"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Pazar, Nisan 27, 2008

Umut Ettikçe Özgürsünüz

Bilen bilir, koyu bir Fenerbahçe taraftarıyımdır. İtiraf ediyorum fanatik derecesinde olabilirim. Son dönemlerde, özellikle Fenerbahçe' nin başarıları arttıkça daha da bir takip eder oldum. Tabi bu durumdan en çok Barış şikayetçi. "Eskiden böyle değildin" diyor, ama gerçek şu ki eskiden Fenerbahçe böyle değildi. Neyse bugün Fenerbahçe' nin belki de şampiyonluğunu ilan edeceği Galatasaray maçı vardı. Kazananın %99 şampiyon olacağı bir maç. Ve ben bugün kendimce çok güzel bir "değişim" gösterdim. Maçı izlemedim. Hatta maç aklıma bile gelmedi diyebilirim. Onun yerine Pazar akşamı filmi olarak uzun zamandır seyretmeyi planladığım ve bugüne kadar seyretmediğim için kendime çok kızdığım "The Shawshank Redemption - Esaretin Bedeli" filmini izledim Barış ile. Tüm yılların en iyi filmleri listesinde 2 numara olan, Stephen King uyarlaması bu yapıtı, 14 yıldır nasıl oldu da atlamışım kendime inanamıyorum. Eğer benim gibi bu filmi izlememiş kendini bilmez kaldıysa bir zahmet diyorum. Oyunculuk mu, senaryo mu, müzik mi, diyaloglar mı, nedir bu filmi güzel yapan karar veremedim. Herşeyiyle mükemmel bir film. Ayrıca bu 1994 yılında bir gizem olduğunu düşünüyorum artık, neden mi?

  • The Shawshank Redemption (1994)
  • Pulp Fiction (1994)
  • Leon (1994)
  • Natural Born Killers (1994)
  • Forrest Gump (1994)
  • Mavi, Beyaz, Kirmizi (1994)
  • Dumb and Dumber (1994)
  • Speed (1994)
  • The Lion King (1994)
  • The Crow (1994)

Maçın sonucu ne mi oldu? Bugün yenildik ama hiç üzülmedim, üzülmeyi yarın gazetelere bakarken yaşamaya bıraktım. Şu an filmin bende bıraktığı neşeyi, coşkuyu yaşıyorum. Hem umudun en güzel işlendiği filmi izledikten sonra, daha hiç bir şey bitmiş sayılmaz, değil mi?

Red : Let me tell you something my friend. Hope is a dangerous thing. Hope can drive a man insane. . . .
Andy:
Remember Red, hope is a good thing, maybe the best of things, and no good thing ever dies.


"Korktukça tutsak, umut ettikçe özgürsünüz . . ."

Read more...

Broken Hearted, Hoover Fixer, Sucker Guy!

Bugün film müzikleriyle ilgili yazacağım. Ama sadece 2 filmden bahsedeceğim. Geçen hafta seyrettiğim ve içimi ısıtan iki film. İkisi de 2008 de Oscar aldı. İki filmin de bugün itibariyle imdb notu 8.1. Once ve Juno. Bu filmleri seyredin ve müziklerini mutlaka dinleyin. Aşağıda verdiğim youtube linklerinde sizin için seçtiğim 3 şarkıyı dinleyebilirsiniz ki şarkılardan biri bu senenin en iyi özgün film müziği Oscar' ını aldı. Kesinlikle muhteşemler.




Once, başlı başına bir eser. 100 dakika boyunca gülümseyerek, eşsiz müzikler eşliğinde, iki yabancının duygusal dokunuşlarını hissediyorsunuz. Filmdeki aşk tüm samimiyeti, doğallığı ve masumiyeti ile bizlere aktarılıyor.

Juno, başka bir iç ısıtıcı film. Once kadar vurucu film müzikleri olmasa da kulaklarınızın pasını alacağını eminim. Hele filmin sonundaki şu şarkı beni zevkten dört köşe etti. Benim "basit bir yaşam" tezime gönderme yapan "basit bir filmdir" kendisi.




Son olarak yine Once' dan bir parça.


Read more...

Pazar, Nisan 13, 2008

Yine, yeniden : Basitleştir

Barış bu aralar benim en sevdiğim kitaplardan biri (belki de en sevdiğim) olan Henry David Thoreau' nun, "Doğal Yaşam ve Başkaldırı" kitabını 3. kez (düzeltme : Söylediğine göre sayısız kez) okuyor. Blogumu takip edenler bu kitapla ilgili bir yazımı sanıyorum okumuşlardır. Benim açımdan burada yazılan en güzel yazıyı eğer henüz okumadıysanız mutlaka bir göz atın burada. ". . . En büyük yeteneğim azla yetinmek olmuştur" diyen Thoreau' yu henüz keşfedememiş olanlar, Gandhi' ye, Martin Luther King' e, Tolstoy' a etkileri olan Amerikan edebiyatın bu en büyük anarşist yazarını daha fazla bekletmeyin, mutlaka okuyun.

Barış, benim gibi sadece okuyup, nasihat vermekle kalmayıp, bazı düşüncelerini hayata geçirme çabası içine de giriyor. Bu sebeple hayatı basitleştirmek ile ilgili arayış içerisinde. O nedenle bu ay evimizin konusu "Basit/sade bir yaşam". Thoreau' nın "Sivil İtaatsizlik" konusu hala yazı konum olmayı beklerken, ben ikinci kez basitlik konusunu (kesinlikle son değil) sizlerle paylaşmak istedim. Blogumun mottosu boşuna "sahip olduklarınız zamanla size sahip olur - the things you own, they end up owning you" değil. Tüketimin esiri olmayalım ve haydi basitleştirelim.

Basit bir yaşam arayışı içerisinde okuduğum bir kaç makaleden alıntıları buraya koymayı uygun gördüm, eminim kendinizden çok şey bulacaksınız. Umarım bu yazımla, haddim olmasa da, kendinizi sorgulamaya sebep olurum. Zira insan beyni tembelleşmeye görsün, bedeni hemen esir alır, ve bizleri alışkanlıklarımızın esiri yapar. İzin vermeyin, düşünün, sorgulayın, değişin.

İlk alıntı Can Dündar' dan. Hepimizin esir olduğu konu ile ilgili, Televizyon;

Dümdüz bir soru size: Akşamları evde ne yapıyorsunuz?

Koltuğa uzanıp, hiç tanımadığınız Amerikalı dedektiflerle, hiç tanımadığınız Amerikalı haydutları mı kovalıyorsunuz? Yoksa yerli dizilere kaptırıp hiç bilmediğiniz konaklarda yaşanan hayatları mı seyrediyoruz? Dört saat televizyon seyretmenin sekiz saat çalışmak kadar beyni yorduğunu biliyor musunuz?

İki türlü hayat var:

1. Yaşanan hayat,
2. Seyredilen hayat,

. . .

Akşamlarınızı nasıl geçiriyorsunuz?

"Pek çoğu gibi biz de çekirdek çıtlatıp saatlerce televizyon izliyoruz " diyorsanız, durup bir düşünün lütfen; dünyaya birkaç kez daha geleceğinize mi inanıyorsunuz?

. . .

Akşamlarınızı sadece televizyona veriyorsanız, sayılı nefeslerinizden bir bölümünü çöpe atıyorsunuz demektir! Çünkü televizyon izleyen kişi hayatta değildir, zira hiçbir şey yapmamakta, hiçbir değer üretmemektedir; bu da bir anlamda yaşamamak sayılır.

. . .

Hatıra defterine televizyon dizilerini yazamazsınız. Oraya ancak yaşadıklarınızı yazabilirsiniz. Her gün bir şeyler yaşamalı ve bunları deftere geçirerek geleceğe tarih düşürmelisiniz. Bugün öyle bir hayat yaşayın ki, yarına da kalsın. Torunlarınıza filan anlatacaklarınız olsun.

Ayrıca unutmayın ki; Hayatı biriktiremezsiniz; Ya her anını yaşayacaksınız, ya da ziyan edeceksiniz.

Akşamları ne yapıyorsunuz?..

YAŞIYOR MUSUNUZ, YOKSA SEYREDİYOR MUSUNUZ?


Kişisel gelişim dergisinden bir alıntı harcanan para ile ilgili. Aslında bu konuda konuşacak, yazacak çok şeyim var. Özellikle genç yaşta ev almak için kendini paralayan insanlarla ilgili. Sanıyorum bir sonraki yazım bu konuyla ilgili olur.

Önce, başımı sokacak bir evim olsun temennisi. Ardından biraz daha geniş bir daire arayışı. Ardından araba, ardından villa ve ardı arkası kesilmeyen istekler, hedefler.

Sonuçta, toplumun her kesiminden koro halinde yükselen ortak sesler:

Param yok! Zamanım yok! Borcum çok!

Ve daha pek çok şikayetle her gün defalarca karşılaşırız. Belki bu şikayetler bizim de dilimizden dökülür, az veya çok. Para kazanmak için harcanan zamanın, enerjinin ve gayretin pek azını bizi gerçekten mutlu edecek şeylere ayırırız. Bu yüzden her geçen gün mutsuzluğumuz daha da artar.

Hayatımıza şöyle bir göz gezdirelim. Nerelerde hata ediyoruz? Evli olanlar, ailesine yeteri kadar zaman ayıramıyor. Özellikle çalışan eşler, hem kendilerine, hem de çocuklarına karşı görevlerini ve sorumluluklarını yerine getiremiyor. Dostlarımıza, yakınlarımıza ayıracak zamanımız yok. Hatta kendimize ayıracak zamandan mahrumuz. Bulabildiğimiz boş zamanları verimli kullanmak yerine örneğin televizyon seyrederek, lüzumsuz telefon görüşmeleri yaparak veya magazin haberlerini okuyarak geçiriyoruz.

Giyim-kuşam, ev eşyaları, besin maddeleri gibi ihtiyaçlar için lüzumundan fazla harcamalar yapıyoruz. Basit dahi olsa bir şeyi alırken, buna gerçekten ihtiyacımızın olup olmadığını düşünmüyoruz. Bu ve benzeri insanları mutsuz eden şartları ortadan kaldırmaya yönelik bütün dünya çapında yaygınlaşan bir görüş var: SADE HAYAT.

Basit yaşayacaksın basit. Yalçın Ergir' den bir şiir ile alıntılarımı noktalayayım.

BASİT YAŞAMAK

Basit yaşayacaksın.
Mesela susayınca su içecek kadar basit.
Dört çıkacak, ikiyi ikiyle çarptığında.

Tek düğmesi olacak elindeki cihazın;
tek bir düğme, tek bir cümle gibi;
sevince lafı dolandırmadan söylediğin
“seni seviyorum” gibi.

Basit bir öpücük yetecek sana;
basit sıcak bir öpücük
ve o öpücükle dolacak tüm günlerin, tüm düşlerin.
O öpücük için yapacaksın hayatının kavgasını,
o öpücük için yiyeceksin hayatının dayağını.

Kabak çekirdeği verecek sana
rakamların veremediği mutluluğu.

El yazısıyla yazılmış eğri büğrü bir mektup olacak
en değerli kağıdın;
hep yanında taşıdığın,
atmaya kıyamadığın.

İki harekette giyiniverecek,
iki harekette soyunuvereceksin.

Kısacık olacak uyanman
ve yola çıkman arasında geçen süre;
kısacık olacak
sıcacık kollara dolanman
ve yolculuklara çıkman arasında geçen süre.

Kendin bile anlayabileceksin yazdıklarını;
bakışların bile anlatabilecek kendini.
Beklentilerin de basit olacak.
Kaf Dağı’nın önünde bekleyecek mutluluklar.
Bir ıslıkta bulabileceksin en uzun dostluk romanını;
ya da bir damla gözyaşı yaşatacak sana
en ucuz aşk romanını.

Pankreasının sağlığına dua edeceksin kapatırken gözlerini.
Zafer işareti yapacaksın tuvaletten çıkarken.

Bir kaşarlı tost olacak aradığın
nasıl oturacağını bilemediğin sofrada;
parmakların olacak en kıymetli çatalın.
Yine, aynı parmaklar çözecek en karmaşık denklemleri.
İskender’in kılıcı duracak avukat rehberinin yanında.

Bir filarmoni orkestrası veremeyecek sana
kontrplak bir gitarda, doğru basılmış bir
“fa diyez”in mutluluğunu.

Makyajın ilk “a” sına kadar bilmen yetecek.
Temizlik kokacak en pahalı parfümün

“Bilmiyorum” diyebileceksin bilmediğinde
ve çok normal olacak onu da bilmeyişin.
Tek dereden su getirmen yetecek,
bir “istemiyorum” diyebilmeye.

Ne durduğu farketmeyecek abanın altında.
Saatin, sadece saati gösterecek;
Telefonunu sadece telefon etmek için kullanacaksın.
Küçük bir not defteri olacak bilgini en hızlı sayan.

Basit yaşayacaksın, basit.
Sanki yaşamın bir gün sona erecekmiş gibi
basit...
Thoreau ile bitireyim;

Yaşamımız ayrıntılar yüzünden ziyan oluyor. Basitleştirin, basitleştirin.
Our life is frittered away by detail. Simplify, simplify.

Read more...

Pazar, Mart 23, 2008

23 Mart 2008 . . .

Bugün, Barış ile 10 yılı devirdiğimiz gün. Bachous' ta eleleverip beraber yürümeye başladığımız günden beri tam 10 yıl geçti. Sevgiyle, aşkla, dostlukla, anlayışla dolu geçen 10 yıl. Ne yaptıysak, kendimiz için yaptık. Kimseyi dinlemedik. İçimizden geldiği gibi yaşadık, herkesi de olduğu gibi kabul ettik. İlişkimizde sadece "ben" ve "o" var. Başka da kimseye yer yok. Budur bizim sırrımız. Kavgamız da, sevgimiz de kendimize.

Nice 10 yıllara Gelinciğim . . .
Seni Seviyorum . . .

Read more...

Perşembe, Mart 13, 2008

Neyi beklersin?

10 yıldır Barış' ı tanıyorum. O hiçbirşeyin olmasını beklemez, oldurur. Kafasına gelen herşeyi o an yapmak ister. İlk başlarda çok yadırgardım ama şimdi o kadar alıştım ki. Bana gösterdiği doğrulardan biridir zaten BEKLEMEMEK. Barış benim Nirvana' mdır, Buda' mdır.

Hayal kurarsın, hayalin gerçekleşmesini beklersin. Neden? Seversin, sevilmeyi beklersin, Neden? Para kazanırsın, harcayacak doğru zamanı beklersin, nedir doğru zaman? Birilerinin seni yönlendirmesini beklersin. Nesin sen, çocuk mu? Yaşamın ne kadar kısa olduğunu anlamayı beklersin, anlayacaksın tam tükenmek üzereyken. Hep aklının köşesinde "Yarın" kelimesi vardır, "Bugün" e n'oldu? Hep birşeyleri beklersin, nerede senin "farkındalığın". Uyan ve yaşadığının farkına var, aydınlan. Hepimiz kandırılıyoruz. Üniversiteye giderken, mezun olunca ne yapacağımızı düşünüyoruz, bırak sürecin tadını çıkar, ne diye beklersin geleceği kaygıyla. Çimenlerin üzerinde yürürken anın tadını çıkarmak yerine, dalmak anlamsız düşüncelere, neden? Yaşadığın ana uzak olmak neden?

"Hayat, insanlar başka planlar yaparken başlarından geçenlerdir - John Lennon"

Resimde Barış neyi bekliyor? Muhtemelen tren bekliyor. Başka da birşey beklemez o, anı yaşar, ve mutlu olur. Benim için herkesten, herşeyden farklıdır o, benim en sevdiğimdir, hep seveceğimdir.

Read more...

Perşembe, Şubat 28, 2008

Amstelveen Yeşili

Evimiz Amsterdam' da, benim işim ise Amstelveen' de. Yani yaşadığım şehir ile çalıştığım şehir farklılar. Türkiye' de olsam ne kadar zor olduğunu düşünebilirdiniz. Ama ev ile iş arası yaklaşık 20 dakika sürüyor, bisiklet kullanırsam 30-35 dakika. Unutmayın Hollanda topu topu Konya kadar bir ülke. Roketsan da çalıştığım zamanlar aklıma geldi şimdi, evden işe 45 dakika da gidiyorduk. Ya İstanbul' da çalışanlar ne yapsın, bir çoğunun işe gitmesi 2 saati buluyordur eminim. Bakın bir örnek daha size, yanlış hatırlamıyorsam Candaş Bozkurt, avrupa da işe ilk başladığı zamanlarda, Belçika' da oturuyordu ve Fransa' da çalışıyordu. İşe yarım saatte gidebiliyordu. Mesafe ve zaman kavramı ne kadar göreceli. Yazdıkça aklıma başka örnekler geliyor. Ankara' ya ilk geldiğimde yaşadığım şoku anlatayım size. Bildiğiniz gibi ben İstanbulluyum. Üniversite' yi bitirdim ve ODTÜ' ye yüksek lisans için geldim. Teyzemlere ODTÜ ye nasıl gideceğimi sorduğumda, aldığım cevap şöyle birşeydi; "ODTÜ şehrin dışında, önce Kızılay'a gideceksin oradan da ODTÜ minubüslerine bineceksin." Dedim kendi kendime şehrin dışıysa 1-2 saat sürer herhalde, ben uyurum minübüste. Ne uyuması, 15 dakikaya ODTÜ' ye vardığımızda Ankaralıların mesafe kavramlarının İstanbullulardan farklı olduğunu anlamıştım.

Neyse konumuza dönelim. Azıcık Amstelveen' den, çalıştığım şehirden bahsedeyim. Amstelveen Hollanda' nın en pahalı şehirlerinden birisi. Bahçe içinde 3 katlı evlerden oluşan, şirin sokakları olan hoş bir yer. Önemli firmaların genel merkezleri burada, mesela HP, KLM ya da Canon. Burada çok sayıda Expat yaşamakta. Amsterdam' a yakın olması, güzel evleri, huzurlu çevresi, yemyeşil doğası ile gerçekten yaşanılacak bir yer olarak görüyorum burayı. Holanda' ya geldiğimiz ilk 1,5 ay Amstelveen de yaşadık. Çevreyi gezecek vaktimiz olmuştu. Şehrin içerisinde resmen doğa ile beraber olduğunuzu hissediyorsunuz. Sabahları sizi kuş sesleri uyandırıyor, işe giderken her an bir tavşana, kaplumbağaya rastlamak mümkün. Kısacası huzur dolu bir şehir. Turistik fazla bir aktivitesi yok, gezilecek değil de yaşanılacak ve çalışılacak bir yer olarak tanımlamam gerekiyor burayı. Resimlerdeki yeşil kesinlikle buraya özgü bir de olağanüstü bir kokusu var ama onu buraya aktaramıyorum. Gelin, hissedin. (En üstte Barış' ın olduğu resimdeki mantarları farkettiniz mi!)

Read more...

Cumartesi, Şubat 23, 2008

Donanımlı buluşma

Bir evvelki yazımda, Beatrixpark' taki kuğuyla olan buluşmamızdan yanımda yiyecek getirmediğim için boynu bükük ayrıldığımı belirtmiştim. Bu haftasonu bisikletlerimize atlayıp Amsterdam' da turlamaya çıktığımızda ben yine yanıma yiyecek almayı unutmuştum. Ama Barış sağolsun, benden bir adım önce düşünmekte üstüne yoktur. Kuğulara, ördeklere, güvercinlere kısacası kuşlara vermek üzere yanında bisküvi getirmiş. Yani bu defa donanımlıydık. Bu güzel yaratıkları elimle besledim, ördeklerden biri parmağımı kapıyordu neredeyse :) Hava buz gibiydi. Kanal kenarında 5 dakika yemek molası ve sonrasında bisiklet turu soğuğa rağmen iyi geldi.

Hollandalıların en temel ulaşım aracı bisiklet. Kar, yağmur, soğuk dinlemiyorlar. Her ortamda bisikletleriyle bir yerlere gidebiliyorlar. Üstelik ufacık çocuklarını da bisikletlerinin önünde ve/veya arkasında bulunan selelere oturtup güle oynaya dolanıyorlar. Gerçekten inanılmaz. Kötü beslenip, amerikalılar gibi şişman olmamalarının en temel sebebi bisiklet olsa gerek. Biz de yavaş yavaş bu düzene ayak uyduruyoruz işte. Yavaş yavaş diyorum, çünkü geldiğimizden beri bisikletlerimizi pek kullanmıyorduk. Malum havalar soğuk, biz de nazik insanlarız :) Ama değişiyoruz.

Read more...

Pazar, Şubat 10, 2008

Kuğulu Park

Ankara' da yaşarken evden çıkıp dolaştığımız zamanlarda genelde Kuğulu Park' ta alırdık ilk soluğumuzu. Orada biraz takılıp, kuğuları seyredip Rumeli İşkembecisi' ne uğrayıp şırdanımızı içerdik afiyetle. Belki Kıvanç, Onur ve Pınar ile buluşup sohbet eder, memleketi ya da Fenerbahçe' yi kurtarıp sinemaya giderdik. Gelecek için yapamayacağımız planlar yapardık. Yapamayacağımız dememe bakmayın, aslında yapılası planlar olurdu ama hepsi havada kalırdı. Ne bileyim beraber Amasra'ya ya da Aladağlara gitmek gibi, evet hepimiz bunları yapmışızdır ama beraber plan kurup ayrı ayrı gerçekleştirerek :)

Bunları niye anlatıyorum? Geçenlerde Barış ile evimize çok yakın bir parkı (Beatrixpark) gezmeye gittiğimizde Kuğulu Parkı hatırladığım için. Gittim kuğunun yanına bana birşeyler anlatacak gibiydi. Eğildim yavaştan yanına. Kuğuca birşeyler söyledi, ben de ona Türkiye' deki akrabalarından bahsettim :) Yanımda ona verecek birşeyler getirmediğime üzüldüm. Bir dahaki sefere donanımlı gelmeye söz vererek yanından uzaklaştık. Ahh bir çorba ne güzel olurdu şimdi. Ama Rumeli İşkembecisi çookkk uzaklarda artık.

Read more...

Pazartesi, Ocak 28, 2008

Gecikmiş bir yılbaşı yazısı

Son üç yıldır yılbaşını Almanya' da abimlerin yanında geçirmeyi planlıyorduk, kısmet bu seneyeymiş. Avrupa'da yaşayınca demek işler daha kolay oluyor, uçağı ayarlayalım, vize alalım, plan yapalım derdi yok. Atladık trene, 4 saat sonra abimlerdeyiz. Sağolsun Çetin abim bizi karşıladı, neredeyse 2 hafta boyunca da misafir etti. Şimdi sıra onlarda bakalım ne zaman buraya gelecekler?

Bilmeyenler için kısa bir özet geçmek gerekirse, 2 abim var biri Çetin diğeri Coşkun ikisi de yıllardır Almanya'da hatta aynı mahallede yaşıyorlar evliler ve sayelerinde şu ana kadar 3 tane birbirinden şeker 3 yeğenim var. Onların da isimlerini zikredelim burada; Ezgi, ilk gözağrımız şimdi güzel bir genç kız oldu, inşallah amcası gibi üniversite de okuyacak. Sonra Deniz yakışıklı yeğen, ama kabul Menteş ailesinin en yaramazı kendisi, sanıyorum en zekisi de o olacak bu yaramazlıkla ve aileye en son katılan yeğen Marsell, valla nazar deymesin ama ben bu kadar tatlı, akıllı bir çocuk görmedim evlere şenlik. Bu yazıyı şu an Hollanda' dan yazıyorum ve Marsell'i çok özlediğimi de eklemeliyim. Keşke kaçırıp gelseydik. Yeğenler abiler falan derken gelin ablalarımızı da unutmayalım. Yeter ve Ania ya da bir sürü zahmet verdik. Ama en nihayetinde hepimiz beraberdik, güzel bir yılbaşı geçirdik eski günlerden konuştuk, film seyrettik, havai fişek patlattık, poker oynadık, eğlendik güldük. Barış da benim abi tarafımla ilk defa tanışmış oldu böylelikle. Herşey çok güzeldi yani.

Abimlein evleri birbirlerine çok yakın, 5 dakika yürüme mesafesinde. Böylece hep beraberdik 2 hafta boyunca. Kaldığımız yer Hirschhorn (Geyikboynuzu) isimli bir yer, ormanın içinde yerleşik bir yer inanılmaz güzel bir doğaya sahip, orman, nehir, geyikler ve biz. İnanılmaz beğendim. Hele bir de kar yağınca inanılmaz güzel oldu. Bembeyaz ağaçlar, tertemiz hava insan daha ne ister. Aslında bu abimlerin yanına 2. gidişim, daha önce de Hollanda' ya iş görüşmesine geldiğimde yine trene atlayıp haftasonu ziyaretine gelmiştim buraya. O zaman bahar mevsimindeydi ve orman yine büyüleyiciydi.

Yılbaşı günü bir havaifişek fırlatma yarışı vardı ki orada olmanız gerek, sanki savaş çıkmıştı. Önce korktum açıkçası yani gözgözü görmüyordu ve her tarafta bomba sesleri. Sonra ufacık çocukların bile gidip füze attıklarını görünce cesaretlendim ben de katıldım cumbüşe. Daha önce hiç havai fişek atmamışım, bu eğlenceden mahrum kalmışım. Neyse geçte olsa acısını çıkarttım.

Almanya da ne yaptık, çoğunlukla aile hasreti giderdik diyebilirim. Onun dışında Heildelberg ve Mannheim'ı gezdik. Heildelberg çok güzel bir yer, tarihi bir dokusu var, üniversite şehri diye de geçiyor. Çok sayıda genç insan yaşıyor. Mannheim ise aslında Türklerin çoğunlukta olduğu bir yer, zaten Mannheim a girer girmez kendinizi Türkiye' de hissediyorsunuz. Burada bir akşam Türk lokantasına gidip Türk yemekleri ile olan hasretimizi dindirdik, işkembe çorbası içtik. Bir gün de hep beraber Çin lokantasına gittik. Yılbaşı gecesi babamları aradık, çok mutlu oldu hepimiz Almanya' da buluşmuştuk eminim bizimkiler gururlanmıştır. Aslında çok söze gerek yok resimler anlatsın yılbaşını sizlere.

Klasik yılbaşı dilekleriyle bitireyim yazımı.

2008 yılı benim için 2007 kadar güzel geçsin. 2008 hepimize sağlık getirsin. Ülkeme güzel günler göstersin (bunu söylediğim anda Türkiye' de geçen tartışmalara bakınca kahroluyorum, yeteri kadar derdimiz yokmuş gibi ne diye . . . neyse . . .), düşünen, yorumlayan, sorgulayan insanlarımızın çoğunlukta olduğu bir gelecek olur umarım.

Read more...

Pazar, Ocak 20, 2008

Hayata uyanmak

Bir film seyrettim, 1000 sayfalık felsefe kitabını damardan almış gibi oldum. "Fight Club" filminden beri bu denli hayatı sorguladığım bir film olmamıştı sanırım. "Waking Life" aslında tam da bir film sayılmaz bir animasyon ama önce gerçek oyuncularla çekilmiş sonra özel bir teknik kullanılarak animasyona dönüştürülmüş. Filmi izlerken bir kitap okuyormuşsunuz gibi geliyor. Size hayat hakkında çeşitli teorileri sunuyor ama nasıl diyeyim yani seyredince "tamam demek buymuş" diyeceğiniz türden değil. Sizi tamamiyle düşündürüyor, 10 dan fazla felsefi düşünce üzerine yoğunlaşıyorsunuz ama zevk alıyorsunuz merak etmeyin. Sunulan bilgileri alıp özümsemeniz beklenmiyor, hayat görüşünüze göre yorumlayıp bazı sonuçlar çıkartmanızı mümkün kılıyor. Nietzsche' ten de esintiler bulabileceğiniz bu filmi, aşağıdaki konuşmalar ilginizi çektiyse, kaçırmamanızı öneririm. Kesinlikle hayatını boş şeylerle geçirmek istemeyen herkesin bu felsefi oğreti niteligindeki filmi defalarca, icinde geçen her kelimeyi üzerinde düşünerek tekrar tekrar izlemesi gerek. Ama düşünmeye yönelik herhangi bir güdünüz olmayan bir insan tipiyseniz fotosentez yapmaya devam edin. (Aşağıdaki çeviriler çeşitli sitelerden derlenmiştir, filmin orijinal metnine ulaşmak için tıklayın)

“Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompaliyor, garsonluk yapiyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir acımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarmız…!”

"bir keresinde bir arkadaşım şunu söylemişti: yapacağın en kötü hata, hayatın bekleme odasında gerçekten de uyuyorken, yaşadığını düşünmektir. Kurnazlık, senin uyanıkkenki akıl yeteneklerinle, düşlerindeki sonsuz olanakları birleştirmektir. Eğer bunu yapabilirsen herşeyi yapabilirsin. Hiç nefret ettiğin ve gerçekten de sıkı çalıştığın bir işin oldu mu? Uzun, sıkı bir çalışma günü. Sonunda evine gidersin yatarsın, gözlerini yumarsın ve birden kalkar ve farkına varırsın ki o gün boyu çalışma sadece bir rüyaymış. İçine uyandığın hayatı asgari ücrete satmak yeterince kötüyken, şimdi bir de rüyalarını bedavaya alırlar."



"Kendi yıkımını hazırlayan insan kendini yabancılaşmış, sapına kadar yalnız hisseder. Toplumun dışındadır. Kendi kendine şöyle der: "deliriyorum galiba". Anlamadığı şudur: toplum da tıpkı kendisi gibi büyük zarar ve felaketlerden karlı çıkar. Bu savaşlar, kıtlıklar, su baskınları ve depremler çok belirli gereksinimleri karşılarlar. insanlar kaos ister. Doğrusu buna geresinimleri de vardır. Durgunluklar, çatışmalar, halk hareketleri, cinayet, hepsi korkunç. ölüm ve yıkımın yarattığı bu karşı konulmaz orji durumunun içine çekilmişiz neredeyse. Hepsi içimizde. İçinde olmaktan zevk alıyoruz. Tabii ki medya tüm bunlara üzgün bir yüz takınır, bunu, onları büyük insan trajedileri kılıfına sokarak yapar. Ama hepimiz medyanın işlevini biliyoruz, dünyadaki kötülükleri yoketmeye çalışmaz, onun görevi bu kötülükleri kabul etmemizi ve onlarla birlikte yaşamamızı sağlamaktır. İktidarın bizden istediği edilgin gözlemciler olmamızdır. Kibritin var mı? (Bu sahnede o sırada üzerine benzin dökmektedir, sessizliğini kendini yakarak gösterme eğilimiyle) ve onlar bize başka bir seçenek vermezler. Arada sırada bütünüyle simgesel değerde bir katılım eylemi olan oy vermenin dışında tabii. Sağcı bir kukla mı yoksa solcu bir kukla mı olmak istersin? Galiba şimdi sosyopolitik ve bilimsel modellere ilişkin yetersizliklerimi ve hoşnutsuzluklarımı yansıtmanın tam sırası. Bırak duyulsun sessizliğim."

"Belediye binasıyla, ölüm ve vergilerle savaşamazsın. Politikadan ya da dinden bahsetme. Bu, güvenlik hattını ihlal eden düşman propagandasıyla eşdeğerdir. “Yere yat asker. Yere yat, asker.” 20. yüzyıl boyunca hep bunu gördük. Şimdi 21.yüzyıldayız… ayağa kalkma ve kendimizi bu fare labirentine sıkıştırdığımızı anlama zamanıdır. İnsanlıktan çıkmaya boyun eğmemeliyiz. Seni tanımam ama bu dünyada ne olduğuyla ilgileniyorum. Yapı ile ilgileniyorum. Denetleme sistemleriyle ilgileniyorum, hayatımı kontrol eden ve hep kontrol etmeye çalışacak olan. Özgürlük istiyorum! İstediğim bu! Senin de istemen gereken bu! Herbirimize ve hepimize bağlıdır koyverip gitmek, altetmek hırsı, nefreti, kıskançlığı ve tabii ki güvensizliği… çünkü bu bizi acınası ve küçük hissettiren temel bir denetleme mekanizmasıdır, böylece bağımsızlığımızdan, özgürlüğümüzden yazgımızdan isteyerek vazgeçeriz. Kitlesel bir biçimde koşullandırıldığımızı anlamalıyız. Meydan okumaya başla şu birleşik kölelik devletine! 21. yüzyıl yeni bir yüzyıl olacak, köleliğin yüzyılı olmayacak yalanların ve önemsizliğin, sınıf ayrımının, devletçiliğin ve diğer denetleme biçimlerinin yeni yüzyılı olmayacak. Saf ve doğru bir şey için ayağa kalkan… insanlığın çağı olacak. Liberal Demokratla, tutucu Cumhuriyetçi sadece çöp yığınıdır. Hepsi de seni denetlemek için. Bir paranın iki yüzü gibi. İki yönetici takımı denetim için çekişmekteler! Kölelik Anonim Şirketinin yönetim kadrosu için. Gerçek oralarda bir yerde önünde duruyor ama yalanlar büfesinde sergiliyorlar onu! Bundan sıkıldım. Artık yemiyorum, Anladınız mı? Direniş boşuna değil. Kazanacağız. İnsanlık yeterince iyi. Biz başarısızlar ordusu değiliz! Ayağa kalkacağız ve insan olacağız! Gerçek şeyler için, önemi olan şeyler için kendimizi ateşe atacağız: başeğmeyi reddeden yaratıcılık ve dinamik insan ruhu gibi şeyler için! Tamam. Bu kadar söyleyeceklerim! Şimdi sıra sizde!"

Read more...