"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Salı, Ekim 27, 2009

Loituma - Ievan Polkka

Dün akşam eve çok yorgun gelmiştim. Gün içinde çok yoğun çalıştığımdan değil de sanırım kış saati uygulamasının etkisinden. Yaz' ın aksine, Kış çok karanlık geçiyor Hollanda' da. Sabah işe giderken ve akşam işten çıktığında hep karanlık ile arkadaşlık edince insan ister istemez depresif olabiliyor. İşte bu duygularla eve geldiğimde Barış bana bir şarkı dinletti, tüm dertlerimi, sıkıntılarımı unuttum desem yeridir. Vücudumdaki tüm kaslar şarkının temposuna ayak uydurmaya çalıştı, olağanüstü. Şimdi siz de derin bir nefes alın, bilgisayarınızın sesini olabildiğince açın, ve aşağıdaki klibi izleyin. Kaslarınız sizi dans etmeye teşvik edecek, direnmeyin (aman boynunuza dikkat edin!). Youtube bağlantısı olmayanlar için de en altta linkleri veriyorum.



Şarkıya bir şekilde vücudunuz eşlik etmeye çalışıyor ama nasıl bir dans olacağını tam olarak kestiremiyorsanız, Jim Carrey' e bir bakın (Orijinalinde arka planda başka bir müzik çalmasına karşın, birileri sağolsun Loituma' ya uyarlamış, çok da güzel olmuş);



Modern Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=NgrGRcjyzVw
Orijinal Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=4om1rQKPijI
Jim Carrey Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=MBfgqyI3_XY

Read more...

Salı, Eylül 29, 2009

True Blood

5 Ekim' de bir aksilik olmazsa uzun süredir çalıştığım proje 3 ülkede canlı yayına geçecek, bu anın heyecanı ve koşuşturmacası arasında şöyle kanlı canlı bir yazı yazayım da heyecanım artsın. Efendim böyle yoğun dönemlerde stres atmak için filmler çok iyi geliyor. Bazen de yabancı dizileri takip ediyorum işte Dexter ve Lost gibi. İnternette film sitelerinde dolaşırken "True Blood" dizisine gözüm ilişti, nedir diye bakarken bayağı ilgimi çekti ve seyredelim dedik. Ben zaten oldum olası Vampir filmlerini severim, "Underworld" filminden sonra özellikle ilgim bir hayli arttı, Barış da korku filmlerini hiç sevmemesine rağmen bu tip vampir filmlerinden çok hoşlanıyor. Bir şans verelim bu diziye dedik ve hastası olduk. Vampirler hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.

Dizinin bir özelliği de kullanılan müzikler. Sizi temin ederim bu diziyi izledikten sonra "Southern Rock" dinlemekten kendinizi alamayacaksınız. İnanmıyorsanız aşağıda youtube linkinde verdiğim filmin ana tema muziğini dinleyin. Bir de dizide konuşulan güneyli aksanı (Inglorious Basterds da Brad Pitt' in konuşması gibi) başta kulağınızı tırmalasa da zamanla bağımlısı oluyorsunuz.

Yalnız bir uyarı, bu dizi her bölümüyle 18 yaş uyarısı içeriyor ona göre.


Read more...

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Sarı Mayo

Türkiye' de şu görüntüye sıkça şahit olmuşsunuzdur; İş yerinde, okulda evde, sokakta, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, önemli bir futbol maçı varsa bir çok erkek bir araya gelir ve televizyonun ya da radyonun (gerçi artık 3G var, cepten seyredilir!) başına geçip heyecanla maçı takip eder. Duruma göre ya üzülür ya sevinir, yorumlarda bulunur vs. Tanıdık gelmiştir eminim herbirinize. Ben geçenlerde benzer bir duruma işyerinde şahit oldum. Evet evet Hollanda'da işyerinde radyo açıldı ve heyecanlı spikerin sesinden Fransa Bisiklet Turu dinlendi. Çok ilgimi çekti, spiker o kadar heyecanlı anlatıyordu ki ben de neler olup bitiyor anlamaya çalıştım. Arkadaşlarıma sorular sordum bana bilgi verdiler, Sarı Mayonun anlamını anlattılar, bu yarışmanın tarihsel gelişimini, ülkelerin ne derece önem verdiklerini vs vs anlattılar, ben de imrenerek dinledim. Sonra biri ama sizden kimse yok burada dedi, üzüldüm ama bizde bisiklete binmek pek spor olarak görülmez dedim kendi kendime.

Daha önceleri Lance Armstrong' un muhteşem hayat hikayesini ("Yaşama Çevrilen Pedal") okumuştum, daha doğrusu Barış okurken ben de nasiplenmiştim. 1996 yılında Armstrong'un üçüncü aşama testis kanseri olduğu ve hastalığın beynine sıçradığı açıklanırken, yaşama şansının yüzde 40 olduğu belirtilmiş. Ancak Armstrong, kanseri yenerek yaşama dönmeyi başarmış ve 1995-2005 yılları arasında Fransa Bisiklet Turunda üstüste 7 kez sarı mayoyu giyerek erişilmesi neredeyse imkansız olan bir rekora imza atmış.

Bu yıl birincilik 185 saatlik pedal çevirmenin ardından İspanya' ya (Alberto Contador - Resimdeki) gitti, seneye bakalım neler olacak. Yalnız Türkiye' de yaşarken de farkındaydım ama buradaki hayatı gördükten sonra bir kez daha anladım ki biz sanata, spora, edebiyata gereken ilgiyi göstermiyoruz millet olarak. Düşünün hayatınızı bisiklet sürerek, kitap yazarak, resim yaparak kazanmak istediğinizi hele de orta direkt bir aileden geliyorsanız. Biz de varsa yoksa mühendislik. Bunu değiştirmeliyiz.

Read more...

Salı, Ağustos 11, 2009

Evrimleşememek

Amerika ve Türkiye' nin birbirine çok ama çok benzediğine dair daha evvel bir iki şey karalamıştım burada. Genellikle kötü taraflarının birbirine benzemesi beni hep endişeye düşürüyor. Belki avrupa birliği çalışmalarının hızlanması bir çok alanda yaşadığımız kötü gidişi bir nevi hafifletir, en azından bu inancımı hala koruyorum. Ülkemde çok ama çok güzel şeyler de oluyor elbette, değişimle beraber gelen güzel şeyler, ama bazı insanlar hala kafalarını toprağın içerisinde bırakmaya niyetliler. Zaman içerisinde daha iyi değerlendireceğimizi düşünüyorum bu gelişmeleri.

Amerika ile olan olumsuz benzerliklerimizden bir tanesi de evrime olan mesafemiz. Bu konuya neden bu kadar takıntılıyız anlamakta zorlanıyorum. Sürekli bilimle dini aynı tasta yoğurmaya çalışan insanlar çıkıyor karşımıza ve evrim konusu hep dine küfür olarak algılanıyor, ya da algılanması sağlanıyor. Daha da beteri medya bu konuda bilim adamlarıyla, din adamlarını birbirine düşürüp izlenme oranlarını patlatmak için yanıp tutuşuyor, neyseki sağduyu sahibi bilim/din adamlarımız bu tip saçmalıklara pek pirim vermiyorlar. Ama 2 gün evvel TV de gördüklerim, sinirlerimi altüst etti. Hiçbir bilimsel sıfatı olmayan bir adamı reyting uğruna televizyona çıkartıp bilimsel tartışma yapılabileceğini düşünmek tamamiyle saçmalıktan ibarettir. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan verilerle Evrim teorisini çökerttiğini ilan eden bu adamın şarlatan olduğunu anlayamayacak kadar kör olan beyinlerin aklına! hic gelmiyor mu acaba, yaw tüm bilim dünyasının kabul ettiği bir teoremi çökertecek delillerin varsa neden bunlar bir bilimsel makalede yer bulmuyor. Sen bilim dünyasını yerle bir edebilecek bu fikirlere sahipken, neden TV programlarında vakit kaybediyorsun ki! Senin tüm kitapların dünyanın her biryerinde sansürsüz olarak başka insanlara ulaşabilirken, sen Türkiye' de Richard Dawkins'in sitesini erişime kapattırarak ne derece özgür bir topluma hizmet edebilirsin ki! Yazık diyorum, bu tartışmaların mesnetsizliği beni çok üzüyor. Türk insanının evrimi bu kişilerden öğrenmesi ve bunu savunması nereden kaynaklanıyor olabilir? Sanıyorum insanların yaratılış konusunda kendilerini iyi hissetmeye ihtiyaçları var ve birilerinin onlara bir şekilde Evrim diye birşeyin olmadığını söylemeleri içlerini rahatlatıyor. Bu şarlatanlar da bundan nemalanıyorlar. Aha bak fosilleri de gösterdi milyon yıldır değişmeyen canlılar var, demek Evrim yokmuş, zaten ara fosil de yok (ara fosilden ne anlıyorlarsa!), oh rahatladım, inandığım herşey doğruymuş! Halbuki evrim teorisi kendi içinde de evrim geçiren bir teori ve zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor, belki bundan 100 yıl sonra evrim bugunkü algıladığımızdan çok daha farklı bir noktaya gelecek. Mesela Big Bang teoremine bütünüyle karşı çıkılmıyor bugün, bir şekilde kutsal kitaplarda bahsedilenin, bilim adamlarınca açıklanan Big Bang olduğu söylenerek geçiştiriliyor, evrim de bu hale gelir zamanla, kim bilir. Din dindir, bilim bilim. Bunları çarpıştırmak zorunda değiliz. İkisinin birbirini doğrulamasını ya da yanlışlamasını beklememeliyiz. Biri gerçekle, diğeri inançla ilgili.

İsteyen istediğine inanır, istersen peynire taparsın, kimse karışamaz. Tanrı kavramını tartışamazsın, cünkü hiçbirşey ispat edemezsin. Bilim adamlığının özünde ise gerçeklik yatar, yani bir şeyi gözlem ve deneyle ispat edersen onu kabul edersin, ve herşeyi bir gerçekliğe bağlama azmine girersin. Burada aklıma Galileo nun yakılması geldi. Dünya yuvarlaktır diyordu, ispatini da yapiyordu, ama inaniş bunu inkar ediyordu. Sonrası malum. Dünyanın yuvarlak olmadığı düşünüldüğü zamanlarda kutsal kitapların dünyanın düz olduğunu söylediği iddia edilirken, bir anda yuvarlak olduğu yorumlanmaya başlandı. İşin içine insan yorumu girince dinin farklı zamanlarda farklı algılanması gerçekliği ortaya çıkıyor. Yarın evrim dini çevrelerce de kabul edilirse kimse dinden soğumayacaktır, bir şekilde yeni bir yorum ile din kavramın evrimin varlığını kabul etmesi sağlanacaktır kanımca. Sonuçta insanların birşeye inanma ihtiyacı var. Tek üzüldüğüm şey bu inançların bir takım kişilerce çıkar amaçlı kullanılması. Din ve milliyetçilik, yüzyıllarca insanları kullanmanın en etkili yoluydu, aslında hala daha öyle ama bu yeni yeni değişim gösteriyor. Yeter ki insanlar kendilerini kullandırtmasınlar. Steven Weinberg' in şu sözü ne kadar anlamlı ve gerçek;
Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapacaktır; ama iyi insanların kötü şeyler yapması için din gerekir.
Dünyamız 4.54 milyar yıl yaşında, ve bilinen en eski insan 200.000 yıl önce yaşamış (bilimsel olarak). Bu şu demek oluyor; dünyanın yaşını 24 saat olarak düşünürsek, insanlık bunun sadece son 3.5 saniyesini yaşıyor daha (son 2000 yılı dikkate alsak 3-4 salise). Ve biz bu 3.5 saniyelik varlığımızla herşeyi kolay kolay açıklayacak durumda (henüz) değiliz. Ama dünyanın yokolmasını bir kaç salisede başarabilecek kapasitemiz var.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Nerelerdeyim?

Epeydir yaz(a)madım buraya. Yaz rehaveti diyelim. Yakında son sürat yazılar yazmak niyetindeyim. Hem kendimle , hem hayat ile hem de madalyonun tersi konusu ile ilgili yeni düşünceleri analiz etmeye çalışacağım. Bu aralar neler ile uğraşıyorum? Tatil dönüşü iş yerinde epey bir yoğunluk var. Çok önemli bir proje ile uğraşıyoruz o nedenle epey bir yoğun çalışma içerisindeyim ama bir o kadar da mutluyum, çünkü yeni projeler beni "sürekli yeni şeyler öğrenme" döngüsü içerisinde tutuyor ve monotonluktan uzaklaştırıyor.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bu proje için çok ama çok fazla çalışmamıza rağmen sadece bir kere fazla mesai yaptım! Türkiye' deki çalışma tempomuza baktığımda böyle bir proje için gece, gündüz, haftasonu demeden çalışırdık diye düşünüyorum. Burada çalışmayı bunun için çok seviyorum, işi ciddiye alıyoruz ama özel hayatın ilk sırada olduğunun herkes farkında.

Bahçe ile haşır neşirim epeydir, yemyeşil bir bahçemiz var, insana huzur veriyor. Bahçe ile uğraşmak gerçekten çok meşakkatli bir iş kabul etmem gerek. Ama bu da benim için bir hobi oldu, işyerinde fazla mesaiye kalmayınca kendine, hobilerine ayıracak zamanı da buluyorsun. Bir de evde tamir ya da raf yapmak, gibi işlerle de uğraşır oldum, aslında bu tip şeylere eskiden beri ilgim vardı ama zamanım yoktu, şimdi daha çok ilgileniyorum. En sevdiğim şey Gamma (Praktiker gibi bir yer) ya gidip alet edevat almak, ya da nasıl bir sistem kurabilirim şu mutfağa şu odaya düşünceleri ile geçiyor.

Arkadaşlarımızla geziyoruz. Halil, Ömer, Aslı, Anıl, Pervin. Güzel şeyler paylaşıyoruz, dünyayı, memleketi, insanları, hayatlarımızı konuşuyoruz. Sonra yabancı arkadaşlarımız var beraber gezdiğimiz, birbirimize kültürlerimizi anlattığımız, yeni şeyler öğrendiğimiz. O kadar çok farklı ülkeden insanla tanıştık ki acayip hoşuma gidiyor. El Salvador dan bile arkadaşım var, inanılmaz. Başkalarının senin ülkeni nasıl algıladığını görmek, bazı şeyleri anlamana da yardımcı oluyor.

Bu ay epey bir yazı yazacağım, takipte kalın. Şimdilik tatildeyken çektiğim güzel bir fotoğraf ile blogumu renklendiriyorum (Yer : Korsika Feribotu - Livorno Rıhtımı - İtalya, 15.05.2009).

Read more...

Pazar, Haziran 14, 2009

Bisikletli Basit Bir Hayat

En son ne zaman bisiklete bindiniz? Çocukken hatırlıyorum da bisiklete binmekten ne büyük zevk alırdım. Sarı bir bisikletim vardı, ufak, kontra pedal (pedallar düz çevirildiğinde bisiklet ilerler, geriye doğru çevrilmeye çalışıldığında fren yapardı). Biraz büyüdüğümde babam bana çok güzel masmavi bir bisiklet almıştı, o da kontra pedaldı. Sabah akşam mahallede bisikletle turlardım, arkadaşlarla beraber komşu mahallelere giderdik, bir çok kez bisikletten düşmüşlüğüm vardır. Sonra n'oldu da bisikletli yaşama veda ettik bilmiyoum ama biraz büyüdükten sonra kimse bisiklete binmez oldu, sanki bisiklet sadece çocuklar için. Ama ben kendimi şanslı sayıyorum çünkü yıllar sonra ODTÜ de araştırma görevlisiyken yine bir bisiklet özlemi belirdi içimde, mahallede bir tane bisikletçi vardı, aynı zamanda da bir bisiklet kulübüydü. Sanıyorum oradaki bisikletlileri görünce eski günlere özlem belirmişti, neyse Delta Bisiklet klübüyle böyle tanıştım. Barış ile beraber iki tane çok güzel dağ bisikleti alıp, Kapadokya ve Antalya Dağ Bisikleti yarışlarına katıldık. Elbette sonuncu olduk ama o güzel patikalarda yaptığımız turları hiç unutamadım. Unutamadığım bir başka olay da Hollandalı bir kızın birinci olmasıydı. Unutamadım, çünkü titanyum bisikleti vardı, parmağıyla bisikletini kaldırabiliyordu ve lastiği patlamış olmasına rağmen birinciliği göğüslemişti, söylendiğine göre özel bir düzenek sayesinde, tekerlek patlamasına rağmen kendi kendini şişirebiliyor ve bisikletin ilerlemesini sağlıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'den kimse derece alamamıştı.

Daha sonra dağ bisikletleriyle birkaç kez Eymir' e gittik, ama öyle çok fazla süremedik, şehir hayatı buna izin vermiyor ne yazık ki. Derken Hollanda' ya geldik ve bisiklet yeniden hayatımızın bir parçası oldu. Burada en çok bunu seviyorum zaten. Tam 5 tane bisikletimiz var. Türkiye' den birileri geldiğinde beraber gezebiliyoruz. Bisikletlere atlayıp bir yerlere gidiyoruz ve hep aynı sözü duyuyorum onlardan
"En son ne zaman bisiklete bindiğimi hatırlamıyorum"
Hollanda' nın nüfusu yaklaşık 17 milyon ve burada 20 milyondan fazla bisiklet varmış. Kişi başına bisiklet oranı en yüksek ülke. Bunu herkes Hollanda' nın düz bir ülke olmasına bağlıyor ama okuduğumuz bir kitapta başka düz ülkelerde dahi bu kadar tutkuyla bisiklet kullanımının olmadığı söyleniyor. Günlük hayatta bisiklet kullanımının yanında, profesyonel anlamda da bir çok sporcu yetişiyor, hal böyle olunca uluslararası yarışmalarda bir çok derece alan bir ülke oluyor Hollanda. Burada 20.000 km uzunluğunda bisiklet yolu bulunmakta, bu yollar için özel haritalar var, biz Amsterdam, Amstelveen ve Alkmaar bölgelerindeki bisiklet yollarında turladık, diğer bölgelere de arkadaşlarımızla gitmek, gezmek niyetindeyiz. Bisiklet yollarında gezerken, resimdeki gibi çiçek tarlalarından geçmeniz de mümkün oluyor.

Burada o kadar çok bisiklet çeşidi var ki görenler çok şaşırıyorlar. Aslında bisikletin hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığına dair bir çok fotoğraf çekip buraya koymayı düşünüyordum ama internette bunu yapan biri olduğunu görünce oraya link vermek daha kolay geldi. Üstelik insanların resimlerini çekip buraya koymanın başıma iş açmasını da istemedim. Mutlaka ama mutlaka şu linkteki resimlere bir göz atın, Amsterdam' da günlük hayatta karşılaştığımız bisiklet çeşitleri, ve kullanıcıların tavırları.
Amsterdam Bicycles
Linkte sayfanın en altındaki resim size abartı gibi gelebilir ama bir istatistiğe göre Hollanda' da her yıl 1 milyon bisiklet satılıyormuş ve bunların 800 bin tanesi çalınıyormuş!

Hollanda neden güçlü bir ülke ve neden buradaki insanlar mutlu ve neden hayat pahalı olmasına karşı insanlar arasında yaşam tarzı olarak büyük farklılıklar yok biliyor musunuz? Size bunun nedenlerinden bir tanesini iki örnek ile açıklayayım. Çalıştığım şirketin bir önceki CEO' su (şirketteki en yüksek dereceli yönetici) başka bir yerde olsa belki işe helikopterle gidip gelebilecekken, bisikletini kullanıyordu. Diğer örneğim ise Hollanda Adalet Bakanı' nın Kraliçeyi ziyarete bisikletle gitmesi. Yandaki resimde bunu görebilirsiniz.

Basit bir yaşama giden en kolay yol bisiklet, çevreye zararınız olmadığı gibi, sağlığınıza da katkıda bulunmuş olursunuz. Şimdi bir daha soruyorum, en son ne zaman bindiniz bu harika araca?

Read more...

Pazar, Mayıs 31, 2009

Kirpi

Mayıs başında tatile çıktık, Korsika' yı keşfe gittik, altını üstüne getirdik bu harika adanın. Yakında konu ile ilgili bir gezi yazısı yayımlayacağım burada. Hem de yeşil ve mavi renklerin bol olduğu huzur dolu resimler eşliğinde. Ama hemen evvelinde sizlere tatil dönüşü yaşadığım bahçe maceralarından bahsetmek niyetindeyim.

Yaklaşık son 4 aydır bahçemizde bir ziyaretçimiz yaşıyor. 4 ay kadar evvel bahçenin hemen girişinde bir köstebek deliği belirdi, sabah gittim tırmıkla üzerini kapattım, bir daha çıkmaz herhalde başka bir yerlere gitmiştir diye düşünürken ertesi sabah kapattığım deliği yeniden açılmış buldum. Sonraki 1 ay boyunca o delik kapanıp kapanıp açıldı, ben de pes ettim ve onunla yaşayabileceğimizi düşündüm. Sonuçta sadece bir tane delik, hem de hep aynı yerde, çim ile bahçe taşlarının birleştiği yerde. Kendisini İso ve Kiki isimli kedilerimizden sonra yeni ev! hayvanımız olarak görelim dedik. 2 ay evveline kadar onu hiç görmemiştim bile, sanıyorum akşamları şöyle bir hava almaya çıkıp, solucanları falan yiyip tekrar yeraltına, kendi dünyasına dönüyordu. Bir akşam bahçeye çıktım, kulübeden bir şey alacaktım, karanlıktı ama salonun ışığı bahçeyi biraz aydınlatıyordu, tam o sırada bir ses duydum ve durdum, hemen ayaklarımın önünde sevimli köstebeğimiz,(Aslında bir kirpi ama önceleri onu köstebek sanmıştım) poposunu bir o yana bir bu yana sallayarak yavaş adımlarla önümden yürüyordu. Çok şaşırdım, elimi uzatsam dokunacaktım yani, ama ses etmedim o kendi yoluna ben kendi yoluma gittik. Köstebek aslında kör değil ama çok az görebiliyormuş, sanıyorum o nedenle beni farkedemedi. Daha sonra bahçeye, harekete duyarlı bir lamba kurdum, aradabir kirpimiz topraktan çıktığında ışık yanıyor biz de hemen kafalarımızı bahçeye çeviriyor, kendisini izleme fırsatı buluyorduk. Biz ondan memnunduk, sanıyorum kendisi de bizden, ta ki biz tatile gidene kadar. Tatil dönüşü evin bahçesi mayın tarlasını andırıyordu, 6 adet delik saydım. Zaten çimenleri de kesmediğim için, 2 haftada bahçe ufak bir ormana dönmüştü bir de bu delikler, beni çileden çıkarttı. En iyisi bundan kurtulmak dedim ve internette araştırmaya başladım.

Yabancı ve Türkçe kaynaklı siteleri, forumları araştırdım hepsinde de köstebek/kirpi den kurtulma yöntemi olarak öldürmeyi gösteriyordu. Okuduklarıma inanamıyordum, çok ciddiyim, "insanların çoğu vahşidir" tezini doğrularcasına bir çok yerde hayvanı öldürme taktikleri okudum, "deliğin başında bekleyin, çıkınca kafasına vurun", yok yaaaa. O mu hayvan sen mi hayvansın diye düşünürken, köstebekten kurtulmanın yollarını anlatan çok güzel bir site buldum. Sitenin güzel tarafı, köstebekten kurtulmadan önce durup bir düşünmemizi istiyor olması. Ondan kurtulmak istiyor olabilirisiniz ama bunu bunu bunu biliyor musunuz diye maddeler halinde aslında köstebeğin toprak için ne kadar önemli olduğundan bahsediyordu. Arzu edenler bu linkten okuyabilirler. Köstebek/Kirpi kesinlikle, ağaçlara, bitkilere zarar vermiyor, tam tersi zararlı yaratıklarla beslendiğinden, toprağın her zaman taze kalmasını ve açtığı deliklerle havalanmasını sağlıyormuş ve daha bir çok faydasını da sıralamışlar. Tek zararı göze hoş görünmeyen delikler olması, buna tahammül edemediğiniz için kendisinden kurtulmak istiyorsak da öldürmek yerine onu başka bir yerde yaşamaya zorlayacak metodlardan bahsediyor.

Tüm bunları okuduktan sonra ne yapacağıma karar verememiş bir şekilde bu sabah bahçede kahvaltımızı yaparken, kendisi de teşrif ettiler. Ben de gittim ve yakaladım onu, bir saksının içerisine koydum, niyetim uzak bir yere götürüp bırakmaktı, zira burada onun mutlu olacağı çok sayıda boş arazi var. Ama o kadar şirindi ki uzun bir süre düşündüm, Barış' a sordum n'apsam diye, bir türlü karar veremedim, O da garibim o kadar çok korkmuştu ki yumak gibi büzüldü. Neyse, onun bu sevimliliği, onunla yaşamak isteğimi depreştirdi. Kendisine birden fazla çukur kazmaması konusunda telkinde bulundum ve saldım, umarım beni anlamıştır. Şimdi düşünüyorum da 2 sene evvel köstebek/kirpi ile ilgili tek bildiğim yeraltını kazarak yaşadığıydı, şimdi o kadar çok şey biliyorum ki. Şehir hayatının bizi doğadan koparmasına izin vermeyelim. Unutmamak gerekiyor ki aslında biz onların evlerine yerleşiyoruz, onlar bizim değil. Kafamıza bir gün onlar gelip vuracak saygıdeğer köstebek ve bilumum hayvan katili insanlar.

Read more...

Çarşamba, Nisan 08, 2009

Yavaş Okuma Kursu

Hızlı Okuma öğrenen ve Tolstoy'un Savaş ve Barış adlı romanını okuyan Woody Allen'a sormuşlar. "Nasıl buldun romanı, neler anlatıyor?". Cevap; "olay Rusya'da geçiyor".

Genelde başladığım kitabı makul bir süre içerisinde bitiririm. Saçma sapan nedenlerden ötürü başlayıp da bitiremediğim kitaplar da olmuştur. Mesela ABD'li felsefeci Robert M. Pirsig'in 1974 yılında yayımlanmış ve efsane haline gelmiş kitabı Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı. Kesinlikle öyle bir çırpıda okunacak bir kitap değil. Sanırım 1998 yılıydı, Barış elime tutuşturmuştu okumam için. Kitaba iki kere başlamış ama yoğun düşünmeyi gerektiren ağır monologların altından kalkamadığım bir dönemden geçtiğim için sonlandıramamıştım. 2 yıl kadar sonra, derin bir nefes alıp yeniden başlamış ve sanıyorum "Sofie' nin Dünyası"ndan sonra beni felsefe ile ilgilenmeye bir kez daha iten bir eser okuduğumun farkına varmıştım.

Sonradan bitirdiklerime bir başka örnek ise Joseph Heller' in Türkçe' ye Madde 22 ismiyle çevrilen muhteşem romanı "Catch 22". 2002 yılıydı onunla tanışmam. İngiltere' de çalıştığım firmadaki iş arkadaşım Philip bahsetmişti bu kitaptan "Catch 22" (Kısır Döngü - içinden çıkılamaz durum) deyiminin anlamını açıklarken. Çok ilgimi çekmişti, ingilizcesini satın almış ama bir türlü başlamaya cesaret edememiştim. Daha sonra Türkiye' ye döndüğümde Dost Kitapevi' nde öyle dolaşırken Madde 22 isimli kitabı gördüğümde hemen üzerine atılmıştım. Bu kitaba da 2 kere başladım ama ikisi de başarısızlıkla sonuçlandı. Hayır kitap olağanüstü güzel, ama ben o dönem Hollanda ile ilgili çalışmalarda bulunuyordum ve bir türlü kendimi kitaba verememiştim. Ama Hollanda' da yeniden okudum Madde 22 yi. Okurken inanılmaz zevk aldım, harika bir kitap. Askeri bürokrasi ile dalga geçen, çok ince bir espri anlayışı olan, okurken sürekli bir gülümseme modunda olduğum, aslına bakarsanız Jack Kareouc' un "Yolda" kitabının savaş konusundaki eşleniği olarak tanımlayabileceğim bir kült roman. İngilizce'de ki "Catch 22" deyiminin bu kitap ile sözlüklere girdiğini de buradan belirteyim. Yossarian karakteri ile kitap baştan sona içinden çıkılmaz durumları ortaya koyuyor. 20. yüzyilin en iyi romanları arasında gosterilen, hem güldüren hem de psikolojinizi alt üst eden bir eser.

Catch 22 aslında günlük hayatımızda çok karşılaştığımız bir durum. Mesela işe girmek için iş tecrübesi istenmesi ama işe girmeden de bu tecrübenin kazanılamaması gibi. Aşağıda kitaptan küçük bir diyalog konuya biraz daha açıklık getirir sanıyorum; deli isen uçak uçuramazsın, uçuyorsan delisin, uçmaktan kurtulmak ve yer görevine yerleştirilmek için yapman gereken tek şey "ben deliyim" diye başvurman olacaktır, ama deli olduğunu kabul ediyorsan aslında deli değilsindir. . . Okumadıysanız, okumak için mutlaka bir fırsat yaratın.
"anlaşıldı şimdi. yani bir yolu yordamı mı var bu işin?"
"elbette var"diye karşılık verdi doktor Daneeka."
evet sadece bir tek kural vardı: madde 22. Bu maddeye göre, aklı başında bir insanın yapması gereken tek şey, gerçek ve yakın tehlikeler karşısında, kendi güvenliğiyle yakından ilgilenmesiydi. Orr deliydi, şu halde, yer görevine yerleştirilebilirdi. Bir tek şey yapması gerekiyordu: böyle bir istekte bulunmak. Böyle bir istekte bulunduğu an, deliliği geçmiş olacak, dolayısıyla görev uçuşuna çıkması gerekecekti. Orr daha sık görev uçuşuna çıktığı taktirde deli, çıkmadığı takdirde akıllı olacaktı. Ama akıllıysa uçuşa çıkmak zorundaydı. Eğer uçuyorsa deliydi ve uçmak zorunda değildi. Ama uçmak istemiyorsa akıllıydı ve uçmalıydı. Madde 22'nin akıllara durgunluk verecek kadar basit bir madde olması karşısında Yossarian afallamıştı. Uzunca bir ıslık öttürdü.
"bu madde 22 amma da esaslı bir maddeymiş" dedi.
"haklısın en iyi maddedir" diyerek onayladı doktor Daneeka.

Evet böyle bir girişin ardından şu an okumakta olduğum ama henüz bitiremediğim kitapların listesini veriyorum. Aslında aynı anda birden fazla kitap okumak adetim değildir, ama bir şekilde böyle bir duruma geldim. Tüm kitapları eşzamanlı olarak okumaya çalışıyorum, fena da gitmiyor ama tam konsantre olamıyorum. Neyse ben biraz kitaplardan bahsedeyim, belki sizlere tavsiye niteliğinde olur.

Parfümün Dansı - Jitterbug Perfume - Tom Robbins
Bu kitabı ikinci okuyuşum, yaklaşık 10 yıl kadar önce okumuştum ve çok beğenmiştim. Okuduğum en güzel romanlardan biri. O dönem bu kitabı o kadar çok sevmiştim ki yazarın diğer kitaplarını (Ağaçkakan, Sıska Bacaklar, Dur Bir Mola Ver) da kütüphaneme katmıştım. Bu kadar güzel bir roman bir daha yazamaz diye düşündüğüm sırada "Dur Bir Mola Ver" adlı kitabını okumuş ve bir kez daha aynı hazzı aldığımı hissetmiştim. Hangi kitabının daha iyi olduğuna kararsız kaldım uzun süre. "Dur Bir Mola Ver" e daha yakın hissediyorum kendimi ama "Parfümün Dansı"na da haksızlık etmek istemiyorum. İkisi de aynı derecede değerli benim için. Şimdi aradan geçen 10 yıl neticesinde bu muhteşem kitabı zihnimde bir kez daha tazelemek istedim. Aynı anda birden fazla kitap okurken, kütüphanemin arşiv bölümünden eski bir dosta selam vermenin uygun olacağını düşündüm. İyi de etmişim. Alobar, Kudra ve Pan ile yeniden çıktım o güzel kokulu ölümsüzlük yolculuğuna.
"bu kitapta hayatlarını bir deney olarak yaşayanlar anlatılmaz.
onların okumalarına da gerek yoktur!"

The Gunslinger - The Dark Tower I - Kara Kule I - Stephen King
Stephen King' in "Başyapıtım" dediği Kara Kule adlı 7 bölümlük eserinin ilk kitabı. Bilmeyenler için söyleyeyim kendimi bildim bileli Stephen King romanları okurum. Çocukken okuduğum "O - It" romanından çok etkilenmiştim, gece yatmadan önce yatağımın altına bakardım romanda bahsi geçen palyaçonun orada olmadığından emin olmak için. İnanılmaz bir romandı benim için, yaşım nedeniyle bu kadar etkilenmiş olabilirim ama genel anlamda King' in romanları beni apayrı bir hayal dünyasına götürmüştür her daim. Kendisinin bu kadar yakın takipçisi olduğumdan, ben de her King hayranı gibi Kara Kule serisini okumayı istiyordum. Sonunda kitapçıya gittim ve ilk kitabını aldım. Kitabın önsözünde anlattıkları beni kitaba başlamak için iyice heyecanlandırdı, zira Kara Kule' den bahsederken gerçekten yaptığı en iyi iş olduğunun altını çiziyordu. Kolay değil 30 küsür yılda yazılmış bir seriden bahsediyoruz. Hayatındaki en büyük korkularından biri bu seriyi bitiremeden ölmekmiş. Hatta geçirdiği o meşhur trafik kazasından sonra hep bunu düşünmüş. Aynı düşünceyi yazarın ve bu serinin sıkı takipçileri de yaşamış. Ölüm döşeğinde olan ve Kara Kule serisini okuyan biri kendisine bir mektup yazıyor ve serinin sonunu okuyamadan ölmek istemediğini mümkünse kitabın sonunu kafasında nasıl canlandırdığı ile ilgili sadece kendisine gönderilmek üzere bir mektup yazmasını rica ediyor. Neyse tabi bunları okuyunca heyecanım gitgide arttı ve kitaba başladım, ancak Stephen King' den beklenmeyecek düzeyde ağır bir ingilizce sıfat bombardımanı ile karşılaştım. Aslında önsözünde kendisi de bundan bahsediyordu. Serinin bu ilk kitabında King' in gençlik döneminin ve yazarlık deneyiminin etkisiyle uzun ve bol sıfat ve tamlamalar içeren cümleler yoğunluktaydı. Normalde basit bir ingilizce beklenir O'nun romanlarından ama bu kesinlikle öyle değil, ne kadar çok bilmediğim kelime olduğunu gördükçe moralim bozuldu ama yılmadım, yavaş yavaş ilerliyor, bakalım ingilizce başladık seriye, öyle devam ettirmeyi planlıyorum. Ortadünyada bir yolculuk bizimkisi, uzun bir süre alacak gibi. Uzun ama heyecanlı.

Digital SLR Handbook - John Freeman
Uzun zamandır Digital Fotoğrafçılığa merak sarmış durumdayım. Bu konuda kitaplar okuyorum, fotoğraf incelemeleri yapıyorum. Herhangi bir altyapım yok, ilk etapta internet ve kitaplar benim yardımcım, daha sonra gözlemler ve deney ile fotoğrafçılığımı geliştirmek istiyorum. Olmazsa olmaz bir SLR kamera da almış bulunmaktayım, zaten şu aralar şak şuk fotoğraf çekiyorum. Henüz bu işin çookkk başlarında olmakla beraber çevreme bakışım değişti diyebilirim, her objeye sanki vizörün arkasından bakıyormuşum gibi geliyor. Umarım ben de Enis Başaran ve Cem Vedat Işık arkadaşlarım gibi güzel resimler çekmeye başlayabilirim yakın zamanda. Bu amaçla geçenlerde kütüphaneden bu kitabı aldım, tam benim gibi amatörler için yazılmış bu el kitabı teknik detayları açıklıyor ve değişik örneklerle konunun oturmasına yardımcı oluyor. Heyecanla bu kitabı okuyorum bu aralar.

Execution - The Discipline of Getting Things Done- Larry Bossidy & Ram Charan
Amerika' daki yöneticimden geçenlerde süper bir öneri geldi. Şirket içerisinde bir kitap kulübü kurmaya karar verdik. Üç ayda bir kitap okunacak ve her Cuma öğleden sonraları kitabın ilgili bölümleri ile ilgili tartışma toplantıları düzenlenecek. İlk kitabımız "Execution" "İş Yaptırabilme Disiplini". Ben de bu kitap ile ilgili Amsterdam grubunun takım lideri oldum. Kitap kulübü fikrini çok yaratıcı buldum açıkçası. Şirketlerde bu tip açılımlara ihtiyaç olduğunu düşünüyorum, çalışanları birbirine bağlamak yanında, şirkete katkısı da yüksek, çünkü insanlar okuduklarını eyleme geçirebilecek ortamı da buluyorlar. Kısaca kitaptan bahsetmek gerekirse, büyük firmalara danışmanlık yapan iki yöneticinin kişisel deneyimleri ve gözlemleri aktarılıyor. Bizzat şahit oldukları örnek olaylar ile "İşlerin Yöneticiler tarafından nasıl yaptırılabileceğini" anlatan bir kitap. Yöneticilere ve yönetici adaylarına tavsiye ederim, zira geçmiş deneyimlerimden de biliyorum işlerin nasıl yaptırılaMAyacağı konusunda uzman bir çok yönetici olduğunu biliyorum. "Execution" Proje Yönetimi aşamasında gözden kaçan çok önemli bir olgu. Özetle; Şirketlerin stratejileri belirlenir, bu stratejileri gerçekleştirecek operasyonlar ve operasyonlar için ÖLÇÜLEBİLİR sorumluluklar tanımlanıp, doğru kişilere atama yapılır, sonra da sürekli takip ile mutlak sonuç elde edilir.

Kitaptan bağımsız olarak benim şahsi gözlemim 3 tip şirket olduğu, birinci tip şirkette çok iyi yöneticiler ama işi tam anlamıyla yapamayacak çalışanlar olması durumu, ikinci tip şirkette ise tam tersi kötü yöneticiler ve yöneticiden bağımsız işlerini doğru ve etkili olarak kendi başlarına yapabilecek çalışanların olması durumu, üçüncü tip ise hem yöneticilerin hem çalışanların yüksek kapasiteli olduğu durum. Hem yöneticilerin hem çalışanların kötü olduğu durumları kategori dışı tuttum zira bu tip şirketlerin uzun soluklu olamayacağı ortada. Tabi ideal durum üçüncü tip, ancak sanılanın aksine bu tip şirketler kesinlikle büyük şirketler değil. Tam tersi çoğunlukla küçük ölçekli şirketlerde bu duruma şahit olabiliriz, çünkü bu tip şirketler işleri yapabilecek çevikliğe sahipler. Türkiye' de çoğunlukla ikinci tip durum ile karşılaşıyoruz. Çünkü çalışan kesim işlerini iyi yapacak olanaklara sahip oluyorlar ama yönetici yetiştirme programlarından yoksun bu çalışanlar zaman içerisinde yöneticiliğe yükseldiklerinde eski alışkanlıklarını devam ettirip "İşleri yaptırmak" görevini gözardı ediyorlar, bütünü gözden kaçırıp parçalarla uğraşmaya devam ediyorlar. Neyse konuyu dağıttım, tekrar kitaplarıma dönüyorum.

Yaşamın Ucuna Yolculuk - Tezer Özlü
Tezer Özlü, nam-ı diğer Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi, keşke daha çok eser bırakabilecek uzunlukta bir ömrü olsaydı. Şimdilerde en önemli eserlerinden biri belki de en önemlisi olan Yaşamın Ucuna Yolculuk adlı ince kitabının sayfalarında kaybolmaktayım. Kendisi hakkında daha evvel yazdığım yazıya burada atıfta bulunarak, bu muhteşem eseri hakkında çok fazla şey yazmadan kitabından bir iki alıntıyla sizlere gamlı prensesimizi tanımanızı tavsiye ediyorum. Elbette Tezer Özlü okurken benim yaptığım gibi yanında başka kitaplar da okursanız gerçek hayata dönmeniz kolaylaşabilir.

"şimdi kent merkezinde yüksek bir yapının ikinci katında oturuyorum. buranın mı, Türkiye' nin mi daha karmaşık olduğunu düşünüyorum. Hemen hemen aynı karmaşıklık. Önümde gene bir zafer anıtı. Bir ülkenin zaferi, diğer ülkenin yenilgisi. Zaferler de yenilgiler de insan ölüleri üzerinden geçiyor."

Yollarda. Okurken. Pencereden caddelere bakarken. Giyinirken. Soyunurken. Herhangi bir kahvenin içinde oturan insanlara gelişigüzel bakarken. Hiç bir şey aramazken. Herhangi bir kahvede oturan insanları görmezken, başka olgular düşünürken. Yosun kokusunu yeniden duymaya çalışırken, bir kavşakta karşıdan karşıya geçerken, arabalar dünyasında yaşadığını son anda algılarken, büyük bir bulvarın tüm kahvelerinde oturanlardan hiç birini tanımazken, bir mağazadan gelişigüzel yiyecek seçerken, ya da bir satıcıdan herhangi bir malı isterken, aynı anda özlem ve yalnızlıkları düşünürken, gidenleri, gelenleri, bölünenleri, ölenleri, doğanları, büyüyenleri, yaşamak isteyenleri, yaşamak istemeyenleri özlerken, severken, sevilirken, sevişirken, hep yalnız değil miyiz?

Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanına ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.

İnsan yaşamının mutlak en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.
Evet işte böyle bugün konumuz kitaplardı, bu konu sıcaklığını korurken bir sonraki yazımın Amsterdam kütüphanesi ile ilgili olmasını planlıyorum. Kısa sürede görüşmek üzere. Bol okumalı günler.


Read more...

Cumartesi, Mart 14, 2009

Spurs, MT-4, Cepkin

Madalyonun Tersi yazılarıma devam edeceğim, daha söyleyecek çok düşüncem var. Şimdi Amerika seyahatim ile ilgili bir iki şey aktarmak istiyorum. Satır aralarında Madalyonun Tersi yazılarıma da göndermeler bulacaksınız.

İki hafta San Antonio' daydım. NBA meraklılarının aklına hemen 4 şampiyonluğu bulunan San Antonio Spurs gelecektir. Elbette fırsat bulursam bir maçına gitmeyi çok istiyordum. Hele de çalıştığım şirketin Spurs' ta locası olduğunu öğrendiğimde inanılmaz ümitlenmiştim. Ama ne yazık ki benim olduğum süre içerisinde bir müsabaka yoktu. Ama çok üzülmedim zira o dönemde stadda yılda sadece 2 haftalığına yapılan Rodeo gösterileri vardı. Şirketim de sağolsun beni locasına davet etti, en kral yerden bu gösterileri izleme fırsatı buldum. Bayağı eğlendim, her zaman televizyonlarda gördüğüm gösterileri canlı izlemek apayrı heyecanlıydı. Hele bir ara 4-5 yaşlarındaki çocuklar, koyunların üzerine binerek, düşmeden en uzağa gitmeye çalıştılar. Çoğu yere düşüp ağladı. Bir kız çocuğu tüm rakiplerini geçip birinciliği göğüsledi. Gülmekten yerlere yattım, ama bunu çocuklarına yaptıran annelere de şaşırdım açıkçası.

Küçükken boğaların ya da atların üzerinde düşmeden tepinen kovboyları izlerken, tüm bu vahşi atları nereden buluyorlar diye merak ederdim. Bilmiyorum siz farkında mıydınız ama tüm bu atlar ve boğalar aslında hiç vahşi değillermiş. Rodeoyu izlerken bana açıkladılar; hayvanın bel bölgesine bir kemer bağlıyorlar, ve podyuma fırlayan hayvan bu kemerden kurtulmak için çılgınca bir uğraş veriyor, bu arada da bizim kovboyumuz bu tepişmede düşmemeye çabalayor. Zaten kovboyun hayvanın üzerinden inmesini takiben hemen bu kemer, yardımcı kovboylar tarafından çıkartılıyor ve hayvan sakinleşiyor.

Amerika' ya ikinci gelişim, daha önce de Austin ve New York' ta bulunmuştum. Amerika gerçekten çok büyük bir ülke ve nereye gitseniz farklı bir yaşam tarzıyla karşılaşmanız gayet doğal. New York' ta gördüklerim ile Texas' takileri karşılaştıramam. Ben şimdi size Texas ta gördüklerimi anlatacağım biraz. Öncelikle burada Bush çok seviliyor. İki yıl önce Austin' de iken bir yemekte, "Türkiye' de Bush pek sevilmez biz Clinton' u daha çok severdik" dediğimde yaptığım hatanın hemen farkına varıp bir şekilde toparlamıştım. Ama öyle gerçekten. Amerikada yaşıyor olsam kesinlikle Demokratlara oyumu verirdim. Neyse politikayı bir kenara bırakayım şimdi. Biraz madalyonun tersi ile de paralel olacak gözlemlerimi aktarayım. Houston havaalanına iner inmez ilk dikkatimi çeken obez insanlar oldu. Aşırı şişmanlar, ve havaalanında özel araçlar var bu insanları taşımak için, çünkü yürümeleri çok zor. Elbette neden bu kadar şişman olabiliyorlar sorusunun cevabı çok basit, siz de burada yaşasanız siz de obez olma olasılığınızı artırırdınız. Houston' dan San Antonio' ya geldim. Buraya gelmeden önce şirketim araba kiralama rezervasyonu yaptırmıştı benim için, ben gerek yok taksi falan kullanırım desem de, buraya geldikten sonra arabasız yaşayamayacağımı anlamış oldum. Ne bir toplu taşıma aracı, ne bisiklet, ne yürüme parkuru bulabildim. Şaka değil gerçek, bir akşam otelimden sadece biraz yürüyüş yapmak için çıktım ve bunun imkansızlığını gördüm. Yaya kaldırımları yok, her yer otobana çıkıyor, yürümek için genellikle engebeli parkurları aşabilecek donanımlara sahip olmanız gerekiyor. Geldiğim ilk gece beni arabayla otelimden alıp 3 dakika mesafedeki restorana götürdüler, dönüşte araba ile otobana çıkıp bir ton yol gidip, yemek yediğimiz yerin yanıbaşındaki otelime tekrar geri geldim. Abarttığımı düşünüyorsanız, okumaya devam edin daha neler abartacağım neler. Evet gelelim araba kiralama işine, ellerindeki en küçük arabayı istedim. Resimden de göreceğiniz üzere Toyota 4x4 bir aracım oldu. Büyük araba isteseydim ne alırdım acaba. Ama sanırım ellerinde gerçekten küçük araba kalmamıştı diye düşünüyorum. Biz Türkiye' de ya da Avrupada elbette küçük araba tercih ediyoruz, bunun en büyük nedenlerinden biri yakıt fiyatları diğeri de park sorunu. Ama Amerika da bunlar sorun değil. Dünyanın en ucuz yakıtı burada, tüm park yerleri dikine park edilir şekilde ve oldukça geniş, uğraşmak zorunda değilsin. Yer bol. Özetle burada arabasız yaşamak imkansız. Ben de böyle olunca arabadan inmedim desem yeridir. GPS e komutu veriyordum, o beni götürüyordu. İki haftanın sonunda trafiğe de, arabaya da iyice alışmıştım. Ne acı . . .

Gelelim yemek konusuna. Ben ki Vejeteryan ve akabinde Vegan olmaya ya da en azından çok daha az et yemeye özen göstermeye çalışan biri olarak, burada bir süreliğine kendimi kaybettim. Öncelikle hakkını vereyim dünyanın en güzel bifteği (Texas Steak) burada yapılıyor. Bugüne kadar et yememişiz bile diyebilirim. Gerçekten çok güzel. Ama bir oturuşta 650 gram et yenir mi ya? İnanılmaz büyük porsiyonlar, 3 kişinin doyacağı büyüklükte. Yanında bir de 1 litrelik bardakta gelen Cola, ister inanın ister inanmayın, ama bu bardakları yeniden doldurabiliyorsunuz bedavaya, ve insanlara 1 litre yetmiyor olacak ki yeniden dolduruyorlar. Burada su içilmiyor zaten. 2 hafta süresince işyerinde su içiyordum sürekli, bana diyorlar ki "tatsız tutsuz birşeyi niye içiyorsun bak kola var şu var bu var"! Kaldığım 2 hafta boyunca hiç kutu kola görmedim, gördüğüm en küçük kola yarım litrelik olandı. Burada hayatın her anında yemek yeme ile ilgili bir aktivite var, marketlerde bulunan et reyonları bizim 2M Migros' a eşdeğer büyüklükte.

Hadi akşam yemeklerini geçtim de öğlen yemeğinde de kilo kilo et yenir mi ? Hollanda' da öğlen yemeklerini hemen hemen her Hollandalı gibi sandviç ile geçiştiren ben burada yemek yemekten kusacaktım diyebilirim. Açık büfe restoranlarda insanlar öğlen yemeklerinde tabak tabak yiyorlar. Yemekler de çok ucuz. Yemeğe erişim çok kolay, ücret az, hal böyle olunca insanlar obez olur tabi diyorsunuz di mi? Ama gelin madalyonun tersinden bakalım olaylara. Diyelim ki siz lastik üreticisisiniz, daha çok lastik satmak istiyorsunuz, hammedenizi en ucuza alacak ortamı ouşturdunuz, verimli üretim yapıyorsunuz, maliyetleriniz çok düşük ve satış fiyatınız da eklediğiniz kar marjına rağmen oldukça ucuz. Şirket olarak iyi bir satış rakamına sahipsiniz, ama satışlarınızı daha da!!! artırmak niyetindesiniz, bunu gerçekleştirebilmenin sadece bir tek yolu var, müşterinin lastik kapasitesini artırmalısınız bir şekilde. 5 tekerlekli 6 tekerlekli araçlara yol vermelisiniz sonra 8-10 tekerlekli vs. Elbette abartılı bir örnek veriyorum ama anladınız sanırım. Daha çok yemek satabilmek için insanların yeme kapasitelerini artırmalısınız ki daha çok satış yapabilesiniz. Şunu açık seçik söyleyeyim, bu sistemde insan sadece tüketmek üzere bulunma durumuna getirilmekte. Yıllar önce çok iyi hatırlıyorum şişe kolalar vardı 25cl, içerdik doyardık. Sonra 33cl lık kutu kola çıktığında bitiremezdim onu, derken o da yetmez oldu, sonra 50cl lık kolalar çıktı ve insanlar böyle böyle kendilerini alıştırır oldular daha çok tüketmeye. Az ile yetinme dönemleri çok gerilerde kaldı artık maalesef. Yani şimdi benim 1 litrelik bardak örneğime gülüyor olabilirsiniz ama yıllar içinde benzer bir yaklaşımı Türkiye'de de görürseniz şaşırmayın.

Elbette insanların gözlerini açması ve kendilerine yapılan bu kötülüğü görmesi, bu kadar kolay ve ucuza yemek ulaştırılmasının nedenini, bedenini bir çöplük gibi kullanmasını sağlayan zeminin neden yaratıldığını sorgulaması gerekir. Burada biraz Amerika'nın hoş olmayan taraflarını anlattım gibi ama şunu da söylemem gerekiyor, peşinde koştuğum tüm bu doğaya kaçış çabaları, tüketim toplumuna olan karşıtlık, teknolojinin insan için kullanılması gibi düşüncelerin aktifleşmesi de yine Amerikada gerçekleşmekte. Yani oraları kötülemiyorum, sadece yanlış olan şeyleri gösterip bile bile lades olmayın diyorum. Sonuçta kim nederse desin Türkiye Amerika' nın izinde ilerliyor. O zaman kötü taraflarını değil de iyi taraflarını almaya çalışmak gerek. Bize düşen neyin iyi neyin kötü olduğunu algılayabilecek kafalar yetiştirmek. Beyni kolayca yıkanabilen, mitinglerde ortalığı dolduran, her söylenene inanan, olaylara at gözlükleri ile bakan koyun misali kalabalık çoğunluklardan olmayalım.

Ne dinliyorum?
Son iki haftadır Hayko Cepkin dinliyorum. Size de tavsiye ederim. Özellikle "Ölüyorum" isimli parçası çok ama çok güzel, bu aralar sürekli bu şarkı var listemde. Harika, muhteşem, olağanüstü.


Read more...

Liberal Çiftlik

Ekonomimiz alaturka, liberalizmimiz arabesk, sermayemiz nazlı, iş adamımız narindir. Ekonomide serbest, siyasette grekoromen güreşiriz. Ama hep tuş oluruz. Uçan kuşa borcumuz var, uçmayana hıncımız... Devrim yasak, evrim sakıncalı, döneklik yararlıdır azgelişmiş demokrasimizde.

`Güleriz ağlanacak halimize` derler ya; ağlanacak halimize biraz da gülmek istedim. Ne yapayım! Şimdiye dek, kızarak yazdım anlamadılar. Şimdi gülerek yazıyorum; belki anlarlar!..

Uğur Mumcu

Read more...