"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Çarşamba, Şubat 18, 2009

Madalyonun Tersi - 3 (Kriz)

Bugün biraz kendi bakış açımla ekonomiden bahsetmek istiyorum. Aylardır süren kriz haberleri, ülkelerin bu haberlere tepkileri ve bizleri nelerin bekleyebileceği ile ilgili kendimce bir iki yorumda bulunacağım. Aslında böyle bu konuya girmemin temel nedeni şu an Amerika' da olmam. İş dolayısı ile 2 haftalığına buradayım. Mevcut ekonomik gelişmeleri Hollanda, Amerika ve Türkiye açısından değerlendirme fırsatı buldum. Bunları da kendi bakış açımla aktarmak istedim.

Amerika

Şu an çok ama çok ciddi bir ekonomik kriz var. Amerika' dan uzakta bunu farkedemiyorsunuz. İnanın şaşkınlık içerisindeyim. Geldiğimden beri en çok konuşulan konu ekonomi. 5 Nisan kararlarını yaşadığım döneme gittim resmen. İnsanlar panik halinde, çok ciddiyim. İşten çıkarmalar had safhada, herkeste "ne zaman İnsan kaynakları beni çağıracak" diye bir korku var. Batan şirket sayısı son derece fazla ve bunlar sadece küçük işletmeler falan değil. Mesela size bir örnek olması açısından, meşhur "circuit city" nin sayfasını bir ziyaret edin. Niyetim kimseyi paniğe sokmak değil, sadece gördüklerimi aktarıyorum. Mümkün olduğunca CNN izliyorum ve reklamlar dahi ekonomik krizle ilgili. Hemen hemen her reklam "Ekonominin kötü olduğu şu dönemde bizim ürünümüzü tercih etmelisiniz, çünkü . . ." diye başlıyor. Bugüne kadar alınan önlemler pek bir işe yaramadı. Obama resmen enkaz devralmış durumda. Obama ile ilgili konuşmak için elbette çok erken ama ben söylemlerini, duruşunu ve politik yaklaşımını çok beğeniyorum. Umarım iyi işler yapacak ülkesi ve dünya için. Bu hafta çok önemli bir paket daha açıklandı Obama tarafından, piyasaya canlılık vermesi umuluyor, özellikle işsiz kalan insanlarla ilgili önemli destekler içeren bir paket. Bakalım zaman gösterecek ne derece etkili olacağını. Bu arada ilginç bir not; Bu yeni paket özellikle "yenilenebilir enerji" yatırımları ile ilgili de bir destek içermekte. Bu yaklaşım benim acayip hoşuma gitti, yani günü kurtarma telaşıyla, geleceği karartmaya göz yummayan bir politika olarak algılıyorum bunu. Diyeceksiniz ki "bunun nesi ilginç?" İlginç tarafı şu, CNN de bir reklam gördüm, sadece bir kere izledim ve şaşkınlığımdan çok da dikkat edemediğim için reklama kimin sponsor olduğunu göremedim, ama aşağı yukarı şöyle bir şeydi;

"Şu an büyük bir krizin içindeyiz ve hükümetimiz parasını bizi kurtarmak için kullanmak yerine doğaya, teknolojiye harcıyor, buna dur demelisiniz."

Önce dalga geçiyor sanmıştım ama değildi, hala daha emin olamıyorum ben mi yanlış duydum/gördüm, ama bir daha da bu reklama rastlamadım. Belki de hayal gördüm, umuyorum öyledir.

Hollanda

Hollanda ekonomisi güçlü bir yapıya sahip, ayrıca ulusal borç yükü de az. Ama sonuçta ekonomi çoğunlukla ticarete dayanmakta. Global kriz doğal olarak en çok ihracatı etkiliyor, bu da ekonomiyi krizlere karşı kırılgan bir yapıya sokuyor. Zaten ülke resmi olarak iktisadi durgunluğa girdi. Ayrıca bankacılık sektörü de Fortis sayesinde büyük yara aldı. Bunları da geçtim, hükümet yetkilileri ekonomik krizin etkilerini önceden göremediler. Bir durgunluğa girileceğini bekliyorlardı ama bu derece etkilenileceğini düşünmüyorlardı ve nitekim dün itibariyle hata yaptıklarını kamuoyu ile paylaştılar. Kriz ekonomiyi gerileme sürecine soktu ve 2009 da işsizlik oranının %5.5 e çıkması beklenmekte. Zaten hergün çok sayıda işten çıkarmalar duyuyoruz. Fakat iyi bir haber olarak emlak piyasası krizden çok etkilenmedi, yani Amerikada' ki krizin en büyük nedenlerinden biri Mortgage sistemi ile verilen kredilerin geri dönüşünün olmaması, evlerin değer yitirmesi ve bir sürü tetikleyici unsur burada görülmedi. Bu da mortgage sisteminin biraz daha oturaklı olduğunu gösteriyor. Bir diğer önemli unsur da Hollandalıların çok tutumlu olmaları. Hatta bazen cimri olarak bile nitelendirebilirsiniz onları. Çoğunlukla gösterişten uzak yaşarlar, hatta hollanda ile ilgili kitap okurken şöyle birşeyden bahsediyordu çok hoşuma gitmişti. Hollandalılar marka alışverişi yapmazlarmış, eğer böyle bir alışveriş yapmışlarsa da onu kullanırlarken markasının başkaları tarafından görülmemesine çalışırlarmış. Çünkü bir başkası görürse "buna bu kadar para verilir mi" diye dalga geçermiş. Benim çok hoşuma gitmişti bu, sonra sadece başkaları görsün diye marka alışverişi yapan insanlar olduğu aklıma geldi.

Türkiye

Tabi öncelikle sormak lazım "gerçekten Türkiye' de kriz var mı?" Yoksa daha öncelikli konularımız mı var gündemde? İşsizlik rakamları açıklandı, %12 küsür. Neredeyse rekor düzeyde. Bir çok sektör önemli ölçüde darbe almış durumda. Şu ana kadar faiz indirimleri dışında çok önemli bir adım atıldığını bilmiyorum, belki ben yeterince takip edemedim. Sonra bir takım insanlar sürekli Türkiye'nin bu krizden en az etkilenen ülke olacağını söyleyip duruyorlar. Aslında ben de Türkiye' nin bu krizden en az etkileneceğini düşünenler arasındayım ama bu "en az"ın bile ciddi bir kriz olduğunu görmemek bana biraz günü kurtarmak psikolojisi gibi geliyor. Obama' dan verdiğim örneğe bir daha dikkat edin. Gerçekten çok önemli, yani burada hiç bir siyasi partiyi övmek ya da yermek niyetinde değilim, kimse üzerine alınmasın ama Türkiye' nin gerçekten vizyon sahibi liderlere ve yöneticilere ihtiyacı var. Bu liderleri yaratmak da bize düşüyor. Bakın liderler krizleri avantaja dönüştürmeyi bilen insanlardır. Şu an bu derece olumsuz gelişmelere karşın Amerika ve Avrupa işlerin bu şekilde gitmeyeceğini anladılar, krizi yeniden yapılanmaya geçmek için fırsat olarak görecekler. Bunun temelleri atıldı bile. Umuyorum Türkiye de bu değişim rüzgarından nasiplenecek eğer kafasını kaldırıp çevresinde "gerçekten önemli" olan gelişmelere yoğunlaşabilirse.

Size bir gözlemimi daha aktarayım; inanın abartmıyorum, Türkiye' de tanıdığım bildiğim bir çok insan Amerikadaki ve Hollandadaki büyük çoğunluktan çok daha başarılı olabilecek insanlar. Bunu o kadar net görüyorum ki size anlatamam. Peki neden ülke olarak başarılı değiliz de birey olarak başarılıyız biliyor musunuz? Nedeni o kadar basit ki, Türkiye' de hepimiz daha fazlasını istiyoruz, her şeyin daha fazlası. Daha çok para kazanmak, daha çok mevki, daha çok mutluluk . . . Avrupadaki insanların böyle dertleri yok herkesin standart bir yaşamı var, daha fazlasına ihtiyaçları yok, mevcut kazançları ile her istediklerini yapabiliyorlar. Bir mortgage ları var bir arabaları, eş çocuk. Daha ne olsun diyorlar ve daha çok kazanmak için daha çok çalışma gereği duymuyorlar. Daha çok kazanırlarsa da bunu eğitime, kültüre, sanata harcıyorlar ve sonuçta kazanılan fazla paranın sistem içerisine dönüşünü sağlayabiliyorlar. 2. bir mortgage peşinde de koşmuyorlar. Bu da diğer insanlara fırsat veriyor onlar da çalışabiliyorlar ev sahibi olabiliyorlar ve tüm bu düzen ülkeyi de refaha kavuşturuyor. Elbette pek çok etken daha var, ayrıca sistem burada oturmuş diye de düşünebilirsiniz ama bu söylediğim Türkiye' de ucundan dahi tutamadığımız bir durum. Türkiye' de daha bir Amerikan yaklaşımı sözkonusu. Avrupanın sosyal devlet unsuru ne Amerika'da ne de Türkiye'de yerleşmiş. Bu da bireyi bir miktar vahşileştiriyor. Türkiye' de her birey daha çok para kazanmak istediği için daha çok çalışıyor, kazandıkça yetinmiyor daha çok çalışıyor, başkalarına kazanma hakkı tanımıyor. Bakın çok basit bir örnek söylediklerimi doğrulamak adına, kriz ortamındayız, krizi pek önemsemeyen insanlar şu an kriz ortamında işlerini büyüten insanlar, bir çok rakibi silip süpürebililme fırsatı. Halbuki aynı gemide olduklarını unutuyorlar. Büyük balık küçük balığı yer tamam ama küçük balıklar bitince büyük balık da kalmaz. Bir başka örnek size, bizzat kendimden. Bir büyüğüm bana para kazanmanın önemi ile ilgili akıl vermekteydi. O zamanlar sanıyorum 28 yaşında falanım. Bana "ben senin yaşındayken 6. milyon dolarımı bankama koymuştum" dedi. Duraksadım, o an birşey demedim ama sonradan çok düşündüm, ben 1. milyon dolarımda işi gücü bırakır, Barış' ımı yanıma alır dünyayı dolaşmaya çıkardım. Sonra daha çok düşündüm ve dedim ki acaba 1. milyon dolarımı kazandıktan sonra 2. yi de kazanayım öyle bırakırım mı derdim, ve bu böyle 3, 4 gider miydi? Çünkü benimle konuşan kişi, 28 yaşında 6. milyon dolarını yapmışsa ve aradan yıllar geçmesine rağmen hala aynı işi yapıp daha çok para kazanıyorsa bir sebebi olmalıydı. Evet sebep basit; bitmeyen hırs, daha çok kazanma hırsı. Ama bunu kendi başına yapma hırsı. Neyseki ben de böyle bir hırs yok. Elbette demiyorum ki işi gücü tamamen bırak, al paranı kaç buralardan. Sonuçta istihdam yaratıyorsun. Demeye çalıştığım şey birey olarak doyuma ulaşınca bırak başkaları bayrağı taşıyabilsin, kurumsallaşabilmeyi sağlayabilmek gerek. Ya işte konu konuyu açtı öyle sohbet eder gibi biraz da şu an çoookkk uzaklarda olmanın verdiği efkarla öyle yazdım kafamdan geçenleri.

Sonuç

Bu yazıdan bu sonuç çıkmaz ama şu bir gerçek ki kapitalist bir sistemde yaşıyoruz ve daha iyisi buluna kadar en iyi uygulanabilir sistem bu. Kapitalizmin tahtı krizlerde sallanır ama her bir kriz onu daha güçlü hale getirir, çünkü sistem krizlerde kendini yeniler, eksiklerini onarır. Avrupa Sosyal Devlet ile kapitalizmin vahşiliğini bir miktar yumuşatmayı başarabilmiş ama sistem hala pek çok insana, ülkeye acı çektirmeye devam ediyor. Ben iddia ediyorum ki bu krizi aşmanın da, daha iyi bir sisteme / geleceğe sahip olmanın da tek yolu Teknoloji' den geçiyor. Ancak para üzerine odaklı bir sistemde yaşadığınızda teknolojiden yeteri kadar faydalanamıyorsunuz, çünkü tüm yenilikler, geliştiricilerine para kazandırmak amacıyla piyasaya sürülüyor. Kaçmayan kadın çorabı üretebilirsen büyük iş yapmış olursun ama para kazanamazsın. Bu konuyu daha sonra değişik örneklerle açmak niyetiyle son sözümü söyleyeyim; İnsanoğlu yarattığı tüm olumsuzlukların üstesinden gelebilecek zekaya ve doğa da insanın zekasını kullanmasını sağlayacak güce sahiptir. Bu dengeyi kurarken bir takım kayıpların yaşanması doğaldır, o nedenle değişime açık olunmalı.


Read more...

Perşembe, Şubat 05, 2009

Madalyonun Tersi - 2

Madalyonun tersini yansıtmaya devam edeceğim. Ancak bu gönderide ben değil Annie Leonard konuşacak. Nereye kadar tüketim, daha çok tüketmemize sebep olan bu ucuzluk nasıl sağlanıyor, aldığımız ürün bize ulaşana kadar ne tür bir işlemden geçiyor ve bunun bize dolaylı etkileri ne kadar yıkıcı olabilir, çökmez denilen sistemde çöküş kaçınılmaz mı, ve daha bir çok soruya cevap bulabileceğiniz bu muhteşem animasyonu lütfen izleyin. Yaklaşık 20 dakika sürecek olan bu aydınlatıcı görsel, birçoğunuzun belki de farkında olmadığı gerçekleri size gösterecek. Sonunda ne yapmanız gerektiğine dair bir aksiyon planı da sunuyor bizlere.

Özellikle 4.99 dolara aldığımız radyonun parasını gerçekte kimin ödediği, sistemin kalbi olan tüketimin sürdürülebilmesi için neleri feda ettiğimiz kısımları etkileyici.

Kendinize bir şans verin ve izleyin (Ne yazık ki Türkçe açıklamalarını bulamadım, umarım bir şekilde izleyebilirsiniz.) Tüm bu yazılanlar, çizilenler "Basit bir hayat" a giden yol bizler için. Hepinizi bu konuda aktivist olmaya davet ediyorum.

Şeylerin Hikayesi - Story of Stuff
Aksiyon Planı

Read more...

Cuma, Ocak 30, 2009

Madalyonun Tersi - 1

Ayda iki defa buraya birşeyler yazmaya çaba gösteriyorum. Aslında yazacak, anlatacak çok konu birikti ama sürekli buraya yazı yazarak, anlatmaya çalıştıklarımın gölgede kalmasını istemiyorum. Çünkü satır aralarında verdiğim mesajların gerçekten önemli olduğuna inanıyorum. Eğer yazdıklarımı okuyup, değerlendiren, sorgulayan birileri varsa ne mutlu bana. Amacım insanların düşüncelerini değiştirmek değil, sadece sahip olunan düşüncelerin ne derece göreceli olduğunu göstermek. Körü körüne inanmanın önüne geçmek. "Neden" sorusunu her zaman sormayı sağlayabilmek. O zaman inandığınız düşünceyi tam anlamıyla sahiplenebilirsiniz. 1500 lü yıllarda yaşadığınızı düşünün, dünyanın dönmediğini düşünüyorsunuz ama biri size ısrarla döndüğünü ispatlamaya çalışıyor. Evet 500 yıl geçmiş üzerinden ama emin olun dünyanın dönmesine benzer açıklıkta olan o kadar çok gerçeğe gözlerimiz kapalı ki, inanılmaz.

Kalıplaşmış düşünceleri sorgulamadan almak, benimsemek en kolayıdır. Amerika zaten keşfedilmiştir, bir daha araştırmaya gerek yoktur diye düşünen toplumlar başkalarının keşifleri ile yollarına devam etmekten öteye gidemiyorlar. Tabi sorgulamak bir çok düşüncenin temel düşmanı olarak kabul edilebilir ama sorgulamamak da yıkanmış beyinlere gebe bırakır. Merak etmeyin satır aralarında bir yerlere göndermeler yapmıyorum, söylemek istediklerimi pat diye söyleyeceğim yeri gelince. Şunu görmemiz gerekiyor, dünya değişiyor, gerçekten değişiyor ve ne yazıkki bunu göremeyen, görmek istemeyen o kadar çok insan var ki. Onlara statükolarıyla birlikte mutlu olmalarını dilemekten öte elimden birşey gelmiyor. Aslında dünya her zaman değişiyordu. Yaşımıza uygun konuşursak 60 lı yıllarda, 80 li yıllarda değiştik, 2000 lerin başında değiştik, ama bu defa farklı birşeyler var bu değişimde. Herkes bilgiye kolay erişebildiği için değişim çok hızlı yayılıyor. İyi veya kötü yorumlayamıyorum şu an ama hazırlıklı olun, eskiden olduğu gibi hayat kendi akışında gitmiyor, hayatın akışı değiştiriliyor. Komplo teorileri üretmiyorum kafanızı bulandırmak da istemiyorum ama Türkiye' nin bu değişime uzak kalmasından endişe ediyorum. Ve doğru anlamda kendimizi değiştirmezsek, filmin sonunu çabucak göreceğimizi düşünüyorum.

Yazının başlığından da anlayacağınız üzere bir yazı dizisi (sorumluluğu büyük bir laf oldu ama daha iyi bir tanımlama bulamadım) ile bazı farklılıkları burada yansıtmayı amaçlıyorum. Biraz beyin fırtınası yapalım hep beraber. Elbette bu yazı uzun bir döneme yayılacak. Kaç yılda biter artık zaman gösterir. Biraz ekonomi, biraz doğa, biraz felsefe, az ama çok az politika ve din, yoğunlukla sistem eleştirisi, ve güzel, huzurlu bir dünya için tavsiyeler. Şimdi ısınma turu olarak, ve de nelerden bahsedeceğim ile ilgili ipucu olması açısından aşağıdaki soruları ortaya atıyorum. Üzerinde biraz düşünelim, soruların büyük bölümünün zaten bir cevabı yok sadece kendi kendinize bir kez daha sormanız ve düşünmeniz için buradalar. Soruların bazılarının cevapları elbette kişiden kişiye değişecek. Bazı sorular ise size çok saçma gelebilir ama emin olun bir altyapısı var.

  • Neden varız? Hayattaki amacımız ne?
  • Küçükken düşünürdüm, herkes araba alıyor, sonra arabalarını satıp, yeni araba alınıyor, sonra çocuklar büyüyor, araba alıyorlar, bir günde satılan araba sayısı ile hurdaya çıkan araba sayısı arasında büyük fark olmalı, peki bu kadar çok araba nasıl satılabiliyor? Bunun bir sonu olacak mı? Yani düşünün dünya nüfusu 100 kişi herkesin 2 arabası olsa siz 200 araba satmışınız, sonra? Bunu cep telefonundan, elbiseye çeşitli objeler için düşünün.
  • Dünyada nesli tükenmekte olan bir çok tür var, doğal yaşamlarının yok edilmesi, avlanma vs dolayısı ile türleri tehlikede. Peki o kadar çok inek, tavuk, koyun tüketiyor olmamıza rağmen neden onların nesilleri tükenmiyor? (He he çok akıllısın tabi hemen cevabı buldun, ama asıl soru verdiğin cevapta, şimdi verdiğin cevaba "Neden" ve "Nasıl" soru takılarını ekle.)
  • Kapitalizm, komünizm, sosyalizm . . . Peki daha iyi bir sistem var mı ya da mümkün mü?
  • Kaçmayan kadın çorabı üretmek mümkün mü?
  • Ya herşey yalan ise, gerçekten bir matrix te yaşıyorsak!?
  • İnekler ömürleri boyunca her istenildiğinde süt verebilir mi?
  • İlk insanı düşünün ateş yok, mızrak yok, pençelerin yok, hayvan derisini parçalayacak dişlerin yok, sindirim sistemin et yemeğe uygun değil, peki o zaman ilk nasıl başladık et yemeye?
  • Dünya nüfusu hergün artıyor, bu dünya bize ne kadar daha yetecek?
  • 3 önemli din, 3 ü de birbirini kabul ediyor, peki neden hepsi sadece kendinden olanı cennete davet ediyor?
  • İnsan istediği herşeye sahip olabilir mi? Olursa bir sonraki aşama nedir? Ya da başka bir ifade ile insanın doyuma ulaşması mümkün müdür?
  • Dünyayı kim/kimler yönetiyor? (Cevap Amerika değil!)
  • Milyon dolarlara hükmedebilmek mi, Alaska' da medeniyetten uzak yaşamak mı?
  • Teknoloji insanı köleleştirebilir mi?
  • İnsan nefreti, öfkeyi, yalanı nasıl öğrendi?
  • . . .

Tekrar etmekte fayda görüyorum, yazacaklarım tamamen benim görüşüm olup, yaşadıklarımın okuduklarımın, bazı felsefi düşüncelerin, sorgularımın eseridir. Tek bir doğru yoktur sadece bakış açısı vardır. Hepimiz düşüncelerimizde özgür olmalıyız ve unutmayın özgürlüğe atılan ilk adım, bireyin yaşamı boyunca kendisine dayatılan değerlere karşı çıkarak amaçlarını özgürce seçmesi ile başlar.


yıllardır sürüp giden bir pay kapma çabası
topu topu bir dilim kuru ekmek kavgası
bazan durur bakarım bu ibret tablosuna
kimi tatlı peşinde, kimininse tuzu yok
. . .
barış der her bir yanım altın, gümüş, taş olsa
dalkavuklar etrafımda el pençe divan dursa
sapa, kulba, kaba itibar etme dostum
içi boş tencerenin bu sofrada yeri yok
para pula ihtişama aldanıp kanma dostum
içi boş insanların bu dünyada yeri yok.
...
buyurun dostlar buyurun
halil ibrahim sofrasına

Read more...

Perşembe, Ocak 22, 2009

Maske

Türkiye' de iken televizyonda yayımlanmaya başladığında, şöyle 1-2 bölümüne bakıp, geçivermiştim Dexter' ı. Kötü insanları öldüren bir katil. Her bölümde yeni bir konu anlatıldığını düşünüyordum. Hollanda' ya geldikten sonra bir ara can sıkıntısından Dexter' ın ilk sezonunu izlemeye başladım. Bir kez daha önyargılı olmamak gerekliliğini kavradım. Dexter, şu ana kadar izlediğim en güzel dizi. Bazı arkadaşlarıma tavsiye ettiğimde Lost ve Heroes ile kıyaslamamı istiyorlar, gerek dahi duymuyorum. Bir numara Dexter. İlk iki sezonunu 2 kere izledim. Komedi dizileri dışında hiç bir diziyi iki kere izlediğimi, izleyeceğimi düşünmüyorum. Düşünsenize Lost' u bir kez daha izleyebilir misiniz? Aman aman uzak dursun.

Bir dizide karakterler bu kadar mı güzel işlenir? Bu kadar mı uygun insanlar seçilebilir? Sanki gerçek hayatlarını oynuyorlar. Dexter bir katil ama emin olun kendinizden çok şey bulacaksınız. Özellikle 2. sezonda iç hesaplaşmalarını o kadar güzel yansıtmış ki, ben bile bazı yerlerde kendimi sorgular oldum. Sizin de toplum içinde arkasına saklandığınız bir maskeniz var mı?

İzlerseniz farkedeceksiniz ironiler üzerine kurulu bir dizi. Size süprizler vaad etmiyor, sağ gösterip sol vurmuyor. Anlatmak istediğini karakterler ve tezat olaylar ile çok güzel aktarıyor. Karakterler demişken, Debra' nın konuşmalarına hasta olmamak mümkün değil. Angel Batista adı gibi melek, hatta Dexter bir konuşmasında şu harika cümleyi söylediğinde "gerçekten de öyle" dedim içimden.

"Angel, if I could chose a person, a real person, to be like, out of anyone, It would be you"
İkinci sezonda Dexter ile süper ingiliz aksanlı Lila (bu kadar mı güzel "Alone" denir be Lila!?) nın tanışması da Fight Club a bir saygı duruşu gibiydi. Herşeyiyle dört dörtlük bir dizi, imkanınız varsa kaçırmayın, ama mutlaka baştan itibaren izleyin. Maskesiz günler.

Read more...

Cuma, Ocak 02, 2009

Buz, Ateş, Anouk ve 2009

Hava bir kaç gündür buz gibi. Ama gerçekten buz gibi. Barış evimizin önündeki nehir(cik) in donduğunu ve üzerinde buz pateni yapan çocuklar olduğunu söylediğinde inanmakta güçlük çektim önce. Camdan bakınca gerçekten çocukların buz pateni yaptıklarına şahit oldum. Daha sonra biz de dışarı çıktık ve su üzerinde yürüdük. Aha bu yandaki fotoğraf inanmayanlar için, su üzerinde yürüdüğümün kapı gibi belgesi.

Hollanda' da buz pateni hayatın bir parçası, herkesin evinde buz patenleri var, yazın bile sokakta buz pateni yapan insanlara rastlayabilirsiniz. Evet yazın bile, özel buz pistleri yapıyorlar, çoluk çocuk patenleriyle kayıyor ve ben de imrenerek bakıyorum. Ankara' da yaşarken, Emek' teki buz pistine giderdik bazen Barış ile. Çok eğlenirdik. Eğer Ankara' da yaşayıp hala oraya gitmemiş olanınız varsa ve bu yazıları okuyorsa ilk fırsatta ne yapacağını artık biliyor. Neyse buz pateni yaparken epey bir düşmüşlüğüm vardır. İlk 5 dakika zaten kaymanın imkansız olduğunu düşünüyorsun ancak zamanla bir ritm yakalıyorsun ve yavaş yavaş kaymaya başlıyorsun, bir iki düşmenin ardından hala pes etmemişsen çok zevkli bir spor. Teknokentte çalıştığım sırada bir gün Barış Gençay ve Candaş Bozkurt' u da alıp gitmiştim bir öğlen. Hatırlıyorum Candaş' ın çok hoşuna gitmişti, Barış ise düşüp ayağını burktuğu için bayağı bir söylenmişti ama eminim ikisi de iyiki gitmişiz diyorlardır şimdi, di mi? Neyse, duyduğuma göre burada eğer 11 şehri birbirine bağlayan nehir tamamen donarsa, 11 şehir buz pateni yarışı yapılıyormuş. Herkes nehir üzerinde patenleriyle yarışıyormuş, inanılır gibi değil ama öyle. Harika bir şey. Biz Türkiye' de hala sadece Futbol ile ilgilenelim. Futbol konusunda Cruyff lar, Van Basten ler, Koeman lar yetiştirmiş bu ülkede Bisiklet, Buz Pateni, Golf, Tennis, Voleybol da oldukça popüler. 16 milyon nüfuslu ülkede 700,000 den fazla kişi Tenis Federasyonu, 160,000 i aşkın kişi ise Buz Pateni federasyonu üyesi. 4,5 milyon kişi ülkedeki 35,000 spor klübünden birine üye ve 15 yaş üzeri her 3 kişiden 2 si her hafta bir spor aktivitesine katılıyor (Kaynak). Hadi bakalım siz hangi spor klüplerine üyesiniz ya da olacaksınız?

2008 yılına Almanya' da abimlerin yanında girmiştik. Saat 12 de ortalık savaş alanı gibiydi, her yerde fişekler, bombalar patlamıştı. Bu sene Amsterdam da kutladık yılbaşını. Benzer bir durum burada da vardı, hatta daha da aşmışı. Burada bombalar sabahtan patlamaya başlamıştı, sanki savaş başlamış da haberimiz yokmuş gibi, her beş dakikada bir yerimizden fırlıyoruz, sağımız da solumuzda birşeyler patlıyor. Hava kararınca havai fişek gösterileri başladı, ne çeşitleri var anlatamam sizlere, insanlar kutu kutu patlayıcı ile gelmişler herkes birşeyler fırlatıyor bir kutu da 100 lük fişekler var sen sadece bir fitil ateşliyorsun sonra 10 dakika patlamaları seyrediyorsun. Ve 2009 a girdiğimiz dakika itibariyle gökyüzü aydınlandı. Bu gösteriler neticesinde Amsterdam ın hava sıcaklığı birkaç derece arttı sanıyorum, zira buzlar erimeye başladı. Elbette bu kadar ateşli geçen gecede itfaiyeler ve ambulanslar hiç boş durmadılar.

Amsterdam Dam meydanında binlerce insan vardı 2009' a girilirken ve podyumda Hollanda rock kraliçesi Anouk. Herkes çok seviyor O'nu. haksız da sayılmazlar, dinleyenleri nasıl coşturacağını biliyor. Anouk' u ben kendim dinleyerek keşfetmedim, uzun süre önce bizim Candaş bahsetmişti Anouk ve "Who's your momma" albümünden. İlk dinlediğimde de çok beğendiğimi söyleyemem ama sonra bir kaç şarkısı beni benden aldı. Dün bir de canlı izleyince sevdiğim sanatçılar arasında yerini aldı. Asla yerini tutamaz ama bana Janis Joplin' i hatırlatıyor. Özellikle "Nobody's Wife", "If I Go", "Modern World", "Michel", "Girl", "It's so hard" ve "Lost" parçalarını şiddetle tavsiye ediyorum.

Vee yeni bir yıla da böyle girdik, zaman akıp gidiyor işte.

Read more...

Cuma, Aralık 26, 2008

Yeni Yıl, Yeni Şablon

2009 yılına girmemize sayılı günler kaldı. Ben de yeni yıla girmeden Blogumda bir iki değişiklik yapayım dedim. Benimle, hayat felsefem, düşüncelerim, yorumlarım ile ilgili tüm yazılarım 2009 yılında da buradan devam edecek. Anlatacak çok şeyim var, yazmak, hissettiklerimi aktarmak, öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım 2009 da bunu ne kadar gerçekleştirebileceğim.

Ayrıca Oracle ile ilgili olan sayfamı da tamamen yeniledim. Bundan böyle bilgi paylaşımıma daha da ağırlık vermeye çalışacağım. Her yerde olduğu gibi Oracle dünyasında da değişim rüzgarları esiyor, ve bu aralar beni çok heyecanlandıran projeler ile uğraşıyorum. İş yerinde epeyce yoğunum ama bundan şikayet etmiyorum aksine hoşuma gidiyor.

Bu kısa bilgiden sonra gelelim 2009 dileklerine (Sağlık, Mutluluk, Para). Evet "Global Kriz" 2009'u zor bir yıl yapacak. Ama krizin sadece PARA ile ilgili olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O halde 2009 paradan daha değerli şeyleri önemseyen insanların, yani bizlerin yılı olsun. 2009' da hepinize sadece sağlık diliyorum, mutluluğu yaratmak sizin elinizde, bu ikisi varsa para olmasa da olur.

http://tekmen.blogspot.com/' sayfası için Our Blog Templates sitesindeki "The Professional Template" isimli şablonu kullandım. Üzerinde biraz değişiklik yaptım. http://oraclepro.blogspot.com/ sayfası için ise aslında bir Wordpress şablonu olan Garland ı kullandım. Garland' ı Blogger uygulamaları için uygun hale getiren geliştiricilere teşekkür ederim.

Read more...

Cumartesi, Kasım 15, 2008

Sakallı Celal

Celal Yalınız düşünür ve filozoftur. Sakallı Celal olarak bilinir; Orhan Karaveli sağolsun Sakallı Celal'i tanıtan bir kitap ile bir nevi Türkiye' nin kendi Thoreau' sunu tanıma fırsatı vermiş bizlere.

"Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar."

"İnsanoğlunda zeka, midyedeki inci gibidir. Hepsinde bulunmaz"

"Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur."

"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir."

"hiçbir yoğurtçunun yoğurt olduğu görülmediği gibi, hiçbir türkçünün de türk olduğu görülmemiştir."

"... aleyhindeki asılsız suçlamalar nedeniyle odasını basıp 'suç delili' aramışlar ama bir şey yok! 'hani nerede, söyle! yerini göster' diye sıkıştırmışlar sakallı celal'i. Aslan yeleli adam bir hakim edasıyla işaret parmağını kafasına dokundurarak "aradıklarınız bunun içinde!".. demiş..."

Diyordu ki Sakalli Celal: "İstanbul sokaklarında kolu bacağı acayip şekilde çarpılmış dilencilere rastlıyordum. Bir gün Sivas' ın bir ilçesinde kaymakamlık yapmış bir arkadaşımdan işittim ki, o ilçenin köylerinden birinde dilenci yetiştiriliyormuş. Çocuk doğduğunda henüz kemikleri kıkırdak halinde iken ana-babası kolunu bacağını büküyormuş ve zamanla çocuk acayip bir görünüm alıyor; büyünce de İstanbul`a postalanıyormuş. Dilenci şebekesinin eline..."

Sakalli Celal anlatmaya devam ediyordu: ''Doğa 'da rahvan yürüyen at yoktur. Bütün atlar tırıs gider: üstüne binen de at koştukça zıp zıp zıplar. Ama, herifçioğlu atın üstünde rahat gitmek için daha tay iken ön ve arka ayaklarını iki taraflı olarak iple bağlıyor. Tay, yürümek için ön ayağını ileriye atınca ip arka ayağını da çekiyor ve tay zorunlu olarak yaylana yaylana yürümeye başlıyor ve zamanla buna alışıyor. Bir süre sonra adam ipleri çözünce at rahvan yürümeyi sürdürüyor. Doğal yürüyüşünü de unutmuş oluyor...... Nasıl, insanın kolu bacağı acayip şekillere sokulabiliyor; atın doğal yürüyüşü değiştirilerek doğal olmayan bir biçimde yürümeye alıştırılabiliyorsa, bizim bir başka organımız olan beynimiz de aynı yöntemle bozulabilir, sakatlanabilir! Cennet, cehennem hikayeleriyle yıkanmış beyin doğru düşünme yetisini kaybeder. Boş inançlara saplanıp kalır, gerçeklere ulaşamaz. Bir kez sakatlandıktan sonra beynimizi eski sağlığına kavuşturmak çok zordur. Ancak, çok okumakla, kültürümüzü genişleterek ve derinleştirerek belki sağlanabilir"

Devam etmiş, sakallı Celal, "Bir Çin filozofu ufka bakıyormuş; uzaklardan bir deve kervanının geçtiğini ve develerin sırtında ipek kumaşların asılı olduğunu görmüş. Bunları insanlar için taşıyor olsalar gerek. Sonra da şöyle düşünmüş: yeryüzünde deve az insan ise çok, bazı işleri insana yaptırmalı! Bizim filozof ertesi gün eline bir ip almış, zavallı bir Çinliyi belinden bağlayıp götürmüş tarlasına. Elindeki ucu sivri değnekle kıçını dürtünce Çinli can havliyle ileri atılmış, filozof da ipin öbür ucuna bağladığı sabanını toprağa batırıvermiş, başlamış tarlasını sürmeye. Çinli kan ter içinde ipin ucundaki sapanı çekerken filozofun ipi beline nasıl bağladığını düşünmeye başlamış ve düğümü çözerek kaçmayı başarmış. Filozof, ertesi gün zavallı köylüyü yakalayıp kolundan bağlamış. Adam gene çözmüş, boynundan bağlamış gene olmamış. Neresinden bağlasa çözülüyor. Filozof, "öyle bir yerinden bağlayım ki eli yetişip çözemesin" diye düşünmüş ve adamın beyni aklına gelmiş. Beynini bağlarsa eli kafasından içeri giremeyeceğine göre düğümü de çözemez diye düşünmüş ve öyle de yapmış. Sakallı Celal, bu hikayeyi anlattıktan sonra, "İşte o günden beri bir takım insanlar büyük kitlelerin beynini mistik ve metafizik düşüncelerle bağlayarak yoksul insanları emirlerinde kullanıyorlar" diyerek konuşmasını bitirmiş.

Read more...

Salı, Ekim 28, 2008

Internete girmek tehlikeli ve yasaktır . . .

Politikacı olmak için yeter ve gerekli şart atıp tutmak olmalı. Sorsanız hepsi Türkiye'nin sorunlarının farkındadırlar, hepsi problemlerimiz ile ilgili saatlerce konuşabilirler, -cağız, -ceğiz li konuşmalara alıştık artık da, ülkemin kaderi bu mu olacak ona yanıyorum ben. Bu ülkede merhum Kahveci' den sonra "Gören" bir "Bakan" olmayacak mı? Nedir bu şimdi yaw, Türkiye' de 1 kişi var mı bu internet yasaklamalarına destek veren? Sanmıyorum. Peki neden bu kadar site kapalı? Efendim yasada açık varmış, ee peki bu yasadaki açık ne zamandır var ve şu ana kadar kaç masum site (1125) bu açıklıkta kayboldu? Peki neden bu "açık" kapatılamıyor da bu kadar site kolaylıkla kapatılıyor? Bu yaşıma geldim, Türkiye Bilişim dünyasındaki bir çok organizasyona katıldım, toplantılarda bulundum, söz sırası politikacılarımıza geldiğinde söylenen şeyler üç aşağı beş yukarı aynıdır. "Türkiye 2. bir Hindistan olmalıdır, hepimiz buna inanıyoruz ve gençliğin önünü açacak hamleleri bir bir atıyoruz, bla bla bla bla bla bla bla bla", bu mudur yani attığınız adımlar, dünyanın en yavaş internetine en çok parayı veren bir nesil ile mi olacak bu iş. Kusura bakmayın ama sizdeki bu kafayla biz daha çooook yerimizde saymaya devam ederiz. Az kaldı 3. dili de öğreniyorum, ondan sonra yapacağımı biliyorum ben.

. . .
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Read more...

Salı, Ekim 07, 2008

Daaaggg!

Evet biliyorum uzun zamandır yazamadım buraya, ama nedenlerim vardı, hep zaten bir nedenim olur ertelediklerim için. 8 Eylül itibariyle Amsterdam' da 1 yılım doldu. Ne çabuk geçti zaman, daha dün gibi hatırlıyorum buraya geldiğim günü, ne kadar heyecanlıydım, hayatımda yeni bir sayfa açılıyordu. Şimdi bu yazımda şöyle hızlıca geçen 1 yılın değerlendirmesini yapayım izninizle.

Öncelikle, iyi ki gelmişim. 1 yıl evveline dönünce, kafam çok karışıktı, kolay değil, koca bir 30 yılı geride bırakacaktım. Kariyer, arkadaşlar, aile hepsi geride kalacaktı. Yepyeni bir ülkeye, herşeyi yeni baştan kurmaya gidiyordum. Ama işte sahip olduklarımın, ayağıma pranga vurmasına izin veremezdim, yoksa burada bugüne kadar söylediklerimi inkar etmiş olurdum. Karar verildi ve Hollanda' ya gelindi. Sanıyorum çok şanslıydım, çünkü çok iyi bir firmaya ve harika bir ülkeye gelmiştim. Zaman bunun böyle olduğunu gösterdi ve önceden duyduğum tüm endişeler yerini rahatlamaya bıraktı. Hiçbir adaptasyon sorunu çekmedim. Elbette Barış' ın da yanımda olması bunda önemli bir rol oynadı.

Eğer yurtdışında çalışmaya, yaşamaya gitmek gibi bir düşünceniz varsa kesinlikle Hollanda' yı öneririm sizlere. Havası dışında herşey harika. Burada en çok neleri seviyorsun derseniz, şöyle bir sıralama yapayım sizlere;

En önce Hollanda insanı geliyor, inanılmaz tatlılar, hepsi harika insanlar, fevkalade hoşgörülüler, sürekli gülümsüyorlar, yaşamayı, hayatı seviyorlar. Bakın bu yazdıklarımı gerçekten abartmıyorum, bazen gözümden yaş gelecek gibi oluyor bu adamlarla konuşurken, şimdi gidip şunun boynuna sarılsam diye geçiyor içimden. Bu kadar mı pozitif olunur yaw. Mesela trende bilet kesen görevli, işini ne kadar severek yapıyor, herkesle tek tek ilgileniyor, gülümsüyor, insanlarla konuşuyor, sen ingilizce cevap verince hemen ingilizce konuşmaya başlıyor. O böyle mutlu olunca, bu sana da yansıyor elbette. Yani mutlu olmanın bir sırrı da bu, mutlu insanlarla beraber olacaksın. Irkçılık var mı diye sorarsanız, olmadığını rahatlıkla söylerim, hatta bu konuda çok dikkatliler. İlk geldiğimizde Barış, ben ve danışmanımızla bankaya hesap açtırmaya gittiğimizde, bizimle ilgilenen bankacı kızın adının Funda olduğunu gördüğümde danışmanıma "Bizimle ilgilenen kız sanırım bizim gibi Türk", dediğimde "Burada insanlara milliyetleriyle hitap etmememiz gerek, bu ayrımcılık olarak nitelendirilebilir" cevabını alınca biraz utanmıştım. Tabi bu ırkçılık konusunu da biraz açmak lazım, mesela "Türkiye' de ırkçılık var mı?" diye sorulsa hepimiz hiç düşünmeden HAYIRRR cevabını veririz sanki ırkçılık sadece Amerika da beyazların siyahlara karşı yaptığı birşeymiş gibi. Halbuki şimdi burada rastgele sıralayacağım kelimelerin kafanızda canlandırdıklarını bir tartın bakalım ve "Türkiye' de ırkçılık var mı?" yerine "ben ayrımcı biri olabilir miyim acaba?" diye sorun.

Türkler, Engelliler, Kadınlar, Aleviler, Sunniler, Erkekler, Eşcinseller, Araplar, Amerikalılar, Almanlar, Yaşlılar, Yunanlılar, Fransızlar, Lazlar, Hastalar, Çerkezler, Ermeniler, Ruslar, Afganlar, Hintliler, Kürtler, Rumlar, Laikler, İslamcılar, Yahudiler, Ateistler, Metalciler, Çingeneler, Sarışınlar, Matematikçiler, Edebiyatçılar, Futbolcular, Mankenler, Solcular, Sağcılar, Kapitalistler, Sosyalistler, Koministler, Alttakiler, Üsttekiler, Vejeteryanlar, Hayvan Severler, Hancılar, Hamamcılar, . . . Halbuki hepimiz sadece insanız.


İkinci olarak kesinlikle özgürlüğünü seviyorum. Bir çok entellektüel arkadaşım dahi buraya geldiğinde buradaki özgürlüğü abartılı bulmuştu. Ama ben böyle düşünmüyorum, çünkü Hollanda' da yaşayınca bunu daha iyi anladığıma inanıyorum. Bir çok ülkede hatta gelişmiş ülkelerde buradaki liberal bakışı oluşturmak mümkün değil. Çünkü iyi ile kötüyü ayıredebilecek mekanizmayı, farklı yaşam tarzlarına olan hoşgörüsel yaklaşımı yakalayamamışlar. Ama Hollanda çok farklı, belki de çok çeşit yabancı milletin bir arada yaşayabilmesinden kaynaklı, belki küçüklüklerinden beri verilen eğitimden bilemiyorum, ama kesinlikle çok seviyorum. İngiltere'de de yaşadım bir süre, orası medeniyetin beşiği diye geçiyor ama katedecekleri çok yol var. Orada özgürlük bir kenara, şehir içerisinde her sokak başına koydukları CCTV kameraları olmasa, ülkede kaos olur iddiasındayım. Yani şimdi mesela Hollanda' da "hafif" uyuşturucu kullanımı serbest, ve uyuşturucu kullanımı dolayısı ile yaşanan problem çok az ama bu serbestliği İngiltere de, Türkiye de veya başka bir yerde yapamazsın. Bir çok Hollandalıya soruyorum hiç Coffee Shop (hafif uyuşturucu kullanımının serbest olduğu, ama alkol satışının olmadığı mekanlar) a gittiniz mi diye? Aldığım cevap, "evet o tip yerlere 18-19 yaşında deneyip, görmek ve bir daha yapmamak için gidiyoruz" oluyor. Eşcinsellik konusu da benzer şekilde ele alınıyor. Toplumun bir parçası, bizden birileri, bazen vergi dairesindeki bir memur, bazen çalışma arkadaşınız. Hepimiz birer birey olarak beraber yaşıyoruz. Bırakın eşcinselliği, kadın olduğu için işe alınmayan vatandaşlarımızın olduğunu bilmek üzüntü veriyor elbette. Burada Hollandalı bir yazardan alıntı yapmam gerekiyor;

If a more liberal attitude paired with good counseling and education can diminish a bad thing, we do it; so with our liberal abortion law, we perform less abortions than any other country; our liberal drugs policy results in less junkies, drug deaths and other damage than any of the more protesting countries, and so on.


Bisikletli yaşamı seviyorum. Eğer bisikletim olmasa ne yapardım diye düşüneceğim aklıma gelmezdi. Burada böyle, hiç yokuş olmayan bir ülkede yaşayınca, en iyi ulaşım aracı bisikletiniz oluyor. Hem çevreye zararınız dokunmuyor hem de tüm yollarda öncelikli geçiş hakkınız ve kendinize ait yolunuz var. Bisikleti ulaşım aracı yanında taşıma aracı olarak da kullanabiliyorsunuz, önünde ve arkasında bebelerini taşıyan insanlar, özel bölmelerde büyük yük eşyaları taşıyanlar, kedilerini, köpeklerini bisikletle gezmeye çıkaranlar vs. Bazen haftasonları 7-8 saat bisiklet sürdüğümüz oluyor ve hiç yorulmuyoruz, inanabiliyor musunuz? Şehrin dışına çıkıyoruz bisikletlerimizle, yol boyunca karşılaştığımız keçileri, inekleri, atları, mandaları besleye besleye geziyoruz.

Yeşilini seviyorum buranın. Heryer yemyeşil, eee bu kadar yağmur ben alsam ben de yeşil olurum herhalde. Şehrin içinde orman var (Amsterdam BOS), aradabir oraya gidiyoruz, şehrin gürültüsünden uzak, doğayla başbaşa, kafa dinliyoruz.

Say say bitmez Hollandayı sevme nedenlerim. Bu konuyu belki başka bir zaman daha derinlemesine incelerim. Ben son 1 yılımı anlatmaya devam edeyim sizlere. İşyerim ile 1 yıllık kontrat yapıp buraya gelmiştim. İlk 6 ay buraları tanırız, işe alışırım falan ona göre kalip kalmayacağımıza karar veririz diye düşünüyordum. Baktık herşey beklediğimizden iyi gidiyor, ee buraları da sevdik madem o zaman uzun dönemli plan yapabiliriz diye düşünmeye başladık. Derken işyerinde de iyi bir çevre edindim, Hollanda Oracle camiasında da tanınır hale geldik, ve Mayıs ayında "Permenant - Daimi" pozisyona geçtim. Artık uzun dönemli planlarımı daha gerçekçi olarak düşünebilme zamanı gelmişti. Elbette yarının ne göstereceği bilinmez ama biz bugünümüzü düşünerek yarına hazırlanalım dedik ve Dutch öğrenmeye başladık. Ehh fena gitmiyor diyelim, konuşma ve yazmayı öğrenmenin imkansıza yakın olduğunu söyleyeyim ama okuma ve dinleme gayet başarılı diyerek böbürleneyim.

1 yılımızı bitirmemize az bir zaman kala yine uzun uzun düşünerek buradaki her hollanda vatandaşının ve uzun süre kalmayı kafasına koyan her expat ın yaptığı gibi Mortgage olayına da girelim dedik. Epey bir araştırdıktan sonra, yine ilk bakışta aşık olduğumuz bir evde karar kıldık ve işyerime 5 dakika mesafede Amsterdam'a yarım saatlik uzaklıkta Amstelveen' de şirin, güzel bir eve taşındık. Uzun zamandır neden yazı yazamadığımı böylelikle açıklığa kavuşturmuş oldum. Kiraya verdiğim paranın aynısını hatta daha azını vererek bir ev (ya da borç) sahibi olmuş oldum. Tabi Türkiye tarafından bakıldığında çok önemli bir iş yapmış gibi görünebilirim ama gözünüzde büyütmeyin, zira burada uzun süre kalmayı düşünen herkesin mutlaka yaptığı bir iş. Devlet insanları ev sahibi almaya teşvik ediyor. Düşünün verdiğim kira ile aynı miktarı vereceğim. Şu kriz döneminde mortgage falan biraz korkutucu gözükse de yeni evimize Ekim başı itibariyle taşındığımızı buradan sevenlerimize duyuralım, bekleriz. Yakında bloguma evin resimlerini koymaya çalışacağım, ama ev ile ilgili olarak, hep hayalini kurduğum ufak bir bahçesi olduğunu hatta bahçesinde elma ağaçları bulunduğu bilgisini vereyim. Taşınmadan evvel evin bir kısmını Barış ile beraber boyadık, bayağı bir eğlendik. Hele tam anlamıyla bir yerleşelim kalan kısımları da boyayacağız, yavaş yavaş herşey yoluna oturacak zamanla.

Bu yazı biraz uzadı, daha anlatacak konularım var ama ana başlıkları verdim sayılır, resimden de anlaşılacağı üzere şu aralar yorgun ama keyfi yerinde bir Tekin olarak karşınızdayım.

Read more...

Pazar, Eylül 28, 2008

Şöyle bir devlet düşünürüm . . .

Thoreau' yu ilk okuduğumda çok iyi kavrayamamıştım, sonraları her okuduğumda yeni bir şeyler buldum, şimdi ise Barış' ın tabiriyle, her olaya Thoreau bu konuda şimdi şöyle derdi diyebilecek gibi oluyorum. Başucu kitabım, yol göstericim, mutluluk kaynağım, siz de tanıyın mutlaka.

Bugün sadece okuduğum bir Thoreau sözünü sizlerle paylaşmak istedim. Az kaldı, yakında yeni yazılarımla benden haberler duyacaksınız.

"kendi kendime şöyle bir devlet düşünürüm: öyle bir devlet ki, bütün insanlara karşı doğru olmayı göze alabilsin; her insana bir komşu gibi saygı göstersin; hatta uzağında yaşayan, kendisiyle kaynaşmayan, kendisinin de benimsemediği bir avuç insanın varlığını kendi rahatıyla bağdaşmaz saymasın; öyle bir devlet ki, bu tür meyveler yetiştiren ve olgunlaşır olgunlaşmaz düşmelerine göz yuman, daha olgun ve daha şanlı bir devlete yol açsın. benim de düşündüğüm ama hiçbir yerde rastlamadığım bir devlettir bu."

"I please myself with imagining a State at last which can afford to be just to all men, and to treat the individual with respect as a neighbor; which even would not think it inconsistent with its own repose if a few were to lie aloof from it, not meddling with it, nor embraced by it, who fulfilled all the duties of neighbors and fellow men. A State which bore this kind of fruit, and suffered it to drop off as fast as it ripened, would prepare the way for a still more perfect and glorious State, which I have also imagined, but not yet anywhere seen."

Read more...