"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Pazar, Eylül 28, 2008

Şöyle bir devlet düşünürüm . . .

Thoreau' yu ilk okuduğumda çok iyi kavrayamamıştım, sonraları her okuduğumda yeni bir şeyler buldum, şimdi ise Barış' ın tabiriyle, her olaya Thoreau bu konuda şimdi şöyle derdi diyebilecek gibi oluyorum. Başucu kitabım, yol göstericim, mutluluk kaynağım, siz de tanıyın mutlaka.

Bugün sadece okuduğum bir Thoreau sözünü sizlerle paylaşmak istedim. Az kaldı, yakında yeni yazılarımla benden haberler duyacaksınız.

"kendi kendime şöyle bir devlet düşünürüm: öyle bir devlet ki, bütün insanlara karşı doğru olmayı göze alabilsin; her insana bir komşu gibi saygı göstersin; hatta uzağında yaşayan, kendisiyle kaynaşmayan, kendisinin de benimsemediği bir avuç insanın varlığını kendi rahatıyla bağdaşmaz saymasın; öyle bir devlet ki, bu tür meyveler yetiştiren ve olgunlaşır olgunlaşmaz düşmelerine göz yuman, daha olgun ve daha şanlı bir devlete yol açsın. benim de düşündüğüm ama hiçbir yerde rastlamadığım bir devlettir bu."

"I please myself with imagining a State at last which can afford to be just to all men, and to treat the individual with respect as a neighbor; which even would not think it inconsistent with its own repose if a few were to lie aloof from it, not meddling with it, nor embraced by it, who fulfilled all the duties of neighbors and fellow men. A State which bore this kind of fruit, and suffered it to drop off as fast as it ripened, would prepare the way for a still more perfect and glorious State, which I have also imagined, but not yet anywhere seen."

Read more...

Cuma, Ağustos 29, 2008

Paris Düşleri

Nedendir bilmiyorum ama Paris'e karşı hep önyargılı yaklaşmıştım bugüne kadar. Sanıyorum sosyetenin merkezi olduğunu düşünmemden. Ama ne büyük hataymış. İş yerinden 3 gün izin aldım haftasonu ile de birleştirip 5 günlüğüne Paris' e gittik. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Paris, Roma' dan sonra en beğendiğim şehir oldu benim için. Harika bir yer.

Amsterdam' dan Thalys trenine atladık, 4 saat sonra Paris' teydik. İstasyondan hemen 5 gün geçerli metro biletimizi aldık, 1001 kollu Paris metrosuna atlayıp, otelimize yerleştik ve kendimizi sokağa attık. Londra, New York ve şimdi de Paris metrosunu da görmek nasip oldu, gerçekten örümcek ağı gibi ve bu metroların 100 yıldan fazla zaman önce yapılmış olduklarını bilmek hüzünlendiriyor beni.

Gitmeden önce Paris için 5 gün fazla olur diyordum, yanılmışım. Disneyland' a bile gidemedik. Bir dahaki sefere diyerek sadece Paris' i dolaşmayı uygun gördük. Dünyanın en büyük müzesi Louvre' a bile gitmedik, düşünün artık. Amsterdam' dan gelen bir çift olarak Paris' i gezmenin en iyi yolunun bisiklet olduğuna inanıp bir bisiklet turuna katıldık. Turu düzenleyen kişi buranın gizli kalmış köşelerini keşfetmemize yardımcı oldu. Çok eğlenceliydi. Louvre müzesiyle ilgili olarak söylediği bir cümle, müze ziyaretini bir dahaki sefere bırakmamıza sebep oldu. Bu müze o kadar büyükmüş ki her objeye 30 saniyemizi ayırsak tüm müzeyi gezmemiz 6 ay sürermiş. Elbette içeriye girmedik ama meşhur piramidine bir bakış attık.

Ben böyle canlı şehirleri çok seviyorum. Büyük meydanlar, kafeler masalarını dışarı çıkarmışlar insanlar işlerinden çıkmış evlerine gitmeden önce dışarıda oturup arkadaşlarıyla sohbet edip bir iki birşeyler içiyor, gülüyor. Her yer ışıl ışıl, sadece sokakta bir köşeye oturup insanları seyretmek bile bir zevk.

Eiffel' e çıktık, tepede kahvemizi yudumlarken şehri seyrettik. Champs-elysées' de yürüdük ancak burayı çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Sıradan bir yer geldi bana. Parisin sevmediğim ama bir çok insanın beğeneceği bir etkinlik de alışveriş. Dünyanın en büyük alışveriş merkezleri (Galeries Lafayette) burada. İşte Amsterdam' da bunu seviyorum, sabah girip akşam ancak çıkabileceğin büyük alışveriş merkezleri yok. Sokaklar da mağazalar var ,tıpkı eskiden İstanbul' da olduğu gibi. Yoksa büyük kapalı yerlere girip alışveriş yapma durumlarını hiç sevmiyorum.

Aslında sayfalarca yazı yazılır ancak ben bu aralar biraz tembelim bu konuda. Haziran da gittiğimiz Paris gezisini şimdi yazıyorum. Daha yeni de yaz tatilinden geldik. Bu konuda da yazacak tonla şey var. Onun haricinde Amsterdam' da gerçekleştirilen Gay Parade ve Hollanda'nın muhteşem Ulusal Parkı Hoge Veluwe yazı konum olmayı bekleye dursun, ben sizlere Paris' e giderseniz kafenin birinde oturup Pastis içmenizi önereceğim. Emin olun eğer uzun süre Türkiye' den ayrıysanız, şöyle bir boğaz sefası yapmış kadar olacaksınız. İçince ne demek istediğimi anlarsınız.

Blog konusunda bu aralar neden bu kadar tembelim diye sorarsanız da tatil durumları bahanesini öne sürebilirim, ancak bu yetmez elbette. Bu aralar yine büyük değişimler içerisindeyim. O nedenle epey yoğun ama eğlenceli günler geçiyor. Umarım en yakın zaman içerisinde yazmaya yoğunlaşacağım.

Read more...

Cuma, Temmuz 18, 2008

Brugge - Bruges

Bir haftasonu kaçamağı olarak bu defa Belçika' nın şirin şehri Brugge' a gittik. Ufak bir yer ama bir çok büyük şehre fark atacak bir cazibesi var. Dantelleri ve çikolatalarıyla ünlü. Sürüyle kanalı barındırıyor şehir, hatta bu nedenle küçük Venedik olarak da anılıyor, ama ne yalan soyleyeyim Amsterdam' dan sonra buradaki kanallar pek cekici gelmediler bana. Hatta bizim gibi yazın giderseniz kanalların koktuğuna da şahit olabilirsiniz. Venedik' de aynen böyleydi, orası da kokuyordu ve sivrisinekler ile mücadele etmek de cabası. Halbuki Amsterdam' daki kanallarda koku sorunu yok, belki de Amstel nehrinden kaynaklanıyordur. Ama koku ile ilgili yazdıklarım negatif bir etki yaratmasın sakın, şehrin muazzam bir atmosferi var, yemyeşil, tarihi ve de çok romantik.

Haftasonları, eğer önceden rezervasyon yaptırmadıysanız kalacak yer bulmak çok zor. Çok sayıda pansiyon olmasına güvenmeyin, haftasonları şehrin nüfusu 2 katına çıkıyor.

Kaldığımız pansiyon bize iki tane de bisiklet verdi, tüm şehri bisiklet ile dolaşma olanağına sahip olduk, ancak zaten yürüyerek de 1 günde tamamını dolaşmak mümkün. Bisiklet kullanmanın bir dezavantajı ise, şehir nerede ise tamamiyle arnavut kaldırımlarıyla örülü olduğundan, zıplaya zıplaya gidiyorsunuz, bisikletten indikten sonra da zıplamanız bir süre devam ediyor. Tüm şehir tarih kokuyor, ulen her an bir şövalye ya da bir prenses göreceğim diye bekledim. Şehir ile ilgili internette geçen şu cümle çok hoşuma gitti, aynen dediği gibi;

". . . tarihi kelimesi kesinlikle az kalır, çünkü o şehir normalmiş, gününü yaşıyormuş da siz gelecekten gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. . ."


Brugge kesinlikle bir huzur şehri. Hani çalışmaktan bıkıp usanmış her birimizin hayalidir ya emekli olunca sessiz-sakin-yeşil bi şehre yerleşip yaşamak (Kaş, Datça, vb.), işte bir çok avupalının hayalindeki şehir de Brugge. Burada tekne turu yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum, kanallar arasında tekne ile dolaşmak çok keyifli. Kuğular da size eşlik edecektir.

Bu arada Brugge dönüşü In Bruges isimli bir film seyrettik, çok iyi geldi inanın, sizlere de buradan tavsiye edeyim. Küçük Emrah' ın kaşlarına sahip olan Colin Farrell' in müthiş İrlanda aksanın yanında süper eğlenceli bir film, sisli Bruges sokaklarını görüp ah çektiğimiz anlar oldu, Bruges' u görmüşseniz zaten mutlaka seyredin, ama görmediyseniz ve iyi bir film izlemek istiyorsaniz da pişman olmazsınız, bu senenin en iyi filmlerinden biri, izleyin.

Read more...

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Mutluluk Paylaşıldığı Zaman Gerçektir

"Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin - Rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness, give me truth." - Henry David Thoreau

Neden en sevdiğim film "Fight Club" biliyor musunuz? Birçoğunuzun düşündüğü gibi, kurgusu, şaşırtıcı finali, karakterleri, müzikleri vb. değil bu filmi baştacı yapmamın nedeni. Elbette bunların da etkisi var. Ama asıl neden filmin hislerime tercüman olmasıdır. Hiç hayatın anlamını gerçekten çözdüğünüzü düşündüğünüz ve vardığınız sonucun size anlatılanlardan farklı olduğunu hissettiğiniz oldu mu? Eğer böyle bir doyum yaşadıysanız beni anlarsınız, zira bunu sevdiklerinizle paylaşmak isteyeceksiniz, ama sizi anlamadıklarını gördüğünüzde moraliniz bozulacak, üzüleceksiniz. İşte sizi anlatan bir kitap, bir film, bir müziktir, o anda beklediğiniz, yalnız olmadığınızı size hissettiren. O nedenle çok severim bu filmi. Birşeyler anlatmaya çalışmış ve bunu fazlasıyla başarmış bir filmdir. Filmin içindeki her bir ufak hikaye bir mesaj vermektedir izleyenlere, mesela Tyler Durden 'in, gecenin bir yarısı markette çalışan adamın kafasına silah dayayıp, neden mutlu olduğu işi yapmadığını sorması ve onun hayatını değiştirecek tehdidi savurması, sadece 5 dakika ve kendinize sorarsınız, ben mutlu olduğum işi mi yapıyorum yoksa benim bu işi yaparak mutlu olacağımı söyleyen toplumu mu mutlu ediyorum diye. Şimdi "Fight Club" ın ardından benim için 2 numaraya oturan bir filmden sözedeceğim size.

Ardı ardına 3 gezi yazısı yazacaktım ama beni bundan alıkoyan bu filmi seyrettim. Hayat felsefemi fazlasıyla yansıtan bir film. Yazılarımı okuyanlar bilir, en sevdiğim yazar Thoreau' dur. Onun felsefesini Leo Tolstoy ve Jack London ile harmanlayıp, görsel bir şölene dönüştüren, benim için başyapıt olmayı haketmiş bir film. IMDB oylarıyla da en iyi 250 film listesine bir anda girebilmiş bir film. "Into The Wild". Filmi ya bütünüyle çok seveceksiniz, ya da saçma sapan fikirler verdiğini düşünecek (bize dayatılan düşüncelere inananlardansanız) ama yine çok seveceksiniz. Elbette ben bütünüyle sevenlerdenim. Ama film de sunulan düşünceleri kabul etmeyip, saçma bulan insanları da anlayabiliyorum, çünkü bundan 10-12 yıl evvel ben de aynı şeyleri düşünebilirdim. Yaşamın aldatmacasına inananlardandım. Bu filmde savunulan düşünceler ile ilgili kendi fikirlerimi de kattığım detaylı bir yazı yazmaya çalışacağım, ancak şu an filmin tadını kaçırmak istemiyorum. Lütfen bu filme bir şans verin ve izleyin. Şu linkte filmde adı geçen kitapların bir listesini bulabilirsiniz.

Filmin müziklerinden de bahsetmezsem olmaz. Filmin özüne bütünüyle uyan bir Soundtrack ile karşı kaşıyayız. Filmin müziklerini Pearl Jam' in solisti Eddie Vedder' ın yapması kesinlikle tesadüf değildir. Eddie filmde anlatılan düşünceleri anlayıp yaşayabilen bir insandır. Kurt Cobain ile beraber (birbirlerini sevmedikleri söylense de bunun gerçek olmadığını defalarca dile getirmiştir) o dönemlerde "Generation X" diye tanımlanan gençlik akımının sözcüleri olmuşlardı. Çevreyi korumayı hayat tarzı olarak benimsemesi, toplum sorunlarına eğilen şarkı sözleri, savaşa, yalana, paraya, medyaya, pazarlamaya olan isyanı, bunu müzikleriyle ifade etmesi yepyeni bir gençlik akımını da beraberinde getirmişti. Benzincide çalışırken aldığı 90 model toyota kamyoneti kullanması ya da sürekli aynı kıyafetleri giymesiyle ilgili sorulan bir soruya verdiği aşağıdaki yanıt, Eddie' nin bu filmin müziklerini yapmasının ne kadar önemli olduğunu en güzel anlatan cümledir.

"I don't need to do things like that to remind me of who I am. But maybe it's good that other people see those things and maybe it sends a message, that I still am the same person."

Youtube erişimi olanlar aşağıdan şu muhteşem parçayı dinleyebilirler.

Sözleri de şu şekilde;

hmmm ooh hooo hooo
It's a mistery to me
we have a greed
with which we have agreed

You think you have to want
more than you need
until you have it all you won't be free

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me

When you want more than you have
you think you need
and when you think more than you want
your thoughts begin to bleed

I think I need to find a bigger place
'cos when you have more than you think
you need more space

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

there's those thinking more or less less is more
but if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
your level drops
kinda like its starting from the top
you can't do that...

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

society, have mercy on me
I hope you're not angry if I disagree
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me


Ayrıca şu aşağıdaki şarkıyı da son 1 aydır yüzlerce kez dinlediğimi belirtmek istiyorum, siz de dinleyin.


Read more...

Ten Ten Brüksel' de

Hollanda’ya geldiğimizden beri buraları tanımaya zaman ayırıyorduk. Yurtdışı! olarak sadece Almanya'ya abimleri ziyarete gitmiştik. Nisan ayı ile birlikte gezmeye vakit ayırmaya başladık. İlk hedefimiz en yakın yerlerden biri olan Brüksel’ di, planlarımızı yaptık ve trenimize atlayıp 2,5 saat sonra Brüksele vardık. Bizim için değişik ve güzel bir hafta sonu kaçamağı oldu. Aslına bakarsanız, burada yaşamanın en güzel taraflarından biri de bu, her yer birbirine çok yakın. Trene atladınız mı tüm Avrupayı gezebilirsiniz. Avrupa da ülke kavramı AB ile beraber ortadan kalkıyor gibi, zira ülke değiştirdiğini bile fark etmiyorsun. Sadece cep telefonuna bir mesaj geliyor “şu an şu ülkedesiniz, tarifesi şu kadar” falan diye. Pasaport kontrolü bile olmuyor ya da arada bir oluyorsa da bize denk gelmedi. Gerçi kontrol olsa da, yanımızda pasaportumuz bile yok, Hollanda hükümetinin bize verdiği kart ile giriş çıkış yapıyoruz. Yani gezmek oldukça basit, sırtına çantanı al, trene atla, yeni yerler keşfet. Üniversitede yapamadığımız Inter Rail maceralarının geç de olsa burada acısını çıkartıyoruz yani :) Hala kafamı yerlere vururum neden şu Inter Rail faaliyetine katılmadım diye, ama o zamanlar bu cesaretim yoktu ne yazık ki, kendimi bile yeni yeni tanımaya başlamıştım.

Avrupa Birliği'nin 3 ana kurumu olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu içinde ilk ikisinin resmi organlarının büyük çoğunluğu Brüksel'de yerleşik. Bu sebeple, AB veya Avrupa başkenti olarak gösteriliyor. Hal böyle olunca Brüksel bir çok bürokratın sürekli gidip geldiği bir merkez konumuna geliyor ve hafta içleri hem kalacak otel bulmak güç oluyor hem de fiyatlar 3-4 katına çıkıyor. Ancak hafta sonu tüm bu keşmekeş ortadan kalktığı için oteller müşteri çekmek için fiyatlarını çok düşürüyorlar. İste bu sebeple size ilk tavsiyem, eğer hafta sonu Brüksel’e gidecekseniz ve ucuz bir yerler arıyorsanız, pansiyon veya ucuz otellere bakmadan önce lüks otellerin de fiyatlarını kontrol edin, biz öyle yaptık ve geceliği 50 Euro ya 2 kişi 4 yıldızlı bir otelde konakladık. Ayrıca hafta sonları ulaşım da çok kolay, tüm gün geçerli metro kartını iki kişi aynı anda kullanabiliyor, fiyatı da inanılmaz ucuz, yanlış hatırlamıyorsam 2 ya da 3 Euro idi.

Brüksel gerçekten çok güzel ve şirin bir yer. Özellikle her çocuğun evet kesinlikle her çocuğun görmesi gereken bir yer. Çünkü çocukları eğlendirecek herşey Belçika' dan çıkmış. En başta çizgi filmler, sonra kuklalar, oyuncaklar ve çikolata. Açıkçası biz burada çocukluğumuza döndük, herkesin bildiği gibi Ten Ten in yaratıcısı Herge Belçikalı, bu sebeple her köşebaşında bir Ten Ten figürüne rastlamanız mümkün, ama Red Kit ve Şirinlerin de Belçika’ dan geldiğini söylesem size? Evet, mesela ben Red Kit in Belçikalı olduğunu bilmiyordum, burada öğrendim. Neyse tüm bu karakterler ve niceleri Belçika kökenli. Bunu o kadar çok hissediyorsunuz ki buradayken, sokak duvarlarında bile çizgi roman karakterlerinin resimlerini görüyorsunuz. Çok hoşumuza gitti.

Brüksel'de iki resmi dil kullanılmakta, Fransızca ve Flamanca. Bu dillerin kullanımı hukuken eşit ve her alanda zorunluymuş. Bu sebeple Brüksel’ de tüm levhalar, tabelalar, hatta sokak isimleri hem Fransızca hem de Flamanca olarak yazılmakta.

Brüksel'in sembolü Manneken Pis heykeli (işeyen çocuk heykeli), onun kadar ünlü olmasa da, işeyen kız heykeli (Delirium’ un hemen karşısında), Brüksel'in tarihi merkezi olan ve nefes kesici güzellikteki Grand-Place'da L'Hôtel de ville (Hükümet Konağı) buradaki görülesi yerler.

Yeme içme konusunda size 5 tavsiye, kesinlikle bunları tadın;

  • Midye (mussels) - Elbette bizim midye tavanın ya da dolmanın yerini tutamaz ama bu da midyenin çok değişik ve güzel bir alternatif sunumu.
  • Waffle - Offf offf ki off yani işte bu bizim Türkiye’de ki waffle larin yerini fazlasıyla tutar, böylesi güzelini yemediğinize iddiaya girerim, sokaklar zaten waffle kokuyor. Çok güzel. Kesinlikle yenmeli.
  • Çikolata - Uzatmaya gerek yok, dünyanın en güzel çikolataları buradan çıkıyor, yemeden gelmeyin.
  • Bira - Ben ki birayı hiç sevmem, burada sevmeye başladım. Belçika’ da 400 den fazla bira çeşidi mevcutmuş ve her biranın kendine has bardağı var. Belçika’ nin bataklık gibi olan havasından dolayı biralar da maya kullanılmıyormuş. Çeşit çeşit bira, biz eve bile getirdik birkaç tane. Kesinlikle sevmeseniz bile bir deneyin. Özellikle de içinde 2000 küsür bira servisi yapılabilen ve bu konuda bir rekora sahip olan Delirium adlı barda denemenizi tavsiye ediyorum
  • Patates Kızartması - Benim çok aram yok bununla ama yedik de yani fena değil. Seviyorsanız, hoşunuza gidecektir, çeşitli soslarla sunuluyor.

Read more...

Perşembe, Haziran 19, 2008

Mutluluğun Sırrı

Geçenlerde Barış, Sargun Tont' un bir yazısından şöyle bir paragraf aktardı;

"Bilimsel çalışmalara göre atmosferde negatif iyonların pozitif iyonlara göre çok bulunduğu yerlerde insanlar daha mutlu oluyormuş. Negatif iyonlar da suyun sert bir şekilde taşa çarptığı yerlerde sözgelimi şelale kenarlarında daha bol bulunurmuş."

Yani yağmur altında yürümekten neden hoşlandığınızın bilimsel açıklaması bu olsa gerek. Mikrodalga fırınlar, bilgisayar, televizyon gibi elektrikli ve elektronik ev eşyalarının da pozitif iyon kaynağı olduğunu öğrendim. Pozitif iyon da mutsuzluk kaynağı. Hadi bakalım, hep birlikte fişten çekiyoruz eşyalarımızı diyemiyoruz belki ama en azından bu gerçekleri bilip, imkanımız olduğu sürece negatif iyon yüklenmeye çalışabiliriz.

Bu arada yaz geldi biz de gezmelerimize, tozmalarımıza hız verdik, bundan sonraki 3 yazımın da gezdiğim yerlerle ilgili olmasını planlıyorum, bakalım vakit ayırıp tamamlayabilecek miyim?

Read more...

Perşembe, Haziran 05, 2008

Müzakere Teknikleri

Geçenlerde şirket beni bir eğitime gönderdi. Kariyerim boyunca yanlış hatırlamıyorsam ilk defa teknik olmayan bir eğitim aldım. Gittiğim eğitimin adı "Negotiation Skills". Kabaca pazarlık etme ya da müzakere etme diye Türkçe’ ye çevirebilirim. Müzakere günlük hayatın ayrılmaz bir parçası olmasına rağmen, çoğunlukla farkına varılmadan kendiliğinden gerçekleştirilen bir aktivite. Halbuki müzakere, belirli bir sistematiği, ilkeleri ve araçları olan oldukça karmaşık bir süreç. Bu egitimin amacı da müzakere sürecinin anlaşılmasını sağlamak ve müzakerenin etkin bir şekilde nasıl yapılabileceğini incelemekti. Özetle, ikili ilişkiler de ya da iş hayatında ya da günlük hayatımızda yasadığımız tartışmalardan en uygun şekilde nasıl sonuç elde edebilirizi öğrendik. Biri size "Hayır" dediğinde bunu nasıl "Evet" e çevirebilirizi anlamaya çalıştık. "Müzakere edebilme yeteneği aslında tüm insanlarda doğuştan var olan bir özellikmiş ve zaman içerisinde bu gücümüzü kaybedermişiz, bu eğitimle bildiklerimizi hatırlamayı amaçlamışız" diye bir açıklama yaptı eğitmenlerimizden biri ve de bunu çok güzel bir örnekle açıkladı. En iyi müzakereciler 4 yaşına kadar olan çocuklarmış! Çocuklar her istediklerini alabilme yeteneklerine sahiplerdir. Annesinden bir şey istediğinde, eğer "Hayır" cevabi alıyorsa, çocuk bunu müzakereye başlama fırsatı olarak görür ve sonunda da istediğini elde eder. Tabi, şartlar çocuğu zamanla bu yeteneklerinden uzaklaştıracaktır. Şimdi aldığım eğitim neticesinde bu yeteneklerimi yeniden kazandığımı hissettim. Bu gune kadar eğitimler hep birilerinin birşeyler anlatması ve bizlerin dinlemesi, sorular sorması seklinde geçerken bu 4 günlük eğitimde sadece 3 saatlik anlatım olayı vardı, gerisinde sürekli müzakere yaptık, gercekten dikkat edilmesi gereken o kadar çok nokta var ki. Bu işin tekniklerini biliyorsanız, sonuca ulaşmak oldukça kolay.

Eğitim süresince evden uzaktaydım 4 gün boyunca Noordwijk' de Grand Hotel Huis ter Duin otelinde kaldım. Kaldigim otelin en güzel özelliklerinden birisi Hollanda milli takımının Avrupa Şampiyosasi kampını burada yapmasıydı :) Son gün asansöre bindiğimde karsımda Marco Van Basten i gördüğümde dilim tutuldu, tek kelime edemedim. Müzakere edecek bir konu bulamadım, 10 saniye suskun suskun baktım, dünya futboluna yıllarca etki eden bu futbolcu öyle karşımda duruyordu, eh saçları beyazlamış, yaslanmış, gayet normal görünüşlü birisi olmuş o zamanlar bir ilah dı bizim için. Euro 88 finalinde Dasayev' e attığı o muhteşem golü hala gözlerimin önünde. Hayat ne güzel dedim kendi kendime.

Aşağıda bir dişçi ile olan müzakere örneğini seveceğinizi düşünüyorum.







Müzakere de en önemli adımlardan biri "Karşınızdakine istediğini vermeniz ama kendi koşullarınızda". Bununla ilgili gerçek bir hikaye size. 1745 yılında Pennsylvania eyaleti Londra' daki Whitechapel Bell Foundry firmasına bir çan siparişi veriyor. 1752 yılında Çan yerine ulaştırılıyor. Ancak çan 6-7 ay sonra resimden de göreceğiniz üzere çatlıyor. Çanın Amerikan tarihinde yeri büyük. Hatta 8 Temmuz 1776 yılındaki özgürlük bildirgesi, çanın şahtlik ettiği en önemli olaydır. Bu nedenle "Liberty Bell" ya da "Independence Bell" olarak da bilinir. Neyse, aradan yüzyıllar geçiyor ve günümüze geliyoruz. Bir tarihçi Çan ile ilgili araştırma yaparken, teslimat sırasında gönderilen belgeleri inceliyor. Belgeler eski İngilizce ile yazılmış, bunları tercüme ettirdiğinde Çan' ın ömür boyu garanti kapsamında olduğunu keşfediyor. Hemen Çan ı yapan firmayı araştırıyor ve Whitechapel Bell Foundry' nin (Britanya' nın en uzun süreli faaliyette bulunan üretim işletmesi) hala faaliyette olduğunu öğreniyor. Firmaya bir mektup yazıyor ve Çan ın garanti kapsamında olduğunu, derhal tamir edilmesi gerektiğini belirtiyor. 2 Hafta sonra firma yetkilisinden aşağıdaki cevabı alıyor;

". . . onarmaktan onur duyarız eğer ki bize orijinal kutusu içerisinde ulaştırılırsa ..."


Read more...

Pazartesi, Mayıs 12, 2008

Koninginnedag - Queen's Day

Hollanda' ya gelmek gibi bir planınız varsa, ne yapın edin, 30 Nisan gününü denk getirmeye çalışın. Burada yılın çılgınca yaşanılan ve ortalığın tam anlamıyla dağıtıldığı tek gündür. Bu bir sokak festivali değildir, resmen tüm şehrin katıldığı bir karnavaldır. Bir gün öncesinden bana ne denli önemli bir gün olduğu anlatılmış olmasına rağmen, ben bu kadar çılgınca kutlanacağını düşünmemiştim. Ne bileyim belli caddelerde, kalabalıklar olacağını tahmin ediyordum ama tüm Amsterdam' ın, sokakların hatta kanalların bile insan seline dönüşeceğini düşünmemiştim. Herkes, istisnasız herkes şarkılar söyleyip, eğleniyordu. Biz de bu cümbüşe katıldık ama insanları seyrederken bile yorulduk. İçkinin su olup aktığı, her tarafın portakal rengi olduğu bugünü mutlaka görmelisiniz. Tabi günün sonunda Amsterdam bir çöp şehri haline geliyor. Ancak sabah kalktığınızda etrafın tertemiz yapıldığını gördüğünüzde de "ulen ne belediyeler var" diye de içinizden geçiriyorsunuz elbette.

Bugün bir de ne düşündüm biliyor musunuz? Yaklaşık 1 milyon kişi hiç kural tanımaksızın bugünü kutluyorlar, çılgınlar gibi eğleniyorlar, içki içiyorlar, dans ediyorlar, dağıtıyorlar, mutlu oluyorlar ve tüm bu çılgınlıklara izin veriliyor ve neredeyse hiç olay çıkmadan insanlar gülerek evlerine dönüyorlar. Ardından da tüm şehir temizleniyor. Ancak, tam bir gün sonra, Taksim meydanında insanlar 1 Mayıs' ı kutlamak istediklerinde savaş çıkıyor. Gel de çık işin içinden.

Neyse, biraz da Queen's Day den bahsedeyim. İlk olarak 31 Ağustos 1885'de Prenses Wilhelmina'nın doğum günü kutlamasıyla başlamış bu gelenek. Daha sonra Kraliçe Wilhelmina oluyor tabii... Kraliçe Juliana'nın 1949'da tahta çıkmasıyla onun doğum günü olan 30 Nisan'a kayıyor Queen's Day. Şimdiki Kraliçe Beatrix 31 Ocak doğumlu olduğu halde o da resmi olarak doğum gününü 30 Nisan'da kutluyor. Bilmem, belki o kadar insanı soğuk kış gününde sokağa dökmek istemediği içindir. Bu gün ayrıca tüm ülkede insanların sokaklarda bir şeyler satmasına izin verilen freemarket günü. İnsanlar satışları için vergi ödemek zorunda değil. Ve Vondelpark da sadece çocuklara tahsis ediliyormuş, onlar da kendi eski oyuncaklarını ve giysilerini satsınlar, kendi gösterilerini yapsınlar diye. Gerçi biz epeyce çocuk görmemize rağmen arada büyükler de gözümüze çarpmıştı.

En büyük kutlamalar Queen's Day'de Amsterdam'da oluyormuş, Queen's Night'da (29 Nisan gecesi) ise Den Haag şehrine gidilmesi tavsiye ediliyor. Büyük bir açık hava partisine dönen bu özel gün için pek çok turist geliyormuş Hollanda'ya ve bu sene toplamda yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı tahmin ediliyormuş. Koninginnedag için 6 ay öncesinden uçak ve otel rezervasyonlarının yapılmasını öneriyorlar.

Read more...

Ördekler Ülkesi

Benim yaşımdakiler bilirler, biz küçükken Pazar sabahları "Nils ve Uçan Kaz" isimli çizgi film vardı. Çok severdim, zira tek kanallı bir dönemdi. Alternatifi yoktu. Pazar sabahları kahvaltı yaparken izlemeye bayılırdım, ardından da Pazar filmi başlardı ve akabinde de televizyonun başından kalkmama sebep olan Pazar Konseri. Bir anlamda güzeldi aslında tek kanallı dönem, herkes aynı şeyleri izlediği için yıllar geçtikten sonra yaşıtların ile konuşacağın bir sürü ortak konu bulabiliyorsun.

İyi de hayatımda hiç kaz görmemiştim. Bizim mahallede ancak güvercin ve serçe görürdük, bir de sahilde martıları. Onun dışında hani yeşillik bir alana gitmediğin sürece başka çeşit bir kuş görmen zordu. Ankara' nın Kuğulu parkı var ördek ve kuğu görebileceğin. Şimdi Amsterdam' a bakıyorum da, hayatımda görmediğim kadar çok ördek, kuğu, yabani papağan, sakarmeke görebiliyorum hem de mahalle aralarında, ağaçlar da ve kanallarda. Söylendiğine göre Amsterdam belediyesi tüm ördeklerin sayımlarını yapıyormuş ve üzerlerine çip yerleştiriyorlarmış. Böylece takip edebiliyorlarmış. Türkiye' deki sokak kedisi gibi burada sürekli ördek gözlemliyoruz. Nisan, Mayıs aylarındaki yavru kedi sevmeleri burada yerini yavru ördek takiplerine bıraktı. Fotoğraftaki yavrular bizim mahalleden. Aslında bu biraz büyümüş halleri, yanına yaklaştığınızda annesi gitgide artan bir tonda "Vak"lamaya başlıyor. Koruma içgüdüsü işte. Çok sevimliler gerçekten.

Read more...

Çarşamba, Mayıs 07, 2008

Uçuşsal Farkındalık

Aşağıda okuyacaklarınızı ciddiye almayınız.

. . . yiyeli yaklaşık 2 saat olmuştu. Bir göz açıp kapama süresinde boyut değiştirdiğimi hissettim. Aman tanrım bu renkler nereden geliyor böyle, ne kadar canlılar daha önce neden renklerin bu kadar güzel olduğunu farkedememişim, hayret. Bir klüpteyiz, çılgın bir müzik çalıyor, ama sanki müziği ben çalıyorum, resmen beynimde hissediyorum. O ana kadar saçma sapan salındığımı düşünmeme rağmen, şimdi dans ettiğimin farkındayım, hem de ne dans herkes beni izliyor sanki. İnsanları o kadar net görebiliyorum ki kendimi Matrix filmindeki Neo nun "The One" olduğunu farkettiği andaki uç noktada hissediyorum. Evet evet benim o, seçilmiş kişi. Ben seçilmiş kişiyim, başka türlü nasıl bu kadar net görebilirim bu kadar ayrıntıyı. Ortamda tek bir toz zerreciği bile yok, herşey çok net, ve herkes ağır çekimde hareket ediyor, ben hariç. O da ne, evet evet uçuyorum ben, herkesin, herşeyin üzerindeyim, renkler de bana eşlik ediyorlar. Herkes beni izliyor, yok yok bir dakika ne izlemesi bana tapıyorlar, benim yerimde olmak istiyorlar, imreniyorlar. Evet sanırım boyut değiştirdim, ne kadardır bu taraftayım, daha başka kimler benimle beraber bu aşamaya geldiler tam emin değilim ama birşeyler ters gitmeye başladı sanki, zaman ve mekan kavramları ortadan kalktı, yoksa geri gelemeyecek miyim? Hep bu tarafta mı olacağım? Nasıl tekrar normal olabilirim? Ya başaramazsam? Sanıyorum panikliyorum, kalbim hızla atmaya başladı, bir çıkış bulmalıyım, ne düşünsem, ne yapsam da buradan çıkabilsem. Buraya bir girdiğime göre çıkış yolunu da bulabilmem gerekiyor mantıken, ama mantık şu an için işlemez durumda. Evet sanırım ne düşünmem gerektiğini buldum, evet çıkacağım buradan, sanırım olacak bu iş, ama o da ne döngüye girdim, yine aynı yerdeyim, düşüncelerime yoğunlaşmalıyım, ama neden odaklanamaıyorum ve binlerce anı üşüşüyor beynime, bir bilgi bombardımanı yaşıyorum ve aklıma gelen her yeni düşünce beni başka bir döngüye sokuyor. Offf offf sanırım hiç çıkamayacağım bu döngüden, ama çıkmak istiyorum, nasıl yapacağım bunu? Düşün düşün. Şu an neredeyim ben? Evet bir disco dayım. Yok yok discodan çıkalı saatler oldu, evde olmam gerek. Peki niye evde hissetmiyorum kendimi? Hem evde olsam Barış burada olurdu, yok işte yok. Yoo evet Barış burada işte, karşımda duruyor. Ama ben bu haldeyken niye benimle ilgilenmiyor, niye yardım etmiyor bana, niye gülüyor? Hayır o değil o zaman, ben onun Barış olduğuna inanmıyorum, peki kim o? Ne yapıyor burada, evimde? Evim mi? Evde miyim ki? Gerçek değil gördüklerim, sanrı olmalı bunlar. O zaman hala dışarıdayım, uyuyor muyum yoksa? Hadi ama odaklan, yapabilirsin. Neredeyim ben? Evde miyim? Sokakta mıyım? Discoda mıyım? Bir nerede olduğumu bulabilsem çıkacam bu döngüden. Ya da gerçekten çıkabilecek miyim? Offf panik atak dedikleri şey bu mu yoksa. Halbuki ilk dakikalar ne güzeldi, tarif edilemezdi. Şimdi şu halime bak ne nerede olduğumu biliyorum ne ne yaptığımı. Ya rezalet çıkarttıysam, ya tutuklandıysam, ya şu an nezarethanedeysem, ya soyulduysam, ya delirdiysem, daha da kötüsü ya öldüysem? Evet evet öldüm ben sanırım, arada biryerlerde takıldım kaldım, yolumu arıyorum. Off ya ne ölmesi, kesin sızdım bir yerde, dur bakalım sabah olsun anlarız nerede olduğumu. Umarım bulurlar beni. Bu kaldırım taşı da amma soğukmuş, üşüdüm. Hıı??!!, biri mi sesleniyor bana?

- Nasıl oldun Tekin?
- Barış??? Şu an evde miyim?
- Hep evdeydin, yanı başımda . . .
- Ohhh


Read more...