"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Cuma, Aralık 26, 2008

Yeni Yıl, Yeni Şablon

2009 yılına girmemize sayılı günler kaldı. Ben de yeni yıla girmeden Blogumda bir iki değişiklik yapayım dedim. Benimle, hayat felsefem, düşüncelerim, yorumlarım ile ilgili tüm yazılarım 2009 yılında da buradan devam edecek. Anlatacak çok şeyim var, yazmak, hissettiklerimi aktarmak, öğrendiklerimi paylaşmak istiyorum. Bakalım 2009 da bunu ne kadar gerçekleştirebileceğim.

Ayrıca Oracle ile ilgili olan sayfamı da tamamen yeniledim. Bundan böyle bilgi paylaşımıma daha da ağırlık vermeye çalışacağım. Her yerde olduğu gibi Oracle dünyasında da değişim rüzgarları esiyor, ve bu aralar beni çok heyecanlandıran projeler ile uğraşıyorum. İş yerinde epeyce yoğunum ama bundan şikayet etmiyorum aksine hoşuma gidiyor.

Bu kısa bilgiden sonra gelelim 2009 dileklerine (Sağlık, Mutluluk, Para). Evet "Global Kriz" 2009'u zor bir yıl yapacak. Ama krizin sadece PARA ile ilgili olduğunu söylememe gerek yok herhalde. O halde 2009 paradan daha değerli şeyleri önemseyen insanların, yani bizlerin yılı olsun. 2009' da hepinize sadece sağlık diliyorum, mutluluğu yaratmak sizin elinizde, bu ikisi varsa para olmasa da olur.

http://tekmen.blogspot.com/' sayfası için Our Blog Templates sitesindeki "The Professional Template" isimli şablonu kullandım. Üzerinde biraz değişiklik yaptım. http://oraclepro.blogspot.com/ sayfası için ise aslında bir Wordpress şablonu olan Garland ı kullandım. Garland' ı Blogger uygulamaları için uygun hale getiren geliştiricilere teşekkür ederim.

Read more...

Cumartesi, Kasım 15, 2008

Sakallı Celal

Celal Yalınız düşünür ve filozoftur. Sakallı Celal olarak bilinir; Orhan Karaveli sağolsun Sakallı Celal'i tanıtan bir kitap ile bir nevi Türkiye' nin kendi Thoreau' sunu tanıma fırsatı vermiş bizlere.

"Türkiye durmaksızın doğuya giden bir gemidir, bazıları bu geminin güvertesinde batıya doğru koşarak batıya gittiklerini sanırlar."

"İnsanoğlunda zeka, midyedeki inci gibidir. Hepsinde bulunmaz"

"Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur."

"Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir."

"hiçbir yoğurtçunun yoğurt olduğu görülmediği gibi, hiçbir türkçünün de türk olduğu görülmemiştir."

"... aleyhindeki asılsız suçlamalar nedeniyle odasını basıp 'suç delili' aramışlar ama bir şey yok! 'hani nerede, söyle! yerini göster' diye sıkıştırmışlar sakallı celal'i. Aslan yeleli adam bir hakim edasıyla işaret parmağını kafasına dokundurarak "aradıklarınız bunun içinde!".. demiş..."

Diyordu ki Sakalli Celal: "İstanbul sokaklarında kolu bacağı acayip şekilde çarpılmış dilencilere rastlıyordum. Bir gün Sivas' ın bir ilçesinde kaymakamlık yapmış bir arkadaşımdan işittim ki, o ilçenin köylerinden birinde dilenci yetiştiriliyormuş. Çocuk doğduğunda henüz kemikleri kıkırdak halinde iken ana-babası kolunu bacağını büküyormuş ve zamanla çocuk acayip bir görünüm alıyor; büyünce de İstanbul`a postalanıyormuş. Dilenci şebekesinin eline..."

Sakalli Celal anlatmaya devam ediyordu: ''Doğa 'da rahvan yürüyen at yoktur. Bütün atlar tırıs gider: üstüne binen de at koştukça zıp zıp zıplar. Ama, herifçioğlu atın üstünde rahat gitmek için daha tay iken ön ve arka ayaklarını iki taraflı olarak iple bağlıyor. Tay, yürümek için ön ayağını ileriye atınca ip arka ayağını da çekiyor ve tay zorunlu olarak yaylana yaylana yürümeye başlıyor ve zamanla buna alışıyor. Bir süre sonra adam ipleri çözünce at rahvan yürümeyi sürdürüyor. Doğal yürüyüşünü de unutmuş oluyor...... Nasıl, insanın kolu bacağı acayip şekillere sokulabiliyor; atın doğal yürüyüşü değiştirilerek doğal olmayan bir biçimde yürümeye alıştırılabiliyorsa, bizim bir başka organımız olan beynimiz de aynı yöntemle bozulabilir, sakatlanabilir! Cennet, cehennem hikayeleriyle yıkanmış beyin doğru düşünme yetisini kaybeder. Boş inançlara saplanıp kalır, gerçeklere ulaşamaz. Bir kez sakatlandıktan sonra beynimizi eski sağlığına kavuşturmak çok zordur. Ancak, çok okumakla, kültürümüzü genişleterek ve derinleştirerek belki sağlanabilir"

Devam etmiş, sakallı Celal, "Bir Çin filozofu ufka bakıyormuş; uzaklardan bir deve kervanının geçtiğini ve develerin sırtında ipek kumaşların asılı olduğunu görmüş. Bunları insanlar için taşıyor olsalar gerek. Sonra da şöyle düşünmüş: yeryüzünde deve az insan ise çok, bazı işleri insana yaptırmalı! Bizim filozof ertesi gün eline bir ip almış, zavallı bir Çinliyi belinden bağlayıp götürmüş tarlasına. Elindeki ucu sivri değnekle kıçını dürtünce Çinli can havliyle ileri atılmış, filozof da ipin öbür ucuna bağladığı sabanını toprağa batırıvermiş, başlamış tarlasını sürmeye. Çinli kan ter içinde ipin ucundaki sapanı çekerken filozofun ipi beline nasıl bağladığını düşünmeye başlamış ve düğümü çözerek kaçmayı başarmış. Filozof, ertesi gün zavallı köylüyü yakalayıp kolundan bağlamış. Adam gene çözmüş, boynundan bağlamış gene olmamış. Neresinden bağlasa çözülüyor. Filozof, "öyle bir yerinden bağlayım ki eli yetişip çözemesin" diye düşünmüş ve adamın beyni aklına gelmiş. Beynini bağlarsa eli kafasından içeri giremeyeceğine göre düğümü de çözemez diye düşünmüş ve öyle de yapmış. Sakallı Celal, bu hikayeyi anlattıktan sonra, "İşte o günden beri bir takım insanlar büyük kitlelerin beynini mistik ve metafizik düşüncelerle bağlayarak yoksul insanları emirlerinde kullanıyorlar" diyerek konuşmasını bitirmiş.

Read more...

Salı, Ekim 28, 2008

Internete girmek tehlikeli ve yasaktır . . .

Politikacı olmak için yeter ve gerekli şart atıp tutmak olmalı. Sorsanız hepsi Türkiye'nin sorunlarının farkındadırlar, hepsi problemlerimiz ile ilgili saatlerce konuşabilirler, -cağız, -ceğiz li konuşmalara alıştık artık da, ülkemin kaderi bu mu olacak ona yanıyorum ben. Bu ülkede merhum Kahveci' den sonra "Gören" bir "Bakan" olmayacak mı? Nedir bu şimdi yaw, Türkiye' de 1 kişi var mı bu internet yasaklamalarına destek veren? Sanmıyorum. Peki neden bu kadar site kapalı? Efendim yasada açık varmış, ee peki bu yasadaki açık ne zamandır var ve şu ana kadar kaç masum site (1125) bu açıklıkta kayboldu? Peki neden bu "açık" kapatılamıyor da bu kadar site kolaylıkla kapatılıyor? Bu yaşıma geldim, Türkiye Bilişim dünyasındaki bir çok organizasyona katıldım, toplantılarda bulundum, söz sırası politikacılarımıza geldiğinde söylenen şeyler üç aşağı beş yukarı aynıdır. "Türkiye 2. bir Hindistan olmalıdır, hepimiz buna inanıyoruz ve gençliğin önünü açacak hamleleri bir bir atıyoruz, bla bla bla bla bla bla bla bla", bu mudur yani attığınız adımlar, dünyanın en yavaş internetine en çok parayı veren bir nesil ile mi olacak bu iş. Kusura bakmayın ama sizdeki bu kafayla biz daha çooook yerimizde saymaya devam ederiz. Az kaldı 3. dili de öğreniyorum, ondan sonra yapacağımı biliyorum ben.

. . .
En azından üç dil bileceksin
En azından üç dilde
Ana avrat dümdüz gideceksin
En azından üç dil
Çünkü sen ne tarih ne coğrafya
Ne şu ne busun
Oğlum Mernus
Sen otobüsü kaçırmış bir milletin çocuğusun.

Bedri Rahmi Eyüboğlu

Read more...

Salı, Ekim 07, 2008

Daaaggg!

Evet biliyorum uzun zamandır yazamadım buraya, ama nedenlerim vardı, hep zaten bir nedenim olur ertelediklerim için. 8 Eylül itibariyle Amsterdam' da 1 yılım doldu. Ne çabuk geçti zaman, daha dün gibi hatırlıyorum buraya geldiğim günü, ne kadar heyecanlıydım, hayatımda yeni bir sayfa açılıyordu. Şimdi bu yazımda şöyle hızlıca geçen 1 yılın değerlendirmesini yapayım izninizle.

Öncelikle, iyi ki gelmişim. 1 yıl evveline dönünce, kafam çok karışıktı, kolay değil, koca bir 30 yılı geride bırakacaktım. Kariyer, arkadaşlar, aile hepsi geride kalacaktı. Yepyeni bir ülkeye, herşeyi yeni baştan kurmaya gidiyordum. Ama işte sahip olduklarımın, ayağıma pranga vurmasına izin veremezdim, yoksa burada bugüne kadar söylediklerimi inkar etmiş olurdum. Karar verildi ve Hollanda' ya gelindi. Sanıyorum çok şanslıydım, çünkü çok iyi bir firmaya ve harika bir ülkeye gelmiştim. Zaman bunun böyle olduğunu gösterdi ve önceden duyduğum tüm endişeler yerini rahatlamaya bıraktı. Hiçbir adaptasyon sorunu çekmedim. Elbette Barış' ın da yanımda olması bunda önemli bir rol oynadı.

Eğer yurtdışında çalışmaya, yaşamaya gitmek gibi bir düşünceniz varsa kesinlikle Hollanda' yı öneririm sizlere. Havası dışında herşey harika. Burada en çok neleri seviyorsun derseniz, şöyle bir sıralama yapayım sizlere;

En önce Hollanda insanı geliyor, inanılmaz tatlılar, hepsi harika insanlar, fevkalade hoşgörülüler, sürekli gülümsüyorlar, yaşamayı, hayatı seviyorlar. Bakın bu yazdıklarımı gerçekten abartmıyorum, bazen gözümden yaş gelecek gibi oluyor bu adamlarla konuşurken, şimdi gidip şunun boynuna sarılsam diye geçiyor içimden. Bu kadar mı pozitif olunur yaw. Mesela trende bilet kesen görevli, işini ne kadar severek yapıyor, herkesle tek tek ilgileniyor, gülümsüyor, insanlarla konuşuyor, sen ingilizce cevap verince hemen ingilizce konuşmaya başlıyor. O böyle mutlu olunca, bu sana da yansıyor elbette. Yani mutlu olmanın bir sırrı da bu, mutlu insanlarla beraber olacaksın. Irkçılık var mı diye sorarsanız, olmadığını rahatlıkla söylerim, hatta bu konuda çok dikkatliler. İlk geldiğimizde Barış, ben ve danışmanımızla bankaya hesap açtırmaya gittiğimizde, bizimle ilgilenen bankacı kızın adının Funda olduğunu gördüğümde danışmanıma "Bizimle ilgilenen kız sanırım bizim gibi Türk", dediğimde "Burada insanlara milliyetleriyle hitap etmememiz gerek, bu ayrımcılık olarak nitelendirilebilir" cevabını alınca biraz utanmıştım. Tabi bu ırkçılık konusunu da biraz açmak lazım, mesela "Türkiye' de ırkçılık var mı?" diye sorulsa hepimiz hiç düşünmeden HAYIRRR cevabını veririz sanki ırkçılık sadece Amerika da beyazların siyahlara karşı yaptığı birşeymiş gibi. Halbuki şimdi burada rastgele sıralayacağım kelimelerin kafanızda canlandırdıklarını bir tartın bakalım ve "Türkiye' de ırkçılık var mı?" yerine "ben ayrımcı biri olabilir miyim acaba?" diye sorun.

Türkler, Engelliler, Kadınlar, Aleviler, Sunniler, Erkekler, Eşcinseller, Araplar, Amerikalılar, Almanlar, Yaşlılar, Yunanlılar, Fransızlar, Lazlar, Hastalar, Çerkezler, Ermeniler, Ruslar, Afganlar, Hintliler, Kürtler, Rumlar, Laikler, İslamcılar, Yahudiler, Ateistler, Metalciler, Çingeneler, Sarışınlar, Matematikçiler, Edebiyatçılar, Futbolcular, Mankenler, Solcular, Sağcılar, Kapitalistler, Sosyalistler, Koministler, Alttakiler, Üsttekiler, Vejeteryanlar, Hayvan Severler, Hancılar, Hamamcılar, . . . Halbuki hepimiz sadece insanız.


İkinci olarak kesinlikle özgürlüğünü seviyorum. Bir çok entellektüel arkadaşım dahi buraya geldiğinde buradaki özgürlüğü abartılı bulmuştu. Ama ben böyle düşünmüyorum, çünkü Hollanda' da yaşayınca bunu daha iyi anladığıma inanıyorum. Bir çok ülkede hatta gelişmiş ülkelerde buradaki liberal bakışı oluşturmak mümkün değil. Çünkü iyi ile kötüyü ayıredebilecek mekanizmayı, farklı yaşam tarzlarına olan hoşgörüsel yaklaşımı yakalayamamışlar. Ama Hollanda çok farklı, belki de çok çeşit yabancı milletin bir arada yaşayabilmesinden kaynaklı, belki küçüklüklerinden beri verilen eğitimden bilemiyorum, ama kesinlikle çok seviyorum. İngiltere'de de yaşadım bir süre, orası medeniyetin beşiği diye geçiyor ama katedecekleri çok yol var. Orada özgürlük bir kenara, şehir içerisinde her sokak başına koydukları CCTV kameraları olmasa, ülkede kaos olur iddiasındayım. Yani şimdi mesela Hollanda' da "hafif" uyuşturucu kullanımı serbest, ve uyuşturucu kullanımı dolayısı ile yaşanan problem çok az ama bu serbestliği İngiltere de, Türkiye de veya başka bir yerde yapamazsın. Bir çok Hollandalıya soruyorum hiç Coffee Shop (hafif uyuşturucu kullanımının serbest olduğu, ama alkol satışının olmadığı mekanlar) a gittiniz mi diye? Aldığım cevap, "evet o tip yerlere 18-19 yaşında deneyip, görmek ve bir daha yapmamak için gidiyoruz" oluyor. Eşcinsellik konusu da benzer şekilde ele alınıyor. Toplumun bir parçası, bizden birileri, bazen vergi dairesindeki bir memur, bazen çalışma arkadaşınız. Hepimiz birer birey olarak beraber yaşıyoruz. Bırakın eşcinselliği, kadın olduğu için işe alınmayan vatandaşlarımızın olduğunu bilmek üzüntü veriyor elbette. Burada Hollandalı bir yazardan alıntı yapmam gerekiyor;

If a more liberal attitude paired with good counseling and education can diminish a bad thing, we do it; so with our liberal abortion law, we perform less abortions than any other country; our liberal drugs policy results in less junkies, drug deaths and other damage than any of the more protesting countries, and so on.


Bisikletli yaşamı seviyorum. Eğer bisikletim olmasa ne yapardım diye düşüneceğim aklıma gelmezdi. Burada böyle, hiç yokuş olmayan bir ülkede yaşayınca, en iyi ulaşım aracı bisikletiniz oluyor. Hem çevreye zararınız dokunmuyor hem de tüm yollarda öncelikli geçiş hakkınız ve kendinize ait yolunuz var. Bisikleti ulaşım aracı yanında taşıma aracı olarak da kullanabiliyorsunuz, önünde ve arkasında bebelerini taşıyan insanlar, özel bölmelerde büyük yük eşyaları taşıyanlar, kedilerini, köpeklerini bisikletle gezmeye çıkaranlar vs. Bazen haftasonları 7-8 saat bisiklet sürdüğümüz oluyor ve hiç yorulmuyoruz, inanabiliyor musunuz? Şehrin dışına çıkıyoruz bisikletlerimizle, yol boyunca karşılaştığımız keçileri, inekleri, atları, mandaları besleye besleye geziyoruz.

Yeşilini seviyorum buranın. Heryer yemyeşil, eee bu kadar yağmur ben alsam ben de yeşil olurum herhalde. Şehrin içinde orman var (Amsterdam BOS), aradabir oraya gidiyoruz, şehrin gürültüsünden uzak, doğayla başbaşa, kafa dinliyoruz.

Say say bitmez Hollandayı sevme nedenlerim. Bu konuyu belki başka bir zaman daha derinlemesine incelerim. Ben son 1 yılımı anlatmaya devam edeyim sizlere. İşyerim ile 1 yıllık kontrat yapıp buraya gelmiştim. İlk 6 ay buraları tanırız, işe alışırım falan ona göre kalip kalmayacağımıza karar veririz diye düşünüyordum. Baktık herşey beklediğimizden iyi gidiyor, ee buraları da sevdik madem o zaman uzun dönemli plan yapabiliriz diye düşünmeye başladık. Derken işyerinde de iyi bir çevre edindim, Hollanda Oracle camiasında da tanınır hale geldik, ve Mayıs ayında "Permenant - Daimi" pozisyona geçtim. Artık uzun dönemli planlarımı daha gerçekçi olarak düşünebilme zamanı gelmişti. Elbette yarının ne göstereceği bilinmez ama biz bugünümüzü düşünerek yarına hazırlanalım dedik ve Dutch öğrenmeye başladık. Ehh fena gitmiyor diyelim, konuşma ve yazmayı öğrenmenin imkansıza yakın olduğunu söyleyeyim ama okuma ve dinleme gayet başarılı diyerek böbürleneyim.

1 yılımızı bitirmemize az bir zaman kala yine uzun uzun düşünerek buradaki her hollanda vatandaşının ve uzun süre kalmayı kafasına koyan her expat ın yaptığı gibi Mortgage olayına da girelim dedik. Epey bir araştırdıktan sonra, yine ilk bakışta aşık olduğumuz bir evde karar kıldık ve işyerime 5 dakika mesafede Amsterdam'a yarım saatlik uzaklıkta Amstelveen' de şirin, güzel bir eve taşındık. Uzun zamandır neden yazı yazamadığımı böylelikle açıklığa kavuşturmuş oldum. Kiraya verdiğim paranın aynısını hatta daha azını vererek bir ev (ya da borç) sahibi olmuş oldum. Tabi Türkiye tarafından bakıldığında çok önemli bir iş yapmış gibi görünebilirim ama gözünüzde büyütmeyin, zira burada uzun süre kalmayı düşünen herkesin mutlaka yaptığı bir iş. Devlet insanları ev sahibi almaya teşvik ediyor. Düşünün verdiğim kira ile aynı miktarı vereceğim. Şu kriz döneminde mortgage falan biraz korkutucu gözükse de yeni evimize Ekim başı itibariyle taşındığımızı buradan sevenlerimize duyuralım, bekleriz. Yakında bloguma evin resimlerini koymaya çalışacağım, ama ev ile ilgili olarak, hep hayalini kurduğum ufak bir bahçesi olduğunu hatta bahçesinde elma ağaçları bulunduğu bilgisini vereyim. Taşınmadan evvel evin bir kısmını Barış ile beraber boyadık, bayağı bir eğlendik. Hele tam anlamıyla bir yerleşelim kalan kısımları da boyayacağız, yavaş yavaş herşey yoluna oturacak zamanla.

Bu yazı biraz uzadı, daha anlatacak konularım var ama ana başlıkları verdim sayılır, resimden de anlaşılacağı üzere şu aralar yorgun ama keyfi yerinde bir Tekin olarak karşınızdayım.

Read more...

Pazar, Eylül 28, 2008

Şöyle bir devlet düşünürüm . . .

Thoreau' yu ilk okuduğumda çok iyi kavrayamamıştım, sonraları her okuduğumda yeni bir şeyler buldum, şimdi ise Barış' ın tabiriyle, her olaya Thoreau bu konuda şimdi şöyle derdi diyebilecek gibi oluyorum. Başucu kitabım, yol göstericim, mutluluk kaynağım, siz de tanıyın mutlaka.

Bugün sadece okuduğum bir Thoreau sözünü sizlerle paylaşmak istedim. Az kaldı, yakında yeni yazılarımla benden haberler duyacaksınız.

"kendi kendime şöyle bir devlet düşünürüm: öyle bir devlet ki, bütün insanlara karşı doğru olmayı göze alabilsin; her insana bir komşu gibi saygı göstersin; hatta uzağında yaşayan, kendisiyle kaynaşmayan, kendisinin de benimsemediği bir avuç insanın varlığını kendi rahatıyla bağdaşmaz saymasın; öyle bir devlet ki, bu tür meyveler yetiştiren ve olgunlaşır olgunlaşmaz düşmelerine göz yuman, daha olgun ve daha şanlı bir devlete yol açsın. benim de düşündüğüm ama hiçbir yerde rastlamadığım bir devlettir bu."

"I please myself with imagining a State at last which can afford to be just to all men, and to treat the individual with respect as a neighbor; which even would not think it inconsistent with its own repose if a few were to lie aloof from it, not meddling with it, nor embraced by it, who fulfilled all the duties of neighbors and fellow men. A State which bore this kind of fruit, and suffered it to drop off as fast as it ripened, would prepare the way for a still more perfect and glorious State, which I have also imagined, but not yet anywhere seen."

Read more...

Cuma, Ağustos 29, 2008

Paris Düşleri

Nedendir bilmiyorum ama Paris'e karşı hep önyargılı yaklaşmıştım bugüne kadar. Sanıyorum sosyetenin merkezi olduğunu düşünmemden. Ama ne büyük hataymış. İş yerinden 3 gün izin aldım haftasonu ile de birleştirip 5 günlüğüne Paris' e gittik. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, Paris, Roma' dan sonra en beğendiğim şehir oldu benim için. Harika bir yer.

Amsterdam' dan Thalys trenine atladık, 4 saat sonra Paris' teydik. İstasyondan hemen 5 gün geçerli metro biletimizi aldık, 1001 kollu Paris metrosuna atlayıp, otelimize yerleştik ve kendimizi sokağa attık. Londra, New York ve şimdi de Paris metrosunu da görmek nasip oldu, gerçekten örümcek ağı gibi ve bu metroların 100 yıldan fazla zaman önce yapılmış olduklarını bilmek hüzünlendiriyor beni.

Gitmeden önce Paris için 5 gün fazla olur diyordum, yanılmışım. Disneyland' a bile gidemedik. Bir dahaki sefere diyerek sadece Paris' i dolaşmayı uygun gördük. Dünyanın en büyük müzesi Louvre' a bile gitmedik, düşünün artık. Amsterdam' dan gelen bir çift olarak Paris' i gezmenin en iyi yolunun bisiklet olduğuna inanıp bir bisiklet turuna katıldık. Turu düzenleyen kişi buranın gizli kalmış köşelerini keşfetmemize yardımcı oldu. Çok eğlenceliydi. Louvre müzesiyle ilgili olarak söylediği bir cümle, müze ziyaretini bir dahaki sefere bırakmamıza sebep oldu. Bu müze o kadar büyükmüş ki her objeye 30 saniyemizi ayırsak tüm müzeyi gezmemiz 6 ay sürermiş. Elbette içeriye girmedik ama meşhur piramidine bir bakış attık.

Ben böyle canlı şehirleri çok seviyorum. Büyük meydanlar, kafeler masalarını dışarı çıkarmışlar insanlar işlerinden çıkmış evlerine gitmeden önce dışarıda oturup arkadaşlarıyla sohbet edip bir iki birşeyler içiyor, gülüyor. Her yer ışıl ışıl, sadece sokakta bir köşeye oturup insanları seyretmek bile bir zevk.

Eiffel' e çıktık, tepede kahvemizi yudumlarken şehri seyrettik. Champs-elysées' de yürüdük ancak burayı çok sevdiğimi söyleyemeyeceğim. Sıradan bir yer geldi bana. Parisin sevmediğim ama bir çok insanın beğeneceği bir etkinlik de alışveriş. Dünyanın en büyük alışveriş merkezleri (Galeries Lafayette) burada. İşte Amsterdam' da bunu seviyorum, sabah girip akşam ancak çıkabileceğin büyük alışveriş merkezleri yok. Sokaklar da mağazalar var ,tıpkı eskiden İstanbul' da olduğu gibi. Yoksa büyük kapalı yerlere girip alışveriş yapma durumlarını hiç sevmiyorum.

Aslında sayfalarca yazı yazılır ancak ben bu aralar biraz tembelim bu konuda. Haziran da gittiğimiz Paris gezisini şimdi yazıyorum. Daha yeni de yaz tatilinden geldik. Bu konuda da yazacak tonla şey var. Onun haricinde Amsterdam' da gerçekleştirilen Gay Parade ve Hollanda'nın muhteşem Ulusal Parkı Hoge Veluwe yazı konum olmayı bekleye dursun, ben sizlere Paris' e giderseniz kafenin birinde oturup Pastis içmenizi önereceğim. Emin olun eğer uzun süre Türkiye' den ayrıysanız, şöyle bir boğaz sefası yapmış kadar olacaksınız. İçince ne demek istediğimi anlarsınız.

Blog konusunda bu aralar neden bu kadar tembelim diye sorarsanız da tatil durumları bahanesini öne sürebilirim, ancak bu yetmez elbette. Bu aralar yine büyük değişimler içerisindeyim. O nedenle epey yoğun ama eğlenceli günler geçiyor. Umarım en yakın zaman içerisinde yazmaya yoğunlaşacağım.

Read more...

Cuma, Temmuz 18, 2008

Brugge - Bruges

Bir haftasonu kaçamağı olarak bu defa Belçika' nın şirin şehri Brugge' a gittik. Ufak bir yer ama bir çok büyük şehre fark atacak bir cazibesi var. Dantelleri ve çikolatalarıyla ünlü. Sürüyle kanalı barındırıyor şehir, hatta bu nedenle küçük Venedik olarak da anılıyor, ama ne yalan soyleyeyim Amsterdam' dan sonra buradaki kanallar pek cekici gelmediler bana. Hatta bizim gibi yazın giderseniz kanalların koktuğuna da şahit olabilirsiniz. Venedik' de aynen böyleydi, orası da kokuyordu ve sivrisinekler ile mücadele etmek de cabası. Halbuki Amsterdam' daki kanallarda koku sorunu yok, belki de Amstel nehrinden kaynaklanıyordur. Ama koku ile ilgili yazdıklarım negatif bir etki yaratmasın sakın, şehrin muazzam bir atmosferi var, yemyeşil, tarihi ve de çok romantik.

Haftasonları, eğer önceden rezervasyon yaptırmadıysanız kalacak yer bulmak çok zor. Çok sayıda pansiyon olmasına güvenmeyin, haftasonları şehrin nüfusu 2 katına çıkıyor.

Kaldığımız pansiyon bize iki tane de bisiklet verdi, tüm şehri bisiklet ile dolaşma olanağına sahip olduk, ancak zaten yürüyerek de 1 günde tamamını dolaşmak mümkün. Bisiklet kullanmanın bir dezavantajı ise, şehir nerede ise tamamiyle arnavut kaldırımlarıyla örülü olduğundan, zıplaya zıplaya gidiyorsunuz, bisikletten indikten sonra da zıplamanız bir süre devam ediyor. Tüm şehir tarih kokuyor, ulen her an bir şövalye ya da bir prenses göreceğim diye bekledim. Şehir ile ilgili internette geçen şu cümle çok hoşuma gitti, aynen dediği gibi;

". . . tarihi kelimesi kesinlikle az kalır, çünkü o şehir normalmiş, gününü yaşıyormuş da siz gelecekten gelmişsiniz hissine kapılıyorsunuz. . ."


Brugge kesinlikle bir huzur şehri. Hani çalışmaktan bıkıp usanmış her birimizin hayalidir ya emekli olunca sessiz-sakin-yeşil bi şehre yerleşip yaşamak (Kaş, Datça, vb.), işte bir çok avupalının hayalindeki şehir de Brugge. Burada tekne turu yapmanızı şiddetle tavsiye ediyorum, kanallar arasında tekne ile dolaşmak çok keyifli. Kuğular da size eşlik edecektir.

Bu arada Brugge dönüşü In Bruges isimli bir film seyrettik, çok iyi geldi inanın, sizlere de buradan tavsiye edeyim. Küçük Emrah' ın kaşlarına sahip olan Colin Farrell' in müthiş İrlanda aksanın yanında süper eğlenceli bir film, sisli Bruges sokaklarını görüp ah çektiğimiz anlar oldu, Bruges' u görmüşseniz zaten mutlaka seyredin, ama görmediyseniz ve iyi bir film izlemek istiyorsaniz da pişman olmazsınız, bu senenin en iyi filmlerinden biri, izleyin.

Read more...

Pazartesi, Haziran 23, 2008

Mutluluk Paylaşıldığı Zaman Gerçektir

"Bana aşk, para, inanç, şöhret, adalet yerine gerçeği verin - Rather than love, than money, than faith, than fame, than fairness, give me truth." - Henry David Thoreau

Neden en sevdiğim film "Fight Club" biliyor musunuz? Birçoğunuzun düşündüğü gibi, kurgusu, şaşırtıcı finali, karakterleri, müzikleri vb. değil bu filmi baştacı yapmamın nedeni. Elbette bunların da etkisi var. Ama asıl neden filmin hislerime tercüman olmasıdır. Hiç hayatın anlamını gerçekten çözdüğünüzü düşündüğünüz ve vardığınız sonucun size anlatılanlardan farklı olduğunu hissettiğiniz oldu mu? Eğer böyle bir doyum yaşadıysanız beni anlarsınız, zira bunu sevdiklerinizle paylaşmak isteyeceksiniz, ama sizi anlamadıklarını gördüğünüzde moraliniz bozulacak, üzüleceksiniz. İşte sizi anlatan bir kitap, bir film, bir müziktir, o anda beklediğiniz, yalnız olmadığınızı size hissettiren. O nedenle çok severim bu filmi. Birşeyler anlatmaya çalışmış ve bunu fazlasıyla başarmış bir filmdir. Filmin içindeki her bir ufak hikaye bir mesaj vermektedir izleyenlere, mesela Tyler Durden 'in, gecenin bir yarısı markette çalışan adamın kafasına silah dayayıp, neden mutlu olduğu işi yapmadığını sorması ve onun hayatını değiştirecek tehdidi savurması, sadece 5 dakika ve kendinize sorarsınız, ben mutlu olduğum işi mi yapıyorum yoksa benim bu işi yaparak mutlu olacağımı söyleyen toplumu mu mutlu ediyorum diye. Şimdi "Fight Club" ın ardından benim için 2 numaraya oturan bir filmden sözedeceğim size.

Ardı ardına 3 gezi yazısı yazacaktım ama beni bundan alıkoyan bu filmi seyrettim. Hayat felsefemi fazlasıyla yansıtan bir film. Yazılarımı okuyanlar bilir, en sevdiğim yazar Thoreau' dur. Onun felsefesini Leo Tolstoy ve Jack London ile harmanlayıp, görsel bir şölene dönüştüren, benim için başyapıt olmayı haketmiş bir film. IMDB oylarıyla da en iyi 250 film listesine bir anda girebilmiş bir film. "Into The Wild". Filmi ya bütünüyle çok seveceksiniz, ya da saçma sapan fikirler verdiğini düşünecek (bize dayatılan düşüncelere inananlardansanız) ama yine çok seveceksiniz. Elbette ben bütünüyle sevenlerdenim. Ama film de sunulan düşünceleri kabul etmeyip, saçma bulan insanları da anlayabiliyorum, çünkü bundan 10-12 yıl evvel ben de aynı şeyleri düşünebilirdim. Yaşamın aldatmacasına inananlardandım. Bu filmde savunulan düşünceler ile ilgili kendi fikirlerimi de kattığım detaylı bir yazı yazmaya çalışacağım, ancak şu an filmin tadını kaçırmak istemiyorum. Lütfen bu filme bir şans verin ve izleyin. Şu linkte filmde adı geçen kitapların bir listesini bulabilirsiniz.

Filmin müziklerinden de bahsetmezsem olmaz. Filmin özüne bütünüyle uyan bir Soundtrack ile karşı kaşıyayız. Filmin müziklerini Pearl Jam' in solisti Eddie Vedder' ın yapması kesinlikle tesadüf değildir. Eddie filmde anlatılan düşünceleri anlayıp yaşayabilen bir insandır. Kurt Cobain ile beraber (birbirlerini sevmedikleri söylense de bunun gerçek olmadığını defalarca dile getirmiştir) o dönemlerde "Generation X" diye tanımlanan gençlik akımının sözcüleri olmuşlardı. Çevreyi korumayı hayat tarzı olarak benimsemesi, toplum sorunlarına eğilen şarkı sözleri, savaşa, yalana, paraya, medyaya, pazarlamaya olan isyanı, bunu müzikleriyle ifade etmesi yepyeni bir gençlik akımını da beraberinde getirmişti. Benzincide çalışırken aldığı 90 model toyota kamyoneti kullanması ya da sürekli aynı kıyafetleri giymesiyle ilgili sorulan bir soruya verdiği aşağıdaki yanıt, Eddie' nin bu filmin müziklerini yapmasının ne kadar önemli olduğunu en güzel anlatan cümledir.

"I don't need to do things like that to remind me of who I am. But maybe it's good that other people see those things and maybe it sends a message, that I still am the same person."

Youtube erişimi olanlar aşağıdan şu muhteşem parçayı dinleyebilirler.

Sözleri de şu şekilde;

hmmm ooh hooo hooo
It's a mistery to me
we have a greed
with which we have agreed

You think you have to want
more than you need
until you have it all you won't be free

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me

When you want more than you have
you think you need
and when you think more than you want
your thoughts begin to bleed

I think I need to find a bigger place
'cos when you have more than you think
you need more space

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

there's those thinking more or less less is more
but if less is more how you're keeping score?
Means for every point you make
your level drops
kinda like its starting from the top
you can't do that...

society, you're a crazy breed
I hope you're not lonely without me
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me

society, have mercy on me
I hope you're not angry if I disagree
society, crazy and deep
I hope you're not lonely without me


Ayrıca şu aşağıdaki şarkıyı da son 1 aydır yüzlerce kez dinlediğimi belirtmek istiyorum, siz de dinleyin.


Read more...

Ten Ten Brüksel' de

Hollanda’ya geldiğimizden beri buraları tanımaya zaman ayırıyorduk. Yurtdışı! olarak sadece Almanya'ya abimleri ziyarete gitmiştik. Nisan ayı ile birlikte gezmeye vakit ayırmaya başladık. İlk hedefimiz en yakın yerlerden biri olan Brüksel’ di, planlarımızı yaptık ve trenimize atlayıp 2,5 saat sonra Brüksele vardık. Bizim için değişik ve güzel bir hafta sonu kaçamağı oldu. Aslına bakarsanız, burada yaşamanın en güzel taraflarından biri de bu, her yer birbirine çok yakın. Trene atladınız mı tüm Avrupayı gezebilirsiniz. Avrupa da ülke kavramı AB ile beraber ortadan kalkıyor gibi, zira ülke değiştirdiğini bile fark etmiyorsun. Sadece cep telefonuna bir mesaj geliyor “şu an şu ülkedesiniz, tarifesi şu kadar” falan diye. Pasaport kontrolü bile olmuyor ya da arada bir oluyorsa da bize denk gelmedi. Gerçi kontrol olsa da, yanımızda pasaportumuz bile yok, Hollanda hükümetinin bize verdiği kart ile giriş çıkış yapıyoruz. Yani gezmek oldukça basit, sırtına çantanı al, trene atla, yeni yerler keşfet. Üniversitede yapamadığımız Inter Rail maceralarının geç de olsa burada acısını çıkartıyoruz yani :) Hala kafamı yerlere vururum neden şu Inter Rail faaliyetine katılmadım diye, ama o zamanlar bu cesaretim yoktu ne yazık ki, kendimi bile yeni yeni tanımaya başlamıştım.

Avrupa Birliği'nin 3 ana kurumu olan AB Komisyonu, AB Bakanlar Konseyi ve Avrupa Parlamentosu içinde ilk ikisinin resmi organlarının büyük çoğunluğu Brüksel'de yerleşik. Bu sebeple, AB veya Avrupa başkenti olarak gösteriliyor. Hal böyle olunca Brüksel bir çok bürokratın sürekli gidip geldiği bir merkez konumuna geliyor ve hafta içleri hem kalacak otel bulmak güç oluyor hem de fiyatlar 3-4 katına çıkıyor. Ancak hafta sonu tüm bu keşmekeş ortadan kalktığı için oteller müşteri çekmek için fiyatlarını çok düşürüyorlar. İste bu sebeple size ilk tavsiyem, eğer hafta sonu Brüksel’e gidecekseniz ve ucuz bir yerler arıyorsanız, pansiyon veya ucuz otellere bakmadan önce lüks otellerin de fiyatlarını kontrol edin, biz öyle yaptık ve geceliği 50 Euro ya 2 kişi 4 yıldızlı bir otelde konakladık. Ayrıca hafta sonları ulaşım da çok kolay, tüm gün geçerli metro kartını iki kişi aynı anda kullanabiliyor, fiyatı da inanılmaz ucuz, yanlış hatırlamıyorsam 2 ya da 3 Euro idi.

Brüksel gerçekten çok güzel ve şirin bir yer. Özellikle her çocuğun evet kesinlikle her çocuğun görmesi gereken bir yer. Çünkü çocukları eğlendirecek herşey Belçika' dan çıkmış. En başta çizgi filmler, sonra kuklalar, oyuncaklar ve çikolata. Açıkçası biz burada çocukluğumuza döndük, herkesin bildiği gibi Ten Ten in yaratıcısı Herge Belçikalı, bu sebeple her köşebaşında bir Ten Ten figürüne rastlamanız mümkün, ama Red Kit ve Şirinlerin de Belçika’ dan geldiğini söylesem size? Evet, mesela ben Red Kit in Belçikalı olduğunu bilmiyordum, burada öğrendim. Neyse tüm bu karakterler ve niceleri Belçika kökenli. Bunu o kadar çok hissediyorsunuz ki buradayken, sokak duvarlarında bile çizgi roman karakterlerinin resimlerini görüyorsunuz. Çok hoşumuza gitti.

Brüksel'de iki resmi dil kullanılmakta, Fransızca ve Flamanca. Bu dillerin kullanımı hukuken eşit ve her alanda zorunluymuş. Bu sebeple Brüksel’ de tüm levhalar, tabelalar, hatta sokak isimleri hem Fransızca hem de Flamanca olarak yazılmakta.

Brüksel'in sembolü Manneken Pis heykeli (işeyen çocuk heykeli), onun kadar ünlü olmasa da, işeyen kız heykeli (Delirium’ un hemen karşısında), Brüksel'in tarihi merkezi olan ve nefes kesici güzellikteki Grand-Place'da L'Hôtel de ville (Hükümet Konağı) buradaki görülesi yerler.

Yeme içme konusunda size 5 tavsiye, kesinlikle bunları tadın;

  • Midye (mussels) - Elbette bizim midye tavanın ya da dolmanın yerini tutamaz ama bu da midyenin çok değişik ve güzel bir alternatif sunumu.
  • Waffle - Offf offf ki off yani işte bu bizim Türkiye’de ki waffle larin yerini fazlasıyla tutar, böylesi güzelini yemediğinize iddiaya girerim, sokaklar zaten waffle kokuyor. Çok güzel. Kesinlikle yenmeli.
  • Çikolata - Uzatmaya gerek yok, dünyanın en güzel çikolataları buradan çıkıyor, yemeden gelmeyin.
  • Bira - Ben ki birayı hiç sevmem, burada sevmeye başladım. Belçika’ da 400 den fazla bira çeşidi mevcutmuş ve her biranın kendine has bardağı var. Belçika’ nin bataklık gibi olan havasından dolayı biralar da maya kullanılmıyormuş. Çeşit çeşit bira, biz eve bile getirdik birkaç tane. Kesinlikle sevmeseniz bile bir deneyin. Özellikle de içinde 2000 küsür bira servisi yapılabilen ve bu konuda bir rekora sahip olan Delirium adlı barda denemenizi tavsiye ediyorum
  • Patates Kızartması - Benim çok aram yok bununla ama yedik de yani fena değil. Seviyorsanız, hoşunuza gidecektir, çeşitli soslarla sunuluyor.

Read more...

Perşembe, Haziran 19, 2008

Mutluluğun Sırrı

Geçenlerde Barış, Sargun Tont' un bir yazısından şöyle bir paragraf aktardı;

"Bilimsel çalışmalara göre atmosferde negatif iyonların pozitif iyonlara göre çok bulunduğu yerlerde insanlar daha mutlu oluyormuş. Negatif iyonlar da suyun sert bir şekilde taşa çarptığı yerlerde sözgelimi şelale kenarlarında daha bol bulunurmuş."

Yani yağmur altında yürümekten neden hoşlandığınızın bilimsel açıklaması bu olsa gerek. Mikrodalga fırınlar, bilgisayar, televizyon gibi elektrikli ve elektronik ev eşyalarının da pozitif iyon kaynağı olduğunu öğrendim. Pozitif iyon da mutsuzluk kaynağı. Hadi bakalım, hep birlikte fişten çekiyoruz eşyalarımızı diyemiyoruz belki ama en azından bu gerçekleri bilip, imkanımız olduğu sürece negatif iyon yüklenmeye çalışabiliriz.

Bu arada yaz geldi biz de gezmelerimize, tozmalarımıza hız verdik, bundan sonraki 3 yazımın da gezdiğim yerlerle ilgili olmasını planlıyorum, bakalım vakit ayırıp tamamlayabilecek miyim?

Read more...