamına sahipsiniz, ama satışlarınızı daha da!!! artırmak niyetindesiniz, bunu gerçekleştirebilmenin sadece bir tek yolu var, müşterinin lastik kapasitesini artırmalısınız bir şekilde. 5 tekerlekli 6 tekerlekli araçlara yol vermelisiniz sonra 8-10 tekerlekli vs. Elbette abartılı bir örnek veriyorum ama anladınız sanırım. Daha çok yemek satabilmek için insanların yeme kapasitelerini artırmalısınız ki daha çok satış yapabilesiniz. Şunu açık seçik söyleyeyim, bu sistemde insan sadece tüketmek üzere bulunma durumuna getirilmekte. Yıllar önce çok iyi hatırlıyorum şişe kolalar vardı 25cl, içerdik doyardık. Sonra 33cl lık kutu kola çıktığında bitiremezdim onu, derken o da yetmez oldu, sonra 50cl lık kolalar çıktı ve insanlar böyle böyle kendilerini alıştırır oldular daha çok tüketmeye. Az ile yetinme dönemleri çok gerilerde kaldı artık maalesef. Yani şimdi benim 1 litrelik bardak örneğime gülüyor olabilirsiniz ama yıllar içinde benzer bir yaklaşımı Türkiye'de de görürseniz şaşırmayın.

Elbette insanların gözlerini açması ve kendilerine yapılan bu kötülüğü görmesi, bu kadar kolay ve ucuza yemek ulaştırılmasının nedenini, bedenini bir çöplük gibi kullanmasını sağlayan zeminin neden yaratıldığını sorgulaması gerekir. Burada biraz Amerika'nın hoş olmayan taraflarını anlattım gibi ama şunu da söylemem gerekiyor, peşinde koştuğum tüm bu doğaya kaçış çabaları, tüketim toplumuna olan karşıtlık, teknolojinin insan için kullanılması gibi düşüncelerin aktifleşmesi de yine Amerikada gerçekleşmekte. Yani oraları kötülemiyorum, sadece yanlış olan şeyleri gösterip bile bile lades olmayın diyorum. Sonuçta kim nederse desin Türkiye Amerika' nın izinde ilerliyor. O zaman kötü taraflarını değil de iyi taraflarını almaya çalışmak gerek. Bize düşen neyin iyi neyin kötü olduğunu algılayabilecek kafalar yetiştirmek. Beyni kolayca yıkanabilen, mitinglerde ortalığı dolduran, her söylenene inanan, olaylara at gözlükleri ile bakan koyun misali kalabalık çoğunluklardan olmayalım.

Ne dinliyorum?
Son iki haftadır Hayko Cepkin dinliyorum. Size de tavsiye ederim. Özellikle "Ölüyorum" isimli parçası çok ama çok güzel, bu aralar sürekli bu şarkı var listemde. Harika, muhteşem, olağanüstü.


Read more...

Liberal Çiftlik

Ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, sermayemiz nazlı, iş adamımız narindir. Ekonomide serbest, siyasette grekoromen güreşiriz. Ama hep tuş oluruz. Uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız... Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde.

`Güleriz ağlanacak halimize` derler ya; ağlanacak halimize biraz da gülmek istedim. Ne yapayım! Şimdiye dek, kızarak yazdım anlamadılar. Şimdi gülerek yazıyorum; belki anlarlar!..

Uğur Mumcu

Read more...

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Madalyonun Tersi - 3 (Kriz)

Bugün biraz kendi bakış açımla ekonomiden bahsetmek istiyorum. Aylardır süren kriz haberleri, ülkelerin bu haberlere tepkileri ve bizleri nelerin bekleyebileceği ile ilgili kendimce bir iki yorumda bulunacağım. Aslında böyle bu konuya girmemin temel nedeni şu an Amerika' da olmam. İş dolayısı ile 2 haftalığına buradayım. Mevcut ekonomik gelişmeleri Hollanda, Amerika ve Türkiye açısından değerlendirme fırsatı buldum. Bunları da kendi bakış açımla aktarmak istedim.

Amerika

Şu an çok ama çok ciddi bir ekonomik kriz var. Amerika' dan uzakta bunu farkedemiyorsunuz. İnanın şaşkınlık içerisindeyim. Geldiğimden beri en çok konuşulan konu ekonomi. 5 Nisan kararlarını yaşadığım döneme gittim resmen. İnsanlar panik halinde, çok ciddiyim. İşten çıkarmalar had safhada, herkeste "ne zaman İnsan kaynakları beni çağıracak" diye bir korku var. Batan şirket sayısı son derece fazla ve bunlar sadece küçük işletmeler falan değil. Mesela size bir örnek olması açısından, meşhur "circuit city" nin sayfasını bir ziyaret edin. Niyetim kimseyi paniğe sokmak değil, sadece gördüklerimi aktarıyorum. Mümkün olduğunca CNN izliyorum ve reklamlar dahi ekonomik krizle ilgili. Hemen hemen her reklam "Ekonominin kötü olduğu şu dönemde bizim ürünümüzü tercih etmelisiniz, çünkü . . ." diye başlıyor. Bugüne kadar alınan önlemler pek bir işe yaramadı. Obama resmen enkaz devralmış durumda. Obama ile ilgili konuşmak için elbette çok erken ama ben söylemlerini, duruşunu ve politik yaklaşımını çok beğeniyorum. Umarım iyi işler yapacak ülkesi ve dünya için. Bu hafta çok önemli bir paket daha açıklandı Obama tarafından, piyasaya canlılık vermesi umuluyor, özellikle işsiz kalan insanlarla ilgili önemli destekler içeren bir paket. Bakalım zaman gösterecek ne derece etkili olacağını. Bu arada ilginç bir not; Bu yeni paket özellikle "yenilenebilir enerji" yatırımları ile ilgili de bir destek içermekte. Bu yaklaşım benim acayip hoşuma gitti, yani günü kurtarma telaşıyla, geleceği karartmaya göz yummayan bir politika olarak algılıyorum bunu. Diyeceksiniz ki "bunun nesi ilginç?" İlginç tarafı şu, CNN de bir reklam gördüm, sadece bir kere izledim ve şaşkınlığımdan çok da dikkat edemediğim için reklama kimin sponsor olduğunu göremedim, ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi;

"Şu an büyük bir krizin içindeyiz ve hükümetimiz parasını bizi kurtarmak için kullanmak yerine doğaya, teknolojiye harcıyor, buna dur demelisiniz."

Önce dalga geçiyor sanmıştım ama değildi, hala daha emin olamıyorum ben mi yanlış duydum/gördüm, ama bir daha da bu reklama rastlamadım. Belki de hayal gördüm, umuyorum öyledir.

Hollanda

Hollanda ekonomisi güçlü bir yapıya sahip, ayrıca ulusal borç yükü de az. Ama sonuçta ekonomi çoğunlukla ticarete dayanmakta. Global kriz doğal olarak en çok ihracatı etkiliyor, bu da ekonomiyi krizlere karşı kırılgan bir yapıya sokuyor. Zaten ülke resmi olarak iktisadi durgunluğa girdi. Ayrıca bankacılık sektörü de Fortis sayesinde büyük yara aldı. Bunları da geçtim, hükümet yetkilileri ekonomik krizin etkilerini önceden göremediler. Bir durgunluğa girileceğini bekliyorlardı ama bu derece etkilenileceğini düşünmüyorlardı ve nitekim dün itibariyle hata yaptıklarını kamuoyu ile paylaştılar. Kriz ekonomiyi gerileme sürecine soktu ve 2009 da işsizlik oranının %5.5 e çıkması beklenmekte. Zaten hergün çok sayıda işten çıkarmalar duyuyoruz. Fakat iyi bir haber olarak emlak piyasası krizden çok etkilenmedi, yani Amerikada' ki krizin en büyük nedenlerinden biri Mortgage sistemi ile verilen kredilerin geri dönüşünün olmaması, evlerin değer yitirmesi ve bir sürü tetikleyici unsur burada görülmedi. Bu da mortgage sisteminin biraz daha oturaklı olduğunu gösteriyor. Bir diğer önemli unsur da Hollandalıların çok tutumlu olmaları. Hatta bazen cimri olarak bile nitelendirebilirsiniz onları. Çoğunlukla gösterişten uzak yaşarlar, hatta hollanda ile ilgili kitap okurken şöyle birşeyden bahsediyordu çok hoşuma gitmişti. Hollandalılar marka alışverişi yapmazlarmış, eğer böyle bir alışveriş yapmışlarsa da onu kullanırlarken markasının başkaları tarafından görülmemesine çalışırlarmış. Çünkü bir başkası görürse "buna bu kadar para verilir mi" diye dalga geçermiş. Benim çok hoşuma gitmişti bu, sonra sadece başkaları görsün diye marka alışverişi yapan insanlar olduğu aklıma geldi.

Türkiye

Tabi öncelikle sormak lazım "gerçekten Türkiye' de kriz var mı?" Yoksa daha öncelikli konularımız mı var gündemde? İşsizlik rakamları açıklandı, %12 küsür. Neredeyse rekor düzeyde. Bir çok sektör önemli ölçüde darbe almış durumda. Şu ana kadar faiz indirimleri dışında çok önemli bir adım atıldığını bilmiyorum, belki ben yeterince takip edemedim. Sonra bir takım insanlar sürekli Türkiye'nin bu krizden en az etkilenen ülke olacağını söyleyip duruyorlar. Aslında ben de Türkiye' nin bu krizden en az etkileneceğini düşünenler arasındayım ama bu "en az"ın bile ciddi bir kriz olduğunu görmemek bana biraz günü kurtarmak psikolojisi gibi geliyor. Obama' dan verdiğim örneğe bir daha dikkat edin. Gerçekten çok önemli, yani burada hiç bir siyasi partiyi övmek ya da yermek niyetinde değilim, kimse üzerine alınmasın ama Türkiye' nin gerçekten vizyon sahibi liderlere ve yöneticilere ihtiyacı var. Bu liderleri yaratmak da bize düşüyor. Bakın liderler krizleri avantaja dönüştürmeyi bilen insanlardır. Şu an bu derece olumsuz gelişmelere karşın Amerika ve Avrupa işlerin bu şekilde gitmeyeceğini anladılar, krizi yeniden yapılanmaya geçmek için fırsat olarak görecekler. Bunun temelleri atıldı bile. Umuyorum Türkiye de bu değişim rüzgarından nasiplenecek eğer kafasını kaldırıp çevresinde "gerçekten önemli" olan gelişmelere yoğunlaşabilirse.

Size bir gözlemimi daha aktarayım; inanın abartmıyorum, Türkiye' de tanıdığım bildiğim bir çok insan Amerikadaki ve Hollandadaki büyük çoğunluktan çok daha başarılı olabilecek insanlar. Bunu o kadar net görüyorum ki size anlatamam. Peki neden ülke olarak başarılı değiliz de birey olarak başarılıyız biliyor musunuz? Nedeni o kadar basit ki, Türkiye' de hepimiz daha fazlasını istiyoruz, her şeyin daha fazlası. Daha çok para kazanmak, daha çok mevki, daha çok mutluluk . . . Avrupadaki insanların böyle dertleri yok herkesin standart bir yaşamı var, daha fazlasına ihtiyaçları yok, mevcut kazançları ile her istediklerini yapabiliyorlar. Bir mortgage ları var bir arabaları, eş çocuk. Daha ne olsun diyorlar ve daha çok kazanmak için daha çok çalışma gereği duymuyorlar. Daha çok kazanırlarsa da bunu eğitime, kültüre, sanata harcıyorlar ve sonuçta kazanılan fazla paranın sistem içerisine dönüşünü sağlayabiliyorlar. 2. bir mortgage peşinde de koşmuyorlar. Bu da diğer insanlara fırsat veriyor onlar da çalışabiliyorlar ev sahibi olabiliyorlar ve tüm bu düzen ülkeyi de refaha kavuşturuyor. Elbette pek çok etken daha var, ayrıca sistem burada oturmuş diye de düşünebilirsiniz ama bu söylediğim Türkiye' de ucundan dahi tutamadığımız bir durum. Türkiye' de daha bir Amerikan yaklaşımı sözkonusu. Avrupanın sosyal devlet unsuru ne Amerika'da ne de Türkiye'de yerleşmiş. Bu da bireyi bir miktar vahşileştiriyor. Türkiye' de her birey daha çok para kazanmak istediği için daha çok çalışıyor, kazandıkça yetinmiyor daha çok çalışıyor, başkalarına kazanma hakkı tanımıyor. Bakın çok basit bir örnek söylediklerimi doğrulamak adına, kriz ortamındayız, krizi pek önemsemeyen insanlar şu an kriz ortamında işlerini büyüten insanlar, bir çok rakibi silip süpürebililme fırsatı. Halbuki aynı gemide olduklarını unutuyorlar. Büyük balık küçük balığı yer tamam ama küçük balıklar bitince büyük balık da kalmaz. Bir başka örnek size, bizzat kendimden. Bir büyüğüm bana para kazanmanın önemi ile ilgili akıl vermekteydi. O zamanlar sanıyorum 28 yaşında falanım. Bana "ben senin yaşındayken 6. milyon dolarımı bankama koymuştum" dedi. Duraksadım, o an birşey demedim ama sonradan çok düşündüm, ben 1. milyon dolarımda işi gücü bırakır, Barış' ımı yanıma alır dünyayı dolaşmaya çıkardım. Sonra daha çok düşündüm ve dedim ki acaba 1. milyon dolarımı kazandıktan sonra 2. yi de kazanayım öyle bırakırım mı derdim, ve bu böyle 3, 4 gider miydi? Çünkü benimle konuşan kişi, 28 yaşında 6. milyon dolarını yapmışsa ve aradan yıllar geçmesine rağmen hala aynı işi yapıp daha çok para kazanıyorsa bir sebebi olmalıydı. Evet sebep basit; bitmeyen hırs, daha çok kazanma hırsı. Ama bunu kendi başına yapma hırsı. Neyseki ben de böyle bir hırs yok. Elbette demiyorum ki işi gücü tamamen bırak, al paranı kaç buralardan. Sonuçta istihdam yaratıyorsun. Demeye çalıştığım şey birey olarak doyuma ulaşınca bırak başkaları bayrağı taşıyabilsin, kurumsallaşabilmeyi sağlayabilmek gerek. Ya işte konu konuyu açtı öyle sohbet eder gibi biraz da şu an çoookkk uzaklarda olmanın verdiği efkarla öyle yazdım kafamdan geçenleri.

Sonuç

Bu yazıdan bu sonuç çıkmaz ama şu bir gerçek ki kapitalist bir sistemde yaşıyoruz ve daha iyisi buluna kadar en iyi uygulanabilir sistem bu. Kapitalizmin tahtı krizlerde sallanır ama her bir kriz onu daha güçlü hale getirir, çünkü sistem krizlerde kendini yeniler, eksiklerini onarır. Avrupa Sosyal Devlet ile kapitalizmin vahşiliğini bir miktar yumuşatmayı başarabilmiş ama sistem hala pek çok insana, ülkeye acı çektirmeye devam ediyor. Ben iddia ediyorum ki bu krizi aşmanın da, daha iyi bir sisteme / geleceğe sahip olmanın da tek yolu Teknoloji' den geçiyor. Ancak para üzerine odaklı bir sistemde yaşadığınızda teknolojiden yeteri kadar faydalanamıyorsunuz, çünkü tüm yenilikler, geliştiricilerine para kazandırmak amacıyla piyasaya sürülüyor. Kaçmayan kadın çorabı üretebilirsen büyük iş yapmış olursun ama para kazanamazsın. Bu konuyu daha sonra değişik örneklerle açmak niyetiyle son sözümü söyleyeyim; İnsanoğlu yarattığı tüm olumsuzlukların üstesinden gelebilecek zekaya ve doğa da insanın zekasını kullanmasını sağlayacak güce sahiptir. Bu dengeyi kurarken bir takım kayıpların yaşanması doğaldır, o nedenle değişime açık olunmalı.


Read more...

Perşembe, Şubat 05, 2009

Madalyonun Tersi - 2

Madalyonun tersini yansıtmaya devam edeceğim. Ancak bu gönderide ben değil Annie Leonard konuşacak. Nereye kadar tüketim, daha çok tüketmemize sebep olan bu ucuzluk nasıl sağlanıyor, aldığımız ürün bize ulaşana kadar ne tür bir işlemden geçiyor ve bunun bize dolaylı etkileri ne kadar yıkıcı olabilir, çökmez denilen sistemde çöküş kaçınılmaz mı, ve daha bir çok soruya cevap bulabileceğiniz bu muhteşem animasyonu lütfen izleyin. Yaklaşık 20 dakika sürecek olan bu aydınlatıcı görsel, birçoğunuzun belki de farkında olmadığı gerçekleri size gösterecek. Sonunda ne yapmanız gerektiğine dair bir aksiyon planı da sunuyor bizlere.

Özellikle 4.99 dolara aldığımız radyonun parasını gerçekte kimin ödediği, sistemin kalbi olan tüketimin sürdürülebilmesi için neleri feda ettiğimiz kısımları etkileyici.

Kendinize bir şans verin ve izleyin (Ne yazık ki Türkçe açıklamalarını bulamadım, umarım bir şekilde izleyebilirsiniz.) Tüm bu yazılanlar, çizilenler "Basit bir hayat" a giden yol bizler için. Hepinizi bu konuda aktivist olmaya davet ediyorum.

Şeylerin Hikayesi - Story of Stuff
Aksiyon Planı

Read more...

Cuma, Ocak 30, 2009

Madalyonun Tersi - 1

Ayda iki defa buraya birşeyler yazmaya çaba gösteriyorum. Aslında yazacak, anlatacak çok konu birikti ama sürekli buraya yazı yazarak, anlatmaya çalıştıklarımın gölgede kalmasını istemiyorum. Çünkü satır aralarında verdiğim mesajların gerçekten önemli olduğuna inanıyorum. Eğer yazdıklarımı okuyup, değerlendiren, sorgulayan birileri varsa ne mutlu bana. Amacım insanların düşüncelerini değiştirmek değil, sadece sahip olunan düşüncelerin ne derece göreceli olduğunu göstermek. Körü körüne inanmanın önüne geçmek. "Neden" sorusunu her zaman sormayı sağlayabilmek. O zaman inandığınız düşünceyi tam anlamıyla sahiplenebilirsiniz. 1500 lü yıllarda yaşadığınızı düşünün, dünyanın dönmediğini düşünüyorsunuz ama biri size ısrarla döndüğünü ispatlamaya çalışıyor. Evet 500 yıl geçmiş üzerinden ama emin olun dünyanın dönmesine benzer açıklıkta olan o kadar çok gerçeğe gözlerimiz kapalı ki, inanılmaz.

Kalıplaşmış düşünceleri sorgulamadan almak, benimsemek en kolayıdır. Amerika zaten keşfedilmiştir, bir daha araştırmaya gerek yoktur diye düşünen toplumlar başkalarının keşifleri ile yollarına devam etmekten öteye gidemiyorlar. Tabi sorgulamak bir çok düşüncenin temel düşmanı olarak kabul edilebilir ama sorgulamamak da yıkanmış beyinlere gebe bırakır. Merak etmeyin satır aralarında bir yerlere göndermeler yapmıyorum, söylemek istediklerimi pat diye söyleyeceğim yeri gelince. Şunu görmemiz gerekiyor, dünya değişiyor, gerçekten değişiyor ve ne yazıkki bunu göremeyen, görmek istemeyen o kadar çok insan var ki. Onlara statükolarıyla birlikte mutlu olmalarını dilemekten öte elimden birşey gelmiyor. Aslında dünya her zaman değişiyordu. Yaşımıza uygun konuşursak 60 lı yıllarda, 80 li yıllarda değiştik, 2000 lerin başında değiştik, ama bu defa farklı birşeyler var bu değişimde. Herkes bilgiye kolay erişebildiği için değişim çok hızlı yayılıyor. İyi veya kötü yorumlayamıyorum şu an ama hazırlıklı olun, eskiden olduğu gibi hayat kendi akışında gitmiyor, hayatın akışı değiştiriliyor. Komplo teorileri üretmiyorum kafanızı bulandırmak da istemiyorum ama Türkiye' nin bu değişime uzak kalmasından endişe ediyorum. Ve doğru anlamda kendimizi değiştirmezsek, filmin sonunu çabucak göreceğimizi düşünüyorum.

Yazının başlığından da anlayacağınız üzere bir yazı dizisi (sorumluluğu büyük bir laf oldu ama daha iyi bir tanımlama bulamadım) ile bazı farklılıkları burada yansıtmayı amaçlıyorum. Biraz beyin fırtınası yapalım hep beraber. Elbette bu yazı uzun bir döneme yayılacak. Kaç yılda biter artık zaman gösterir. Biraz ekonomi, biraz doğa, biraz felsefe, az ama çok az politika ve din, yoğunlukla sistem eleştirisi, ve güzel, huzurlu bir dünya için tavsiyeler. Şimdi ısınma turu olarak, ve de nelerden bahsedeceğim ile ilgili ipucu olması açısından aşağıdaki soruları ortaya atıyorum. Üzerinde biraz düşünelim, soruların büyük bölümünün zaten bir cevabı yok sadece kendi kendinize bir kez daha sormanız ve düşünmeniz için buradalar. Soruların bazılarının cevapları elbette kişiden kişiye değişecek. Bazı sorular ise size çok saçma gelebilir ama emin olun bir altyapısı var.

  • Neden varız? Hayattaki amacımız ne?
  • Küçükken düşünürdüm, herkes araba alıyor, sonra arabalarını satıp, yeni araba alınıyor, sonra çocuklar büyüyor, araba alıyorlar, bir günde satılan araba sayısı ile hurdaya çıkan araba sayısı arasında büyük fark olmalı, peki bu kadar çok araba nasıl satılabiliyor? Bunun bir sonu olacak mı? Yani düşünün dünya nüfusu 100 kişi herkesin 2 arabası olsa siz 200 araba satmışınız, sonra? Bunu cep telefonundan, elbiseye çeşitli objeler için düşünün.
  • Dünyada nesli tükenmekte olan bir çok tür var, doğal yaşamlarının yok edilmesi, avlanma vs dolayısı ile türleri tehlikede. Peki o kadar çok inek, tavuk, koyun tüketiyor olmamıza rağmen neden onların nesilleri tükenmiyor? (He he çok akıllısın tabi hemen cevabı buldun, ama asıl soru verdiğin cevapta, şimdi verdiğin cevaba "Neden" ve "Nasıl" soru takılarını ekle.)
  • Kapitalizm, komünizm, sosyalizm . . . Peki daha iyi bir sistem var mı ya da mümkün mü?
  • Kaçmayan kadın çorabı üretmek mümkün mü?
  • Ya herşey yalan ise, gerçekten bir matrix te yaşıyorsak!?
  • İnekler ömürleri boyunca her istenildiğinde süt verebilir mi?
  • İlk insanı düşünün ateş yok, mızrak yok, pençelerin yok, hayvan derisini parçalayacak dişlerin yok, sindirim sistemin et yemeğe uygun değil, peki o zaman ilk nasıl başladık et yemeye?
  • Dünya nüfusu hergün artıyor, bu dünya bize ne kadar daha yetecek?
  • 3 önemli din, 3 ü de birbirini kabul ediyor, peki neden hepsi sadece kendinden olanı cennete davet ediyor?
  • İnsan istediği herşeye sahip olabilir mi? Olursa bir sonraki aşama nedir? Ya da başka bir ifade ile insanın doyuma ulaşması mümkün müdür?
  • Dünyayı kim/kimler yönetiyor? (Cevap Amerika değil!)
  • Milyon dolarlara hükmedebilmek mi, Alaska' da medeniyetten uzak yaşamak mı?
  • Teknoloji insanı köleleştirebilir mi?
  • İnsan nefreti, öfkeyi, yalanı nasıl öğrendi?
  • . . .

Tekrar etmekte fayda görüyorum, yazacaklarım tamamen benim görüşüm olup, yaşadıklarımın okuduklarımın, bazı felsefi düşüncelerin, sorgularımın eseridir. Tek bir doğru yoktur sadece bakış açısı vardır. Hepimiz düşüncelerimizde özgür olmalıyız ve unutmayın özgürlüğe atılan ilk adım, bireyin yaşamı boyunca kendisine dayatılan değerlere karşı çıkarak amaçlarını özgürce seçmesi ile başlar.


yıllardır sürüp giden bir pay kapma çabası
topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası
bazan durur bakarım bu ibret tablosuna
kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok
. . .
barış der her bir yanım altın, gümüş, taş olsa
dalkavuklar etrafımda el pençe divan dursa
sapa, kulba, kaba itibar etme dostum
içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok
para pula ihtişama aldanıp kanma dostum
içi boş insanların bu dünyada yeri yok.
...
buyurun dostlar buyurun
halil ibrahim sofrasına

Read more...

Perşembe, Ocak 22, 2009

Maske

Türkiye' de iken televizyonda yayımlanmaya başladığında, şöyle 1-2 bölümüne bakıp, geçivermiştim Dexter' ı. Kötü insanları öldüren bir katil. Her bölümde yeni bir konu anlatıldığını düşünüyordum. Hollanda' ya geldikten sonra bir ara can sıkıntısından Dexter' ın ilk sezonunu izlemeye başladım. Bir kez daha önyargılı olmamak gerekliliğini kavradım. Dexter, şu ana kadar izlediğim en güzel dizi. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettiğimde Lost ve Heroes ile kıyaslamamı istiyorlar, gerek dahi duymuyorum. Bir numara Dexter. İlk iki sezonunu 2 kere izledim. Komedi dizileri dışında hiç bir diziyi iki kere izlediğimi, izleyeceğimi düşünmüyorum. Düşünsenize Lost' u bir kez daha izleyebilir misiniz? Aman aman uzak dursun.

Bir dizide karakterler bu kadar mı güzel işlenir? Bu kadar mı uygun insanlar seçilebilir? Sanki gerçek hayatlarını oynuyorlar. Dexter bir katil ama emin olun kendinizden çok şey bulacaksınız. Özellikle 2. sezonda iç hesaplaşmalarını o kadar güzel yansıtmış ki, ben bile bazı yerlerde kendimi sorgular oldum. Sizin de toplum içinde arkasına saklandığınız bir maskeniz var mı?

İzlerseniz farkedeceksiniz ironiler üzerine kurulu bir dizi. Size süprizler vaad etmiyor, sağ gösterip sol vurmuyor. Anlatmak istediğini karakterler ve tezat olaylar ile çok güzel aktarıyor. Karakterler demişken, Debra' nın konuşmalarına hasta olmamak mümkün değil. Angel Batista adı gibi melek, hatta Dexter bir konuşmasında şu harika cümleyi söylediğinde "gerçekten de öyle" dedim içimden.

"Angel, if I could chose a person, a real person, to be like, out of anyone, It would be you"
İkinci sezonda Dexter ile süper ingiliz aksanlı Lila (bu kadar mı güzel "Alone" denir be Lila!?) nın tanışması da Fight Club a bir saygı duruşu gibiydi. Herşeyiyle dört dörtlük bir dizi, imkanınız varsa kaçırmayın, ama mutlaka baştan itibaren izleyin. Maskesiz günler.

Read more...

Cuma, Ocak 02, 2009

Buz, Ateş, Anouk ve 2009

Hava bir kaç gündür buz gibi. Ama gerçekten buz gibi. Barış evimizin önündeki nehir(cik) in donduğunu ve üzerinde buz pateni yapan çocuklar olduğunu söylediğinde inanmakta güçlük çektim önce. Camdan bakınca gerçekten çocukların buz pateni yaptıklarına şahit oldum. Daha sonra biz de dışarı çıktık ve su üzerinde yürüdük. Aha bu yandaki fotoğraf inanmayanlar için, su üzerinde yürüdüğümün kapı gibi belgesi.

Hollanda' da buz pateni hayatın bir parçası, herkesin evinde buz patenleri var, yazın bile sokakta buz pateni yapan insanlara rastlayabilirsiniz. Evet yazın bile, özel buz pistleri yapıyorlar, çoluk çocuk patenleriyle kayıyor ve ben de imrenerek bakıyorum. Ankara' da yaşarken, Emek' teki buz pistine giderdik bazen Barış ile. Çok eğlenirdik. Eğer Ankara' da yaşayıp hala oraya gitmemiş olanınız varsa ve bu yazıları okuyorsa ilk fırsatta ne yapacağını artık biliyor. Neyse buz pateni yaparken epey bir düşmüşlüğüm vardır. İlk 5 dakika zaten kaymanın imkansız olduğunu düşünüyorsun ancak zamanla bir ritm yakalıyorsun ve yavaş yavaş kaymaya başlıyorsun, bir iki düşmenin ardından hala pes etmemişsen çok zevkli bir spor. Teknokentte çalıştığım sırada bir gün Barış Gençay ve Candaş Bozkurt' u da alıp gitmiştim bir öğlen. Hatırlıyorum Candaş' ın çok hoşuna gitmişti, Barış ise düşüp ayağını burktuğu için bayağı bir söylenmişti ama eminim ikisi de iyiki gitmişiz diyorlardır şimdi, di mi? Neyse, duyduğuma göre burada eğer 11 şehri birbirine bağlayan nehir tamamen donarsa, 11 şehir buz pateni yarışı yapılıyormuş. Herkes nehir üzerinde patenleriyle yarışıyormuş, inanılır gibi değil ama öyle. Harika bir şey. Biz Türkiye' de hala sadece Futbol ile ilgilenelim. Futbol konusunda Cruyff lar, Van Basten ler, Koeman lar yetiştirmiş bu ülkede Bisiklet, Buz Pateni, Golf, Tennis, Voleybol da oldukça popüler. 16 milyon nüfuslu ülkede 700,000 den fazla kişi Tenis Federasyonu, 160,000 i aşkın kişi ise Buz Pateni federasyonu üyesi. 4,5 milyon kişi ülkedeki 35,000 spor klübünden birine üye ve 15 yaş üzeri her 3 kişiden 2 si her hafta bir spor aktivitesine katılıyor (Kaynak). Hadi bakalım siz hangi spor klüplerine üyesiniz ya da olacaksınız?

2008 yılına Almanya' da abimlerin yanında girmiştik. Saat 12 de ortalık savaş alanı gibiydi, her yerde fişekler, bombalar patlamıştı. Bu sene Amsterdam da kutladık yılbaşını. Benzer bir durum burada da vardı, hatta daha da aşmışı. Burada bombalar sabahtan patlamaya başlamıştı, sanki savaş başlamış da haberimiz yokmuş gibi, her beş dakikada bir yerimizden fırlıyoruz, sağımız da solumuzda birşeyler patlıyor. Hava kararınca havai fişek gösterileri başladı, ne çeşitleri var anlatamam sizlere, insanlar kutu kutu patlayıcı ile gelmişler herkes birşeyler fırlatıyor bir kutu da 100 lük fişekler var sen sadece bir fitil ateşliyorsun sonra 10 dakika patlamaları seyrediyorsun. Ve 2009 a girdiğimiz dakika itibariyle gökyüzü aydınlandı. Bu gösteriler neticesinde Amsterdam ın hava sıcaklığı birkaç derece arttı sanıyorum, zira buzlar erimeye başladı. Elbette bu kadar ateşli geçen gecede itfaiyeler ve ambulanslar hiç boş durmadılar.

Amsterdam Dam meydanında binlerce insan vardı 2009' a girilirken ve podyumda Hollanda rock kraliçesi Anouk. Herkes çok seviyor O'nu. haksız da sayılmazlar, dinleyenleri nasıl coşturacağını biliyor. Anouk' u ben kendim dinleyerek keşfetmedim, uzun süre önce bizim Candaş bahsetmişti Anouk ve "Who's your momma" albümünden. İlk dinlediğimde de çok beğendiğimi söyleyemem ama sonra bir kaç şarkısı beni benden aldı. Dün bir de canlı izleyince sevdiğim sanatçılar arasında yerini aldı. Asla yerini tutamaz ama bana Janis Joplin' i hatırlatıyor. Özellikle "Nobody's Wife", "If I Go", "Modern World", "Michel", "Girl", "It's so hard" ve "Lost" parçalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Vee yeni bir yıla da böyle girdik, zaman akıp gidiyor işte.

Read more...

Cuma, Aralık 26, 2008

Yeni Yıl, Yeni Şablon

2009 yılına girmemize sayılı günler kaldı. Ben de yeni yıla girmeden Blogumda bir iki değişiklik yapayım dedim. Benimle, hayat felsefem, düşüncelerim, yorumlarım ile ilgili tüm yazılarım 2009 yılında da buradan devam edecek. Anlatacak çok şeyim var, yazmak, hissettiklerimi aktarmak, öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım 2009 da bunu ne kadar gerçekleştirebileceğim.

Ayrıca Oracle ile ilgili olan sayfamı da tamamen yeniledim. Bundan böyle bilgi paylaşımıma daha da ağırlık vermeye çalışacağım. Her yerde olduğu gibi Oracle dünyasında da değişim rüzgarları esiyor, ve bu aralar beni çok heyecanlandıran projeler ile uğraşıyorum. İş yerinde epeyce yoğunum ama bundan şikayet etmiyorum aksine hoşuma gidiyor.

Bu kısa bilgiden sonra gelelim 2009 dileklerine (Sağlık, Mutluluk, Para). Evet "Global Kriz" 2009'u zor bir yıl yapacak. Ama krizin sadece PARA ile ilgili olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O halde 2009 paradan daha değerli şeyleri önemseyen insanların, yani bizlerin yılı olsun. 2009' da hepinize sadece sağlık diliyorum, mutluluğu yaratmak sizin elinizde, bu ikisi varsa para olmasa da olur.

http://tekmen.blogspot.com/' sayfası için Our Blog Templates sitesindeki "The Professional Template" isimli şablonu kullandım. Üzerinde biraz değişiklik yaptım. http://oraclepro.blogspot.com/ sayfası için ise aslında bir Wordpress şablonu olan Garland ı kullandım. Garland' ı Blogger uygulamaları için uygun hale getiren geliştiricilere teşekkür ederim.

Read more...