"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Çarşamba, Aralık 02, 2009

2 Ülke, 6 Şehir, 9 Gün

Herşeyi bırakıp dünya turuna çıkan insanlara çok imreniyorum. Blog' umdan sürekli ahkam kesip "hayallerinizin peşinden gidin" demek kolay elbette. Ama yapmak kolay olmuyor işte. Benim de bir "Dünya Turu" hayalim var ama her geçen gün hayalimden uzaklaştığımı düşünüyorum. Internette insanların günlüklerine bakıyorum, hatta "Barış Nerede" sitesini de o yüzden görülesi siteler kısmına eklemiştim.

Uzun süre herşeyi bırakıp gidemesek de, ara ara dünyanın çeşitli yerlerini gezmeye çalışıyoruz yıllardır. Genelde zamansızlıktan buraya koyamadım "Evliya Çelebi"nin maceralarını ama yavaş yavaş tüm gezdiğim yerlerle ilgili resimler, bilgiler, öneriler yayımlanacak. Bu yazı da gezdiğim yerlerden en sonuncusu olan İsveç ve Danimarka' yı anlatıyor zaten.

Öncelikle size nasıl bir tatilci olduğumuzu anlatmamız gerek. Türkiye' deyken başlamıştı bu alışkanlığımız. Tatilde tek bir yere gitmiyoruz hiç bir zaman. Sırtımıza çantalarımızı alıyoruz, bir rotamız oluyor (bazen olmuyor bile), her gün zıplaya zıplaya gezebildiğimiz kadar yeri gezip, tatilimizi öyle noktalıyoruz. Danimarka gezimiz de bu şekilde geçti. Kopenhag' tan başladık, sırasıyla Roskilde, Arhus, Danimarka' nın en kuzey ucu olan Skagen, feribotla Göteborg, oradan aşağıya Malmö ve tekrar Kopenhag.

30 Ekim' de yola çıktık ama biletlerimizi aylar öncesinden almıştık. Planlamayı önceden yapınca çok ucuza uçak bileti bulabiliyoruz. Biz de iki kişi Amsterdam-Kopenhag gidiş-dönüş 130 Euro ya Norveç Havayollarından biletlerimizi aldık. Haftalar öncesinden de kütüphaneden İsveç ve Danimarka ile ilgili kitaplarımızı alıp (Lonely Planet kitapları şiddetle tavsiye olunur ) dersimize çalıştık. Daha doğrusu Barış dersimize çok çalıştı ve beni de hazırladı.

İskandinav ülkelerini çok merak ediyordum, bu nedenle bu seyahat benim için çok önemliydi. Bu soğuk ülkelerin sıcak insanlarını tanımak, tarihlerini öğrenmek, yemeklerini tatmak beni birkaç yaş gençleştirdi. Kopenhag' a vardığımızda neredeyse gece yarısı olmuştu, daha önceden hiç bir otel rezervasyonu yaptırmamıştık (Çoğu kez macera oluyor plansız hareket etmemiz), hemen bir otel bulduk. Bir uyarı, iskandinav ülkelerinde her türlü rezervasyonu internet üzerinden yaparsanız çok daha ucuza geliyor. Bu söylediğim feribot için de geçerli, otel için de. Biz sonradan keşfettik ve her gittiğimiz yerde önce internet bulup ayarlamalarımızı yaptık, böylesi çok daha avantajlı.

Kopenhag da 2 gün kaldık, bisiklet kiraladık ki kesinlikle yapılması gereken bir şey (Günlük 85 kron). Şehri en güzel bisikletle gezebilirsiniz. Tekne gezisi yaptık (adam başı 60 kron), bu da tavsiye olunur, zira meşhur deniz kızı heykeline en kolay tekne ile gidebiliyorsunuz. Ben çok büyük bir heykel bekliyordum ama bayağı küçük olduğunu buradan belirteyim. Bir sabah havuza gittik, ilginç bir deneyimdi. Olmazsa olmaz Christiania' ya gittik. Detaylı bilgiyi buradan bulabilirsiniz. Kısaca Christiania, Kopenhag sınırları içerisinde bir nevi özerk bölge, "Özgür Kasaba" diye geçiyor, bayrakları bile var. Komün hayatı yaşanıyor, yaklaşık 1000 kişilik bir hippi köyü, belediye hiç birşeye karışmıyor, vergi vermiyorlar, hafif uyuşturucu satışı serbest, duvarları yazılı, harabe gibi bir yer, insanları mutlu. İlginç bir yer ama benim çok da hoşuma gittiğini söyleyemem, ancak mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ertesi sabah çok güzel bir yerde Açık Büfe kahvaltı yaptık, kopenhaga giderseniz mutlaka burada kahvaltı yapın; Cafe Alma (Gunlogsgade, 5-7, rezervasyon gerekebilir 32543204, brunch adambaşı 150 kron). Akşam sokaklarda gezdik, bir meydan da açık fotoğraf sergisi vardı, dünyanın 100 ayrı yerinden manzara fotoğrafları, görülecek ne çok yer var. Sonra kaybolduk, üşüdük, ama mutlu mesut otelimize varmasını bildik.

Kopenhag' dan trenle Roskilde' ye geçtik. Benim en sevdiğim yerlerden biriydi burası. Sessiz bir yer, sonbaharı gerçek anlamda burada gördük. Muazzam bir kilisesi var (12. Yüzyıl), mutlaka görülmesi gerekir. Unesco dünya mirası listesindeymiş. Bu kadar ufak bir yerde bu kadar görkemli bir kilise beni şaşırtmıştı ki kralları zamanında burada yaşamış, zaten içeride Danimarka' nın 37 kral ve kraliçesinin tabutu vardı.

Roskilde güzel bir sahil kasabası, limanda bir sürü güzel tekneler, botlar, yelkenliler var. Pazar günü herkes deniz gezmesi yapmış, teknelerini limanda karaya çekip arabalarına bağlayıp evlerinin yollarını tutan insanlar gördük. Gezdiğimiz yerlerde müzeye gitmeye bayılıyorum, bulunduğun yeri tanımanın en güzel yollarından biri. Roskilde' de Viking Müzesi var, kesinlikle görülmeli (80 kron). Vikingler ile ilgili tüm bilgilerimizi tazeledik. Hayran kaldım yaşam tarzlarına, bir döneme damgasını vurmuşlar resmen. 1960 larda 5 adet Viking Gemisi bulunmuş, müze bu konsept üzerine oluşturulmuş. Gemi enkazı ve Viking tarihi üzerine bir ton bilgi. Viking korsan demekmiş, ama korsanlık yapan çok az Viking kabilesi varmış. İstanbul' a kadar gelmişler gemileriyle.

Roskilde' den Arhus' a geçtik (trenle 3,5 saat). Arhus Danimarka' nın 2. büyük şehri. Üniversiteler ve Öğrenciler kenti. Bana Kopenhag' tan daha sevimli geldi. Arhus' ta çok güzel bir lokantada (Klassisk 65 Bistro & Vinbar) harika bir yemek yedik, çok güzel şarapları da var, tavsiye olunur. Özellikle kendi yapımları olan somon' u mutlaka deneyin. Lokanta biraz tuzlu ve kredi kartı geçmiyor bilgisini hemen vereyim ardından da Lonely Planetteki şu söz ile cümlemi bağlayayım; "Eğer iskandinav, İngiliz ya da Japon değilseniz Danimarka size biraz pahalı gelecektir." Neyse, Arhus' ta yılın ilk karını gördük, üşüdük ama kar aslında içimizi ısıttı. Öyle bir sevinç kapladı işte. Çocuk gibiyiz n'apalım. Oradan kadın müzesine gittik (40 kron), Danimarka kadınlarının mücadelesi anlatılıyor. Danimarka kadınları 1915 yılında seçme seçilme hakkını kazanmışlar. Kadınlar bu hakkı talep etmişler, kazanmak için örgütlenmişler, yürümüşler, gösteri yapmışlar. Türkiye'nin 74 yıl önce parlementodaki kadın temsil oranıyla Dünya ikincisi iken, şimdi sonlarda olmasının altında kadınlarımıza bu hakkın hediye edilmiş olması yatıyor olabilir.

Arhus' tan trenle Aalborg' a geçtik, orada bir kahve molası verip Frederikshavn' a, oradan da trenle Danimarka' nın en kuzay ucu Skagen' a vardık. Hava buz gibiydi. Skagen bir sahil kasabası, balıkçılığın yanında ressamlarıyla ünlü. Buraya yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka Skagen Müzesini gezin. Burada bir zamanlar yaşamış olan muhteşem ressamlarla tanışın, hayat hikayelerini okuyun, resimlere bakın. Çok ama çok hoşuma gitti. Tüm gezimiz boyunca en çok beğendiğim müze burası oldu diyebilirim. 1850' den başlayarak ışığı, gökyüzü, deniz ve balıkçılarıyla bir çok artisti kendine çekmiş Skagen. Skagen ekolü bile oluşmuş (Her türlü hava koşuluna rağmen açık havada resim yapmak). Müzeden sonra postaneye gittik, annelerimize kart attık, ben bir de canım arkadaşım Candaş' ın doğumgününü kutlamak için bir kart attım.

Skagen' den Frederikshavn' a döndük, yemek molasının ardından feribotla Goteborg' a geçtik. Feribot seyahatimiz de çok güzeldi, daha evvel Korsika' da feribot kullanmıştık, içeride kumarhaneden, lokantaya herşey var. 3,5 saatlik yolculuğun ardından İsveç'e vardık. Göteborg çok güzel bir şehir, İsveç' in 2. büyük şehri. 2 gün kaldık burada. Müze gezecek vaktimiz olmadı, şehrin sokaklarına, cafelerine, pastanelerine verdik kendimizi. Çok güzeldi çok, İsveç' i çok sevdim. Feskekorka' da mutlaka balık yemelisiniz. İnsanları, ekonomisi, sokakları, eğitim sistemi, binaları herşeyi çok güzel. İsveç 100 yıldan fazladır barışçıl, 2. dünya savaşına katılmadığı gibi NATO' ya da girmemiş!

Göteborg' tan trenle Malmö' ye geçtik. Burada yaşayan arkadaşlarımız İnan ve Ayşe ile akşam yemeğe çıktık, 2 expat çift olarak bol bol sohbet ettik. Ondan, bundan, senden, benden, favori konularımızdan konuştuk. Harika bir akşamdı. Ertesi gün Malmö kalesi, Doğa Tarihi ve Sanat Tarihi müzelerini zaman darlığı sebebiyle hızlıca gezdik. Ardından Malmö' yü Kopenhag' a bağlayan meşhur köprüden (Oresund) geçerek Kopenhag Kastrup havaalanına ve sonra Amsterdam' a evimize döndük.

Gezi fotoğraflarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Sitedeki menüye de yavaş yavaş fotoğraf albümlerini yüklüyorum. Dünya köşesi yapacağım, ülke ülke fotoğraflar olacak umuyorum. Bakalım zaman bizlere daha neler gösterecek.

Danimarka
İsveç

Aşağıda da Amerika ve İsveç' i karşılaştıran 2 bölümlük kısa ama çok güzel bir komedi programı var, bir hayli komik ama arada ironileri yakalayabilirseniz çok güzel. Kendimize pay çıkartacağımız bir çok yer var. Seyretmeye çalışın, özellikle Pop Star Evi ve Baconnaise kısımları çok hoşuma gitti.

The Stockholm Syndrome Part I
The Stockholm Syndrome Part II

Not : Barış gezimiz sırasında çok güzel notlar tuttu. Burada onun günlüğünden epey bir faydalandım. Bir dahaki gezilerimizi online yayınlamayı hedefliyoruz, bu amaçla taşıması kolay bir netbook bile edindik.


Read more...

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Televizyon

Öncelikle herkesin bayramı kutlu olsun. Bayramların tadı yok yurtdışında yaşayınca. Hoş, Türkiye'de de artık bayramlar benim çocukluğumdaki gibi geçmiyor. Bayram deyince insanların aklına ilk tatil geliyor sanırım ki bu benim için de geçerli idi.

Bugün sabah kalktık, kahvaltıya oturduk. Hollanda kanalları arasında gezinirken, ulusal kanallardan birinde "Allah'a Giden Yol" isimli bir program yayımlandığını gördük. Program Arapça ve Türkçe altyazılı olarak Hollandaca dilinde yayımlanıyordu. 1-2 dakikalık bir duraklamam oldu. Sonra anladım Kurban bayramı daha doğrusu Hac dolayısı ile böyle bir program yayımlanıyordu. Çok çok çok hoşuma gitti, burada yaşayan Türk ve Fas asıllı müslümanlar düşünülerek, onların dili kullanılarak yayımlanıyor. Genel olarak günün anlamından, islam dinindeki öneminden, geleneklerden bahsediliyordu ve ayetlerden örnekler veriliyordu. Bir gün evvel de akşam haberlerinde Faslı bir ailenin Kurban kesiminden evde akşam yemeğine kadar olan süreç kültür programı gibi ana haber bülteninde yayımlanmıştı. Şimdi gelin de Hollanda' yı sevmeyin. Öğrenecek çok şeyimiz var, ama umutluyum, Türkiye'mde de güzel şeyler oluyor ve olacak.

Hazır televizyon demişken, geçen hafta Barış bana hastalığını bulaştırmayı başardığı için birkaç gün işe gitmedim, evde dinleniyordum. Hafta içi gündüz evdeyim ve elimde TV kumandası oradan buraya atlıyordum, ama Hollanda kanalları açık. Zira Türk kanalarında kadın programı adı altında işlenen beyin cinayetlerine şahit olmak istemiyordum. Gündüz saat 10 - 13 arası TV seyrettim ve izlediğim programlar şöyleydi;

Yemek programı; bir kadın bir erkek iki sunucu Tayvan' a gidiyorlar ve oradaki bir kaç ailenin evlerine gidip, yaptıkları yemekleri, yemek sunumlarını, aile içi iletişimlerini bizlere aktarıyorlar. Haftaya Ürdün' e gidiyorlarmış (The Taste Of Life).
Bir başka program; Bir kadın Avustralya' ya gidiyor ve bizlere oranın doğa güzelliklerini aktarıyor.
Bir başka program; Hollanda' da yaşayan yabancıların dil öğrenme, kültür adaptasyonu gibi problemlerin en aza indirilmesi için yapılan çalışmalar.
. . .

Programlar genelde bu şekildeydi, bir tane bağıran, çağıran, ağlayan konukları olan yayına rastlamadım. Böyle programlar yok mu derseniz elbette var ama çok seyrek ve gündüz programlarında görmedim hiç. Şimdi asıl soru şu, biz Türkiye' de bu programları çok sevdiğimiz için mi her gün izliyoruz, yoksa TV kanalları bu tip programları bize aşıladığı için mi seyretmek zorunda kalıyoruz. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Tüm bu televizyon konularını konuşuyorken, şu haberi vermeden edemeyeceğim. Ülkemden her ne kadar umutlu olsam da arada bir karamsarlığa düştüğüm de olmuyor değil. Şimdi TRT gibi bir kanalda bu saçma sapan haberin ne işi var, nasıl bir mantığa hizmettir bu. Darwin'in, "Türlerin Kökeni" kitabını yazmasının üzerinden 24 Kasım'da 150 yıl geçmiş, ama TRT miz Darwin'i bitiren! belgeleri yayımlayarak Bilim Dünyasını aydınlatmayı (nasıl bir ampül kullanıyorsa!) kendine görev edinmiş. Aşağıda youtube bağlantısını veriyorum, mutlaka izleyin ve 1 dakika 46 saniye süren haberdeki 5 yanlışı bulun (15-25 saniyeler arası sağ üst köşeye bakın).

Darwini Bitiren! Balık

Ekşi sözlük gereken cevapları çok güzel bir üslupla vermiş, merak edenleriniz için;
Ekşi Sözlük Linki



Read more...

Pazartesi, Kasım 23, 2009

Gelecekten Umutluyum

Dünyada eleştirecek o kadar çok şey var ki. Her sabah kalktığımızda tüm bu olumsuzlukları düşünüp gelecek adına karamsar olmak istemiyorum. Her gün ama her gün istisnasız dünyada kötü şeyler olmaya devam edecek biz ne kadar üzülsek de. Dünyadaki tüm adaletsizlikleri, yanlışları eleştirmeye elbette devam edeceğiz, dünyayı daha güzel kılma mücadelemiz daima sürecek ama ben bugün gelecekten umutlu olmamı sağlayan binlerce güçten sadece 5 tanesini sıralamak istiyorum.

  • Bilim : Bilimdeki her gelişme bir umut olmuyor elbette ama sıraladığım diğer maddelerin de etkisiyle bilimin bizlere olan olumlu etkileri her geçen gün artıyor. Nükleer santralleri de, sürdürülebilir enerji kaynaklarını da bize armağan eden bilim. Bilimin nükleer santral üretmesi bir arzın sonucu aslında. İnsanın vurdum duymaz israfının bir sonucu. Nükleer santrale karşı çıkan insan evindeki enerjiyi boşa harcarsa bilim elbette enerji talebini iyi kötü ayırt etmeden çözmeye çalışır. Benzer şekilde bilim yüzyıllarca savaş endüstrisine hizmet etti ve etmeye devam ediyor, neden, çünkü insanların talepleri bu doğrultuda gerçekleşiyor. Kime sorsanız barışı savunur ama kimse barış için kılını kıpırdatmazsa bilim savaşa hizmet eder. Yani salt bilim dünyayı kurtarmaz, insanlar bilimden faydalanmasını bilecek, bu da ancak akıl ile olur.
  • Doğa : Her geçen gün uyarılarını artırıp insanların örgütlenmesine sebep oluyor doğa. Biz insanlara düşen ona kulak vermek aslında. Umutluyum çünkü sayımız her geçen gün artıyor. Ama bilinçsiz hareket eden bir çok insan var. Oturduğumuz yerden doğaya nasıl zarar verebiliriz ki diye düşünüyorsanız, Yuva (Home) belgeseline bir göz atın. Karamsar olmak için çok geç.
  • Kadın : Dünyamızı kurtaracak en büyük güçlerden biri kadındır. Bu elbette sadece benim düşüncem ve gözlemim. Kişiden kişiye değişebilir, hem fikir olmak durumunda değilsiniz. Ama benim gözlemlerime göre kadınlar perde arkasındaki gerçekleri görme ve gelecek kötü günleri sezmekte ve önlem almakta çok daha başarılılar. Biz erkekler dünyaya daha bir at gözlükleri ile bakıyoruz sanki. Internette ya da gazetelerde yazılanlara çizilenlere bakınca kadınların dünyayı güzelleştirecek düşüncelere daha çok ve azimle destek verdiklerini görüyorum. Bunun sebeplerinden biri kız çocuklarının beyinlerinin daha az yıkanmasından olabilir. Dünyada aslında erkek egemen bir toplum var, küçük yaşta erkek çocuklarının beyni din, vatanseverlik, erkeklik, güç, ayrımcılık vb düşüncelere daha çok maruz kalıyor. Okullarda bir takım gruplar daha çok erkekleri saflarına katmak için seferber oluyorlar, erkekler askere gidiyor, yani gelişim sürecinde erkekler daha çok sabit fikirli yetiştiriliyor, beyinleri programlanıyor. Kız çocukları da benzer bir süreçten geçse de (çocuk yapacaksın, anne olacaksın, erkeğine hizmet edeceksin, vs vs vs) bir çoğu şanslı olarak bu travmayı atlatabiliyor. Böylece yeni fikirlere, düşüncelere daha çabuk tepki veriyorlar. Dediğim gibi sadece bir düşünce benimkisi doğruluğunu iddia etmiyorum, üstelik gözlemim daha çok tanıdıklarımla sınırlı. Ama kadınların bir umut olduğunu size ispat edebilirim. Aşağıdaki soruları belli bir eğitimi olan erkek ve kadın grubuna ayrı ayrı sorduğunuzu düşünün, sorulara en çok ne cevap verildiği değil de yüzdesel olarak dağılımlar önemli. Bir başka önemli nokta da erkek ve kadın grupların karşı cinsle olan ilişkisi ve bağı (evli, partner, kardeş vs). Yani ben eminim bekar erkeklerin birçok soruya verdiği cevaplar evlendikten sonra değişebilir. Yani kadın isterse . . .
  1. Nükleer santraller gerekli midir?
  2. Et mi salata mı?
  3. Futbol mu, belgesel mi?
  4. Anti-militarist misiniz?
  5. Ayda kaç kitap okursunuz?
  6. Vegan olmayı düşünür müsünüz?
  7. Evde yalnız yaşıyor olsanız evinize çiçek alır mısınız?
  8. Silahları sever misiniz?
  9. Fırsatınız olsa zevk için avcılık yapar mısınız?
  10. Evrim teorisi bilgileriniz bilim adamlarına mı, hocalara mı dayanıyor?
  11. Ekolojik/Organik gıda size ne ifade ediyor?
  12. Çöplerinizi ayrıştırır mısınız?
  13. Çimenlerde çıplak ayak yürümek mi, playstation mu?
  14. Çevre için aktivist misiniz? Gönüllü çalışmalara katılır mısınız?
  15. Şiddet arada bir gerekli midir?
  16. ...
  • Bilgi Paylaşımı : Eskiden insanların bilgiye ulaşması çok zordu. İnsanlar çoğunlukla onlara söylenenlerin gerçek olduğunu sanırlardı, böylece tembel beyinler yetişti. Onları suçlamıyorum. Yapacak bir şey yok eğer bilgiye erişim mümkün değilse. Düşünsenize eski Yunan uygarlığında yaşıyorsunuz ve Olimpos dağının üzerinde oturduğu söylenen Zeus' a inanıyorsunuz ya da dünyanın düz olduğu bilgisine sahipsiniz. Ama günümüz de bilgiye erişim çok kolay, ufak bir araştırmayla, bir çok şeyi anlamanız mümkün. Elbette internet bir deniz ve doğru/yanlış bir çok bilgiyi barındırıyor ama aklını kullanabilen insan için düşünce gelişimine büyük etkisi var tüm bu olanakların. O nedenle her gün binlerce insan yazıyla, görüntüyle düşüncelerini açıyorlar birbirlerine özgürce. Ben doğru, temiz fikirlerin gereken yerlere emin olduğum için gelecekten umutluyum.
  • Sen : Buraya kadar okumuşsan ve biraz da olsa dünya için bir şeyler yapma çaban varsa, sen de benim için bir umutsun, hem de en büyük umut.

Read more...

Pazar, Kasım 15, 2009

Repetitive Strain Injury

Geçenlerde elimde başlayan ağrıdan dolayı internette biraz araştırma yaptım. Konu konuyu açtı ve sonunda RSI (Repetitive Strain Injury - Tekrarlayan Gerilim Deformasyonu) rahatsızlığından muzdarip olabileceğime karar verdim. Evet kendi kendimin doktoru olmak gibi saçma sapan bir özelliğim var. Daha hangi belirtilere, hangi teşhisleri koyduğumu bilseniz şaşarsınız.



Çok fazla mouse/klavye kullandığım için hastalığa davetiye çıkardığımın farkındayım. Öncelikle çok çalışmamak gerekiyor, daha doğrusu uzun süreli olarak bilgisayar başında hareketsiz durmamak gerekiyor. Bense, yaşam ünitelerim bilgisayara bağlıymış gibi hareket ettiğimden bu konuyu ciddiye almaya karar verdim.


İş yerinde bu konularla ilgilenen bir yardımcı danışman var, onunla konuştum. Aslında işe ilk başladığım gün, bu şahıs masama gelmiş ve sandalye, masa, ekran düzenlemesi yapmış. Herşeyi ölçüp biçmişti, bir sürü de nasihatta bulunmuştu. Tabi ben alışkanlıklarımı değiştirmek yerine, kendimi rahat hissettiğim şekilde çalışmaya devam etmiştim. İşte biz böyleyiz, yetiştirildiğimiz çevre midir nedir bilemiyorum ama Türk’ e birşey olmaz yaftası yapıştırılmış bir kere kafamıza, daha bir çok saçma sapan şey gibi!


Neyse kadın ile tekrar konuştum, bana bir iki öneride bulundu ve bu konuda danışmanlık yapan bir firmadan yetkili birini davet etti. Gelen kadın ben ve benim gibi daha önce şikayetleri olan diğer çalışanlarla tek tek ilgilenerek, masa-sandalyelerimizi boylarımıza göre ayarladı ve aşağıdaki tavsiyelerde bulundu;

  • Her saat başı 10 dakikalık molalar ver,
  • Öğle aralarında az da olsa mutlaka yürüyüş yap,
  • Küçük bir su şişesi getir (Bunun için yaptığı açıklama çok güzeldi; Şişedeki suyu bitirdikçe yeniden doldur, bu işin çok hoş yan etkileri vardır, sıklıkla şişeyi doldurmak için musluğa gitmenin yanında tuvalet için vereceğin molaların sayısını da arttıracaktır!),
  • Oturma şekli ve masa sandalye ayarları ile ilgili de wikipedia daki şu resmi öneriyorum sizlere.

Şimdi tüm bunlar iyi güzel de ben öyle kolay kolay çalışırken ara veren biri değilimdir. Zamanın nasıl geçtiğini bile anlamam, bu su şişesi o yüzden çok faydalı olabilir diye düşündüm. Sonra internette Workrave isimli programı buldum. Program kullanıcıya vermesi gereken molaları hatırlatıyor, arada yapılabilecek egzersiz önerileri de veriyor. 3 tip mola ayarlayabiliyorsun; Küçük ara (Mesela her 10 dakikada 1 dakika ara), dinlenme arası (Mesela her saat başı 10 dakika) ve Günlük çalışma limiti. Programın güzel tarafı senin çalışma durumuna göre zamanı ayarlıyor olması. Yani bilgisayar başındasın ama bir sure bir şey yapmıyorsan, ara vermen için gereken süreyi donduruyor. Böylece sadece bilgisayarı (klavye/fare) kullandığın zamanları hesaplayıp sana mola verdiriyor. Üstelik kullanımı bedava ve hiçbir reklamı da yok. Tek can sıkıcı tarafı; yoğun çalıştığın dönemlerde habire mola vermen için seni uyarması, o zamanlar kapatıyorum ve su şişesi metodunu kullanıyorum.



Tüm bu önerilerin yanında, RSI dan korunmak için çok güzel bir fare (mouse) buldum. Normal fare' leri kullanmak için elimizi yatay duruma getirmemiz gerekiyor. Uzun süre elin bu şekilde yatay olarak kullanılması ileri de bir takım problemleri de beraberinde getiriyormuş. Bu sebeple yatay fare’ ler geliştirilmiş. Ben de Evoluent Mouse ürününü talep ettim. 3 haftadır kullanıyorum, ilk birkaç gün zorlansam da şimdi iyice alıştım ve sanırım psikolojik ama elimdeki ağrı azaldı. Ancak fareyi böyle el sıkar şekilde kullanma düşüncesi çok hoşuma gitti, sizlere de tavsiye ederim.

Sağlıklı günler.


Read more...

Salı, Ekim 27, 2009

Loituma - Ievan Polkka

Dün akşam eve çok yorgun gelmiştim. Gün içinde çok yoğun çalıştığımdan değil de sanırım kış saati uygulamasının etkisinden. Yaz' ın aksine, Kış çok karanlık geçiyor Hollanda' da. Sabah işe giderken ve akşam işten çıktığında hep karanlık ile arkadaşlık edince insan ister istemez depresif olabiliyor. İşte bu duygularla eve geldiğimde Barış bana bir şarkı dinletti, tüm dertlerimi, sıkıntılarımı unuttum desem yeridir. Vücudumdaki tüm kaslar şarkının temposuna ayak uydurmaya çalıştı, olağanüstü. Şimdi siz de derin bir nefes alın, bilgisayarınızın sesini olabildiğince açın, ve aşağıdaki klibi izleyin. Kaslarınız sizi dans etmeye teşvik edecek, direnmeyin (aman boynunuza dikkat edin!). Youtube bağlantısı olmayanlar için de en altta linkleri veriyorum.



Şarkıya bir şekilde vücudunuz eşlik etmeye çalışıyor ama nasıl bir dans olacağını tam olarak kestiremiyorsanız, Jim Carrey' e bir bakın (Orijinalinde arka planda başka bir müzik çalmasına karşın, birileri sağolsun Loituma' ya uyarlamış, çok da güzel olmuş);



Modern Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=NgrGRcjyzVw
Orijinal Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=4om1rQKPijI
Jim Carrey Versiyon Youtube Linki : http://www.youtube.com/watch?v=MBfgqyI3_XY

Read more...

Salı, Eylül 29, 2009

True Blood

5 Ekim' de bir aksilik olmazsa uzun süredir çalıştığım proje 3 ülkede canlı yayına geçecek, bu anın heyecanı ve koşuşturmacası arasında şöyle kanlı canlı bir yazı yazayım da heyecanım artsın. Efendim böyle yoğun dönemlerde stres atmak için filmler çok iyi geliyor. Bazen de yabancı dizileri takip ediyorum işte Dexter ve Lost gibi. İnternette film sitelerinde dolaşırken "True Blood" dizisine gözüm ilişti, nedir diye bakarken bayağı ilgimi çekti ve seyredelim dedik. Ben zaten oldum olası Vampir filmlerini severim, "Underworld" filminden sonra özellikle ilgim bir hayli arttı, Barış da korku filmlerini hiç sevmemesine rağmen bu tip vampir filmlerinden çok hoşlanıyor. Bir şans verelim bu diziye dedik ve hastası olduk. Vampirler hoşunuza gidiyorsa kaçırmayın derim.

Dizinin bir özelliği de kullanılan müzikler. Sizi temin ederim bu diziyi izledikten sonra "Southern Rock" dinlemekten kendinizi alamayacaksınız. İnanmıyorsanız aşağıda youtube linkinde verdiğim filmin ana tema muziğini dinleyin. Bir de dizide konuşulan güneyli aksanı (Inglorious Basterds da Brad Pitt' in konuşması gibi) başta kulağınızı tırmalasa da zamanla bağımlısı oluyorsunuz.

Yalnız bir uyarı, bu dizi her bölümüyle 18 yaş uyarısı içeriyor ona göre.


Read more...

Çarşamba, Ağustos 19, 2009

Sarı Mayo

Türkiye' de şu görüntüye sıkça şahit olmuşsunuzdur; İş yerinde, okulda evde, sokakta, aklınıza gelebilecek herhangi bir yerde, önemli bir futbol maçı varsa bir çok erkek bir araya gelir ve televizyonun ya da radyonun (gerçi artık 3G var, cepten seyredilir!) başına geçip heyecanla maçı takip eder. Duruma göre ya üzülür ya sevinir, yorumlarda bulunur vs. Tanıdık gelmiştir eminim herbirinize. Ben geçenlerde benzer bir duruma işyerinde şahit oldum. Evet evet Hollanda'da işyerinde radyo açıldı ve heyecanlı spikerin sesinden Fransa Bisiklet Turu dinlendi. Çok ilgimi çekti, spiker o kadar heyecanlı anlatıyordu ki ben de neler olup bitiyor anlamaya çalıştım. Arkadaşlarıma sorular sordum bana bilgi verdiler, Sarı Mayonun anlamını anlattılar, bu yarışmanın tarihsel gelişimini, ülkelerin ne derece önem verdiklerini vs vs anlattılar, ben de imrenerek dinledim. Sonra biri ama sizden kimse yok burada dedi, üzüldüm ama bizde bisiklete binmek pek spor olarak görülmez dedim kendi kendime.

Daha önceleri Lance Armstrong' un muhteşem hayat hikayesini ("Yaşama Çevrilen Pedal") okumuştum, daha doğrusu Barış okurken ben de nasiplenmiştim. 1996 yılında Armstrong'un üçüncü aşama testis kanseri olduğu ve hastalığın beynine sıçradığı açıklanırken, yaşama şansının yüzde 40 olduğu belirtilmiş. Ancak Armstrong, kanseri yenerek yaşama dönmeyi başarmış ve 1995-2005 yılları arasında Fransa Bisiklet Turunda üstüste 7 kez sarı mayoyu giyerek erişilmesi neredeyse imkansız olan bir rekora imza atmış.

Bu yıl birincilik 185 saatlik pedal çevirmenin ardından İspanya' ya (Alberto Contador - Resimdeki) gitti, seneye bakalım neler olacak. Yalnız Türkiye' de yaşarken de farkındaydım ama buradaki hayatı gördükten sonra bir kez daha anladım ki biz sanata, spora, edebiyata gereken ilgiyi göstermiyoruz millet olarak. Düşünün hayatınızı bisiklet sürerek, kitap yazarak, resim yaparak kazanmak istediğinizi hele de orta direkt bir aileden geliyorsanız. Biz de varsa yoksa mühendislik. Bunu değiştirmeliyiz.

Read more...

Salı, Ağustos 11, 2009

Evrimleşememek

Amerika ve Türkiye' nin birbirine çok ama çok benzediğine dair daha evvel bir iki şey karalamıştım burada. Genellikle kötü taraflarının birbirine benzemesi beni hep endişeye düşürüyor. Belki avrupa birliği çalışmalarının hızlanması bir çok alanda yaşadığımız kötü gidişi bir nevi hafifletir, en azından bu inancımı hala koruyorum. Ülkemde çok ama çok güzel şeyler de oluyor elbette, değişimle beraber gelen güzel şeyler, ama bazı insanlar hala kafalarını toprağın içerisinde bırakmaya niyetliler. Zaman içerisinde daha iyi değerlendireceğimizi düşünüyorum bu gelişmeleri.

Amerika ile olan olumsuz benzerliklerimizden bir tanesi de evrime olan mesafemiz. Bu konuya neden bu kadar takıntılıyız anlamakta zorlanıyorum. Sürekli bilimle dini aynı tasta yoğurmaya çalışan insanlar çıkıyor karşımıza ve evrim konusu hep dine küfür olarak algılanıyor, ya da algılanması sağlanıyor. Daha da beteri medya bu konuda bilim adamlarıyla, din adamlarını birbirine düşürüp izlenme oranlarını patlatmak için yanıp tutuşuyor, neyseki sağduyu sahibi bilim/din adamlarımız bu tip saçmalıklara pek pirim vermiyorlar. Ama 2 gün evvel TV de gördüklerim, sinirlerimi altüst etti. Hiçbir bilimsel sıfatı olmayan bir adamı reyting uğruna televizyona çıkartıp bilimsel tartışma yapılabileceğini düşünmek tamamiyle saçmalıktan ibarettir. Herhangi bir bilimsel dayanağı olmayan verilerle Evrim teorisini çökerttiğini ilan eden bu adamın şarlatan olduğunu anlayamayacak kadar kör olan beyinlerin aklına! hic gelmiyor mu acaba, yaw tüm bilim dünyasının kabul ettiği bir teoremi çökertecek delillerin varsa neden bunlar bir bilimsel makalede yer bulmuyor. Sen bilim dünyasını yerle bir edebilecek bu fikirlere sahipken, neden TV programlarında vakit kaybediyorsun ki! Senin tüm kitapların dünyanın her biryerinde sansürsüz olarak başka insanlara ulaşabilirken, sen Türkiye' de Richard Dawkins'in sitesini erişime kapattırarak ne derece özgür bir topluma hizmet edebilirsin ki! Yazık diyorum, bu tartışmaların mesnetsizliği beni çok üzüyor. Türk insanının evrimi bu kişilerden öğrenmesi ve bunu savunması nereden kaynaklanıyor olabilir? Sanıyorum insanların yaratılış konusunda kendilerini iyi hissetmeye ihtiyaçları var ve birilerinin onlara bir şekilde Evrim diye birşeyin olmadığını söylemeleri içlerini rahatlatıyor. Bu şarlatanlar da bundan nemalanıyorlar. Aha bak fosilleri de gösterdi milyon yıldır değişmeyen canlılar var, demek Evrim yokmuş, zaten ara fosil de yok (ara fosilden ne anlıyorlarsa!), oh rahatladım, inandığım herşey doğruymuş! Halbuki evrim teorisi kendi içinde de evrim geçiren bir teori ve zaman geçtikçe daha iyi anlaşılıyor, belki bundan 100 yıl sonra evrim bugunkü algıladığımızdan çok daha farklı bir noktaya gelecek. Mesela Big Bang teoremine bütünüyle karşı çıkılmıyor bugün, bir şekilde kutsal kitaplarda bahsedilenin, bilim adamlarınca açıklanan Big Bang olduğu söylenerek geçiştiriliyor, evrim de bu hale gelir zamanla, kim bilir. Din dindir, bilim bilim. Bunları çarpıştırmak zorunda değiliz. İkisinin birbirini doğrulamasını ya da yanlışlamasını beklememeliyiz. Biri gerçekle, diğeri inançla ilgili.

İsteyen istediğine inanır, istersen peynire taparsın, kimse karışamaz. Tanrı kavramını tartışamazsın, cünkü hiçbirşey ispat edemezsin. Bilim adamlığının özünde ise gerçeklik yatar, yani bir şeyi gözlem ve deneyle ispat edersen onu kabul edersin, ve herşeyi bir gerçekliğe bağlama azmine girersin. Burada aklıma Galileo nun yakılması geldi. Dünya yuvarlaktır diyordu, ispatini da yapiyordu, ama inaniş bunu inkar ediyordu. Sonrası malum. Dünyanın yuvarlak olmadığı düşünüldüğü zamanlarda kutsal kitapların dünyanın düz olduğunu söylediği iddia edilirken, bir anda yuvarlak olduğu yorumlanmaya başlandı. İşin içine insan yorumu girince dinin farklı zamanlarda farklı algılanması gerçekliği ortaya çıkıyor. Yarın evrim dini çevrelerce de kabul edilirse kimse dinden soğumayacaktır, bir şekilde yeni bir yorum ile din kavramın evrimin varlığını kabul etmesi sağlanacaktır kanımca. Sonuçta insanların birşeye inanma ihtiyacı var. Tek üzüldüğüm şey bu inançların bir takım kişilerce çıkar amaçlı kullanılması. Din ve milliyetçilik, yüzyıllarca insanları kullanmanın en etkili yoluydu, aslında hala daha öyle ama bu yeni yeni değişim gösteriyor. Yeter ki insanlar kendilerini kullandırtmasınlar. Steven Weinberg' in şu sözü ne kadar anlamlı ve gerçek;
Din olsa da olmasa da iyi insanlar iyi şeyler, kötü insanlar kötü şeyler yapacaktır; ama iyi insanların kötü şeyler yapması için din gerekir.
Dünyamız 4.54 milyar yıl yaşında, ve bilinen en eski insan 200.000 yıl önce yaşamış (bilimsel olarak). Bu şu demek oluyor; dünyanın yaşını 24 saat olarak düşünürsek, insanlık bunun sadece son 3.5 saniyesini yaşıyor daha (son 2000 yılı dikkate alsak 3-4 salise). Ve biz bu 3.5 saniyelik varlığımızla herşeyi kolay kolay açıklayacak durumda (henüz) değiliz. Ama dünyanın yokolmasını bir kaç salisede başarabilecek kapasitemiz var.

Read more...

Cumartesi, Ağustos 08, 2009

Nerelerdeyim?

Epeydir yaz(a)madım buraya. Yaz rehaveti diyelim. Yakında son sürat yazılar yazmak niyetindeyim. Hem kendimle , hem hayat ile hem de madalyonun tersi konusu ile ilgili yeni düşünceleri analiz etmeye çalışacağım. Bu aralar neler ile uğraşıyorum? Tatil dönüşü iş yerinde epey bir yoğunluk var. Çok önemli bir proje ile uğraşıyoruz o nedenle epey bir yoğun çalışma içerisindeyim ama bir o kadar da mutluyum, çünkü yeni projeler beni "sürekli yeni şeyler öğrenme" döngüsü içerisinde tutuyor ve monotonluktan uzaklaştırıyor.

Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, bu proje için çok ama çok fazla çalışmamıza rağmen sadece bir kere fazla mesai yaptım! Türkiye' deki çalışma tempomuza baktığımda böyle bir proje için gece, gündüz, haftasonu demeden çalışırdık diye düşünüyorum. Burada çalışmayı bunun için çok seviyorum, işi ciddiye alıyoruz ama özel hayatın ilk sırada olduğunun herkes farkında.

Bahçe ile haşır neşirim epeydir, yemyeşil bir bahçemiz var, insana huzur veriyor. Bahçe ile uğraşmak gerçekten çok meşakkatli bir iş kabul etmem gerek. Ama bu da benim için bir hobi oldu, işyerinde fazla mesaiye kalmayınca kendine, hobilerine ayıracak zamanı da buluyorsun. Bir de evde tamir ya da raf yapmak, gibi işlerle de uğraşır oldum, aslında bu tip şeylere eskiden beri ilgim vardı ama zamanım yoktu, şimdi daha çok ilgileniyorum. En sevdiğim şey Gamma (Praktiker gibi bir yer) ya gidip alet edevat almak, ya da nasıl bir sistem kurabilirim şu mutfağa şu odaya düşünceleri ile geçiyor.

Arkadaşlarımızla geziyoruz. Halil, Ömer, Aslı, Anıl, Pervin. Güzel şeyler paylaşıyoruz, dünyayı, memleketi, insanları, hayatlarımızı konuşuyoruz. Sonra yabancı arkadaşlarımız var beraber gezdiğimiz, birbirimize kültürlerimizi anlattığımız, yeni şeyler öğrendiğimiz. O kadar çok farklı ülkeden insanla tanıştık ki acayip hoşuma gidiyor. El Salvador dan bile arkadaşım var, inanılmaz. Başkalarının senin ülkeni nasıl algıladığını görmek, bazı şeyleri anlamana da yardımcı oluyor.

Bu ay epey bir yazı yazacağım, takipte kalın. Şimdilik tatildeyken çektiğim güzel bir fotoğraf ile blogumu renklendiriyorum (Yer : Korsika Feribotu - Livorno Rıhtımı - İtalya, 15.05.2009).

Read more...

Pazar, Haziran 14, 2009

Bisikletli Basit Bir Hayat

En son ne zaman bisiklete bindiniz? Çocukken hatırlıyorum da bisiklete binmekten ne büyük zevk alırdım. Sarı bir bisikletim vardı, ufak, kontra pedal (pedallar düz çevirildiğinde bisiklet ilerler, geriye doğru çevrilmeye çalışıldığında fren yapardı). Biraz büyüdüğümde babam bana çok güzel masmavi bir bisiklet almıştı, o da kontra pedaldı. Sabah akşam mahallede bisikletle turlardım, arkadaşlarla beraber komşu mahallelere giderdik, bir çok kez bisikletten düşmüşlüğüm vardır. Sonra n'oldu da bisikletli yaşama veda ettik bilmiyoum ama biraz büyüdükten sonra kimse bisiklete binmez oldu, sanki bisiklet sadece çocuklar için. Ama ben kendimi şanslı sayıyorum çünkü yıllar sonra ODTÜ de araştırma görevlisiyken yine bir bisiklet özlemi belirdi içimde, mahallede bir tane bisikletçi vardı, aynı zamanda da bir bisiklet kulübüydü. Sanıyorum oradaki bisikletlileri görünce eski günlere özlem belirmişti, neyse Delta Bisiklet klübüyle böyle tanıştım. Barış ile beraber iki tane çok güzel dağ bisikleti alıp, Kapadokya ve Antalya Dağ Bisikleti yarışlarına katıldık. Elbette sonuncu olduk ama o güzel patikalarda yaptığımız turları hiç unutamadım. Unutamadığım bir başka olay da Hollandalı bir kızın birinci olmasıydı. Unutamadım, çünkü titanyum bisikleti vardı, parmağıyla bisikletini kaldırabiliyordu ve lastiği patlamış olmasına rağmen birinciliği göğüslemişti, söylendiğine göre özel bir düzenek sayesinde, tekerlek patlamasına rağmen kendi kendini şişirebiliyor ve bisikletin ilerlemesini sağlıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam Türkiye'den kimse derece alamamıştı.

Daha sonra dağ bisikletleriyle birkaç kez Eymir' e gittik, ama öyle çok fazla süremedik, şehir hayatı buna izin vermiyor ne yazık ki. Derken Hollanda' ya geldik ve bisiklet yeniden hayatımızın bir parçası oldu. Burada en çok bunu seviyorum zaten. Tam 5 tane bisikletimiz var. Türkiye' den birileri geldiğinde beraber gezebiliyoruz. Bisikletlere atlayıp bir yerlere gidiyoruz ve hep aynı sözü duyuyorum onlardan
"En son ne zaman bisiklete bindiğimi hatırlamıyorum"
Hollanda' nın nüfusu yaklaşık 17 milyon ve burada 20 milyondan fazla bisiklet varmış. Kişi başına bisiklet oranı en yüksek ülke. Bunu herkes Hollanda' nın düz bir ülke olmasına bağlıyor ama okuduğumuz bir kitapta başka düz ülkelerde dahi bu kadar tutkuyla bisiklet kullanımının olmadığı söyleniyor. Günlük hayatta bisiklet kullanımının yanında, profesyonel anlamda da bir çok sporcu yetişiyor, hal böyle olunca uluslararası yarışmalarda bir çok derece alan bir ülke oluyor Hollanda. Burada 20.000 km uzunluğunda bisiklet yolu bulunmakta, bu yollar için özel haritalar var, biz Amsterdam, Amstelveen ve Alkmaar bölgelerindeki bisiklet yollarında turladık, diğer bölgelere de arkadaşlarımızla gitmek, gezmek niyetindeyiz. Bisiklet yollarında gezerken, resimdeki gibi çiçek tarlalarından geçmeniz de mümkün oluyor.

Burada o kadar çok bisiklet çeşidi var ki görenler çok şaşırıyorlar. Aslında bisikletin hangi amaçlarla ve nasıl kullanıldığına dair bir çok fotoğraf çekip buraya koymayı düşünüyordum ama internette bunu yapan biri olduğunu görünce oraya link vermek daha kolay geldi. Üstelik insanların resimlerini çekip buraya koymanın başıma iş açmasını da istemedim. Mutlaka ama mutlaka şu linkteki resimlere bir göz atın, Amsterdam' da günlük hayatta karşılaştığımız bisiklet çeşitleri, ve kullanıcıların tavırları.
Amsterdam Bicycles
Linkte sayfanın en altındaki resim size abartı gibi gelebilir ama bir istatistiğe göre Hollanda' da her yıl 1 milyon bisiklet satılıyormuş ve bunların 800 bin tanesi çalınıyormuş!

Hollanda neden güçlü bir ülke ve neden buradaki insanlar mutlu ve neden hayat pahalı olmasına karşı insanlar arasında yaşam tarzı olarak büyük farklılıklar yok biliyor musunuz? Size bunun nedenlerinden bir tanesini iki örnek ile açıklayayım. Çalıştığım şirketin bir önceki CEO' su (şirketteki en yüksek dereceli yönetici) başka bir yerde olsa belki işe helikopterle gidip gelebilecekken, bisikletini kullanıyordu. Diğer örneğim ise Hollanda Adalet Bakanı' nın Kraliçeyi ziyarete bisikletle gitmesi. Yandaki resimde bunu görebilirsiniz.

Basit bir yaşama giden en kolay yol bisiklet, çevreye zararınız olmadığı gibi, sağlığınıza da katkıda bulunmuş olursunuz. Şimdi bir daha soruyorum, en son ne zaman bindiniz bu harika araca?

Read more...