"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Cumartesi, Ocak 27, 2007

Türk Mucizesi

Bu aralar, haftada en az 2 gün yeni projemiz için Roketsan' a gidip geliyorum. Yol çok uzun olduğu için tıpkı eski günlerdeki gibi kitap okuyarak değerlendiriyorum serviste geçen zamanımı. Geçen gün okuduğum kitaptaki bir biyografi beni eski günlere götürdü. Yine gözlerim doldu. O an dedim bunu bloguma da taşımalıyım, Türkiye' mizde yetişen güzel insanlarımızı unutmamak için onun hakkında birşeyler yazmalıydım burada. Bakalım ben söylemeden bu kişiyi tanıyabilecek misiniz? Bahsi edilen kişinin benim gibi Kabataş Erkek Lisesi mezunu olması gururlandırır beni ama asıl gururu aşağıda göreceksiniz ki ülkesine kazandırdıklarıyla tam bir "Türk Mucizesi" olması verir bana.

Kahramanımız Karadeniz bölgesinde Sürmene' ye bağlı Yılmazlar köyünde doğar. Çocukluk yıllarında çobanlık yapar. Sürmene’nin sarp dağlarında inekleri uçurumdan düşer diye korkmuş, ama görevini eksiksiz yapmıştır. Mahalledeki çocuklara Teksas, Tommiks kitapları kiralayarak okul harçlığını çıkarır; bunun yanında aile bütçesine de katkıda bulunur. En zirvesine çıkacağı başarı merdivenine ilk adımını, Milliyet Gazetesi’nin açtığı İlkokullar arası Bilgi Yarışması’nda birinci olarak atar. “Hiçbir zaman bırakın İstanbul’u, Ankara’yı veya yurt dışını, Trabzon’a bile gidebileceğimi sanmazdım. Köyde iken ortaokula ve liseye gitmeyi bile hayal edemezdim.” sözleriyle çocukluk yıllarındaki düşüncelerini anlatır. Ortaokulu parasız yatılı olarak Samsun' da okuduktan sonra, TÜBİTAK bursuyla geçtiği Kabataş Erkek Lisesi' ni 1966 yılında birincilikle bitirir. Aynı yıl üniversite giriş sınavlarında Türkiye birincisi; hem de bütün soruları yanlışsız doğru cevaplayarak (Bugüne kadar ÖYS sınavında böyle bir derece elde edilemedi!) birinci olması O’nun yıldızını daha da parlatır. İstanbul Üniversitesi' ni burs hakkı kazanarak en yüksek puanla kazanan tek öğrenci olur. Milli Eğitim bakanlığı bursu kazanarak eğitimine Amerika’da devam eder. Purdue Üniversitesi’nde okurken Türkiye’de döviz sıkıntısı olunca, bursu gönderilmez veya gönderilemez. Bununla ilgili bir anısını şöyle anlatır. "Türkiye’de döviz sıkıntısı başlayınca burslarımızı zamanında alamadık. Amerika’da üç gün aç kaldığımı unutamam. Öğrenci yurduna bulaşıkçı girdim, bir haftada aşçılığa terfi ettim." Bu şartlarda dört yıllık fakülteyi iki buçuk yılda bitirir. Elektronik mühendisi olur. Missouri Üniversitesi’nde Tıp Mühendisliği alanında doktorasını yaparak 28 yaşında ABD Üniversitelerinde ders vermeye başlar.

1987 seçimlerinde milletvekili seçilir. Bakan olur. PETKİM onun döneminde kara geçer. Bakan olduğu dönemde, siyasi sebeplerle bir kişiyi bile işe almadığını her yerde söyler. Partisinin düşmanlığını kazanır. ‘’sinema, müzik ve video eserleri kanunu’’ onun eseridir. Okul televizyonu adı altında ülkenin her yerinden seyredilen eğitim programlarını başlatır. KDV hayata geçer. Diğer partilere ait belediyelere kendi belediyeleri kadar bütçe veren tek bakan olarak herkesi şaşırtır. Cumhuriyet tarihinde ilk kez onun Maliye Bakanlığı döneminde Eğitim bakanlığı bütçesi Savunma bakanlığı bütçesinden daha fazla gelir alır. Meraların ıslah edilip verimli kılınması projesini başlatır. Türk tütününü ezen Amerikan şirket anlayışını kovar. Tekel 2000 tüm yabancı sigaraları saf dışı bırakır. Halk pazarları onun projesidir ve hayata geçirir. Dağılan Rus cumhuriyetlerinden çok önemli bilim adamlarını gizlice getirtir. Bir seçmeni "sizi milletvekili seçtik ama ne yaptığınızı bilmiyoruz!" diye mektup yazınca çok detaylı bir katalog gibi çalışmayı seçmene yollar, seçmen şok olur. Kamuoyunda “Kıyak Emeklilik ve Ballı Maaş” olarak adlandırılan milletvekillerine süper emeklilik sağlayan kanunun iptali için dava açar ve bu maaşı hiç olmayan tek milletvekili, gerçek milletvekili olur. Borsanın kurulmasından, vergi sisteminin oluşturulmasına kadar birçok konuda sistem alt yapısı onun görüşleriyle şekillenir. Kartal bölgesinde yağma edilen hazine arazisine askeri birlik konması fikriyle herkesi şaşırtır. Şimdi sadece oraları yeşil alan ve istila edilmemiş durumda. "Atatürk’ü gençliğe doğru anlatırsak , aşırı uçlarda boş fikirlerle gezmezler" demekten dilinde tüy biter. "Bakan" oldun diyenlere; "Hayır sadece "Bakan" değil, aynı zamanda "Gören" oldum zekice cevabıyla sadece "Bakan" olanları edeplice uyarır.

Öldüğünde ikinci el bir arabaya biniyordu. Karayolundan giderken yeni yapılan otobanın girişine konan hatalı yön tabelası yüzünden ters yöne girdi ve kazada kendisiyle eşi ve kızı da öldü!.. Tabelanın yanlış konması bir ihtimal düşündürücüydü. Bir ihtimal ortadan kaldırılmış olabilirdi. Çünkü çok genç ve çok başarılıydı. Ulusalcıydı. ANAP’ ın başına geçmesi ve ileriki yıllarda ülkeyi yönetmesi muhtemeldi.
Geçim sıkıntısı çeken bir Maliye Bakanı. Amerikada okumuş ama Ulusalcı. Proje üreten, geleceğe bakan, Türkiyeye inanan bir siyasetçi. Öldüğünde hurda haline gelmiş arabası ve bankadaki 43 milyon lirasından başka bir mal varlığı bırakmadığı beyan edildi. Doğruları ararken karanlıkta yaşamadı; dediği gibi yaşadı, yaşadığını söyledi. Dünyayı ayaklarıyla değil, düşünceleriyle dolaştı. Çocuklarına ve sevenlerine bıraktığı tek miras, çalışkanlık ve dürüstlük oldu.

Evet Rahmetli Adnan Kahveci' den bahsediyorum. Hayatımda, öldüğünde gözyaşı döktüğüm yegane politikacıdan. Burada çeşitli alıntılarla kendisini anlatmaya çalıştım, bilmeyenler görsünler nasıl politikacı olunur diye. Bugun kitabı okuduğumda içimde bir acı hissettim. Unutur olmuşum Adnan Kahveci' yi diye ve aklıma yeni neslin kendisini pek tanımadığı, bilmediği geldi. Internette yaptığım araştırmalarda da çok fazla bilgiye ulaşamadım. Dedim ki politika dediğimiz şey yalan dolan değil sadece. İyi şeyler de yapılıyor ülkemde, iyi insanlarımız da yetişiyor. Ama unutmamamız lazım bu değerleri. Benim de bir katkım olsun bu yazıyla. Bu ülke daha nice Adnan Kahveciler yetiştirecek potansiyele sahip. Yeter ki dürüstlüğe, çalışkanlığa destek versin canım halkım ve işe kendinden başlasın. "En büyük vatanseverlik, mesleğini en iyi şekilde yapmaktır."

- Yukarıdaki yazılar, çeşitli internet sitelerinden ve kitaplardan derlenmiştir.


Read more...

Salı, Ocak 23, 2007

Keşke Sevmeseniz

Sadece fikirleri yüzünden öldürülen insanlar var ülkemde. Yer yarılsa da yerin dibine girsem, yani o kadar utanıyorum. Bugün eşi konuşurken şöyle dedi; "Bir bebekten bir katil yaratmayı başarabilen bu KARANLIĞI sorgulamadan hiç birşey olmaz." Tüylerim diken diken oldu. Bizi çok seven, vatanını çok seven, severken öldüren, öldürdükçe yücelen insan görünümlü yaratıklar olduğu sürece bu karanlığı nasıl yokedeceğiz? Keşke sevmeseniz be, keşke.

Can Dündar' ın yazısından alıntı;

Adam gibi adamdı.
Dağ gibi, ırmak gibi, çocuk gibi bir adamdı.
Özü sözü bir, yurtsever ve yiğit, dünyalar güzeli bir adamdı.
Bir sınır boyundaydık.
İkimiz yürüyorduk.
Omzuma sarılıp bir öykü anlatmıştı bana:
Sivas'tan Fransa'ya göçmüş yaşlı bir Ermeni kadın, "Toprağından yol geçecek. Gel" çağrısı üzerine Sivas'a, terk ettiği topraklara gelmiş yeniden...
80 yaşın yorgunluğuyla döndüğü topraklarda vefat etmiş.
Telefonla kızını aramışlar hemen; cenazeyi alması için...
Kızı "Bekletmeyin, toprağına gömün" demiş ve eklemiş:
"Su, çatlağını buldu."
Gözleri yaşarmıştı bunları anlatırken...
Sonra, "'Türkiye'nin toprağında gözünüz var' diyorlar ya" demişti:
"Evet, gözümüz var bu vatanın toprağında... Ama koparıp götürmek için değil, en dibine gömülmek için..."

Can Dündar - Milliyet - 20.01.2007

Read more...

Salı, Ocak 09, 2007

Kick Off

Uzun zamandır önemli bir proje üzerinde kafa yoruyordum. Bir ihale açılmıştı ve ihalede mutlu sona ulaşmak isteyen 5 firma vardı. Büyük uğraşlar sonunda ihaleyi biz kazandık. Bugün bu projeye resmi olarak başladığımızı ifade eden toplantımızı (Kick Off) gerçekleştirdik. Projenin benim için önemli bir yanı, eski firmam Roketsan ile çalışacak olmam. Bu nedenle çok heyecanlıyım. Dostlarımı göreceğim, onlarla yeniden ter dökeceğim projenin başarısı için. Roketsan büyük bir aile ve biliyorum ki ben de bu ailenin bir ferdiyim. 4 yıl önce gözlerim yaşlı ayrılmıştım Roketsan ailesinden, kariyerimi ve geleceğimi düşünerek, tıpkı 9 yıl önce İstanbul' u ve ailemi aynı nedenlerle terkederken olduğu gibi. Doğru kararı vermek acı çekmeni önlemiyor bu gibi durumlarda.

Dostlar ile çalışacak olmamın yanında bu projenin içeriği de beni heyecanlandırıyor. Gizli bir proje olduğundan detaylarına burada ne yazıkki giremiyorum. Ama bana ve ekibime kazandıracakları açısından inanılmaz heyecanlandığımı, motivasyonumun en yüksek seviyede olduğunu buradan haykırmadan edemeyeceğim. Umarım proje sonucunda başarılı oluruz, bunun için elimizden geleni yapacağız. Bugün yeni bir dönem başladı.

Read more...

Pazar, Aralık 24, 2006

Türk Edebiyatının Gamlı Prensesi

Uzun zamandır Tezer Özlü hakkında birkaç şey yazmayı düşünüyordum, kısmet bugüneymiş artık. Türk edebiyatında kesinlikle çok önemli bir yerde olan bu kadının kısacık hayatına sığdırdıkları sizleri hayrete düşürecektir. Kitapları blogumda pek çok kez yinelediğim bazı temaların derinlerine inen eserlerdir, gözardı etmeyin, mutlaka okuyun. Onun bizden biri olması, bu coğrafyadan çıkması, inanılası zor bir durum. Özellikle Yaşamın Ucuna Yolculuk kitabını mutlaka edinin ve okuyun. Böyle bir kitabı herkes yazamaz, siz okurlarından olun. Ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Tezer Özlü (1943-1986), 10 Eylül 1943'te Simav'da doğdu. Anne ve babasının görevleri nedeniyle çocukluğu Simav, Ödemiş ve Gerede'de geçti. "Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım..." diye anlatır o günlerini.

Yaşarken yayımladığı üç "farklı" kitabıyla edebiyatımızın çok erken yaşta yitirdiği en özgün kalemlerden biri oldu. Avusturya Kız Lisesi'nde okudu. İlk kitabı olan Eski Bahçe'yi, (1978) 1963'ten beri dergilerde yayımlanan öykülerinden oluşturdu. İlk romanı Çocukluğun Soğuk Geceleri (1980); kişinin, çocukluğundan başlayarak içine düştüğü yaşamın, kimi zaman fiziksel-kaba, kimi zaman inceltilmiş-dolaylı baskılarıyla karşı karşıya kalışını ve yaşadığı ya da "yaşamasına izin verilmek istenmeyen" farklılığını ve uyumsuzluğunu son derece sarsıcı ve incelikli bir biçimde, "teninde duyarak" işledi. Özlü, yaşamın anlamını arayan ve bu arayışı hayranlık duyduğu üç yazarın (Svevo, Kafka ve Pavese) izlerini ve izleklerini de sürerek sürdüren ikinci roman/anlatısını ise 1983'te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla yazmış; yapıt 1983 Marburg Yazın Ödülü'nü kazanmıştı. Bu kitap, daha sonra dilimizde, yazarı tarafından Yaşamın Ucuna Yolculuk (1984) adıyla bir anlamda yeniden yaratıldı. Özlü'nün ölümünün ardından; ilk öykü kitabı, daha sonra yazdığı öykülerle bir arada Eski Bahçe - Eski Sevgi (1987) adıyla basılmış; Gergedan dergisi 13. sayısında yazarın adına özel bir "fotobiyografi" yayımlamış; kimi günce ve anlatı parçaları ise Kalanlar (1990) adlı küçük bir kitapçıkta toplanmıştı.

"Pavese, Franz Kafka, Svevo izleri taşıyan; yazdığı her satırda acısını haykıran, zehirli doğan ve bu zehiri satırlarına aktaran, dünyaya karşı umutsuzluğunu, uyumsuzluğunu haykıra haykıra kendi ölümünü seçen, türk edebiyatının en iyi kalemlerinden, hayran olunası kadın . . ."


Aşağıda, kitaplarından bazı alıntılar yaparak bu muhteşem kadının edebiyat dünyasına bıraktıklarını sizlerle paylaşıyorum. Yalnız dikkatli olun, derinlere tüpsüz dalış yapıp vurgun yeme ihtimaliniz var.

(...) daha güzel yaşam diye bir şey yok, daha güzel yaşamlar ötelerde değil, daha güzel yaşam başka biçimlerde değil, güzel yaşam burada, Taksim alanı'nda, turşu, pilav, simit, çiçek, kartpostal satan, ayakkabı boyayan siyah kalabalık içinde, trafik tıkanıklığından yürümeyen arabalar, egzoz kokusu, alana yayılan sidik kokusu, gözlerimiz, duygularımız önünde açılan bu kara kalabalıktan başka yerde, daha başka bir biçimde bir güzel yaşam yok!

Şunu öğrenmelisin : Sen hiç bir işe yaramaz değilsin. Seni senden çalan toplumdur.

Kültür bir şeye cesaret edebilme sorunudur. Okumaya cesaret edebilme, bir görüşe inanmaya cesaret edebilme, görüşlerini açıklayabilme cesaretidir. Kültür, insanlık uğraşısının üst yapısı değil, temelidir.

ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu, verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiçbir değeri yok ki . . . bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yanım yok, aranızda dolaşmak için giyiniyorum, hem de iyi giyiniyorum, iyi giyinene iyi yer verdiğiniz için, aranızda dolaşmak için çalışıyorum, istediğimi çalışmama izin vermediğiniz için, içgüdülerimi hiçbir işte uygulamama izin vermediğiniz için, hiçbir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, birşey yapıldı sanıyorsunuz, yaşamım boyunca içimi kemirttiniz, evlerinizle, okullarınızla, işyerlerinizle, özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz, ölmek istedim, dirilttiniz, yazı yazmak istedim, aç kalırsın dediniz, aç kalmayı denedim, serum verdiniz, delirdim, kafama elektrik verdiniz, hiç aile olmayacak insanla biraraya geldim, gene aile olduk, ben bütün bunların dışındayım . . .

sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum, ve hepsine haykırmak istiyorum; onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey, ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin "medeni durum" dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan, belki de hiç istediğim gibi çalışmadan, istediğiniz düzene ayak uydurmak o denli kolay ki . . .

benim en büyük mutluluğum her şeyden kaçmak; tüm çocuklardan, tüm acılardan, tüm sevgilerden, tüm orgazmlardan, tüm gecelerden, tüm günlerden, her hilal aydan, her ülkeden . . . ben her gece ölüyorum, her sabah yeniden canlanıyorum, her yirmidört saatlik zaman dilimi hem ölüm hem yaşam aynı zamanda . . .

Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.

İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı, özü olmalı evrenin . . .

İnsanın kendi dünyası dışında yaşayacağı bir dünya yoktur.

Her sevginin başlangıcı ve süreci, o sevginin bitişinin getireceği boşluk ve yalnızlık ile dolu. Belirsizlikler arasında belirlemeye çaliştığımız yaşam gibi. Sevgi isteği, kendi kendine yaşamı kanıtlama dileği kadar büyük. Belki kendilerine yaşamı kanıtlamaya gerek duymayan insanlar, sevgileri de derinligine duymadan, acıya dönüştürmeden yaşayıp gidiyorlar.

Her varoluş kendisiyle birlikte ölümü getirmiyor mu?

İnsanın başkalarına söyledikleri kendi duymak istedikleridir. yazdıkları, okumak istedikleridir, sevmesi, sevilmeyi istediği biçimdedir.

Pazar günleri... Şimdilerde... Sokak aralarından geçerken... gözüme pijamalı aile babaları ilişirse, kışın, yağmurlu gri günlerde tüten soba bacalarına ilişirse gözlerim... evlerin pencere camları buharlaşmışsa... odaların içine asılmış çamaşır görürsem... bulutlar ıslak kiremitlere yakınsa, yağmur çiseliyorsa, radyolardan naklen futbol maçları yayımlanıyorsa, tartışan insanların sesleri sokaklara dek yansıyorsa, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek, gitmek. . . isterim hep.

İnsan yaşamının en mutlak, en önemli olgusu sevilen bir insanı özlemek, istemek. Onun yanındayken de özlemek, istemek. Oysa yaşam genellikle insanın bir başına kalması.

Ve yaşam yalnız rüzgar, yalnız gökyüzü, yalnız yapraklar ve yalnız hiç degil mi?

Read more...

Çarşamba, Kasım 29, 2006

Tekin' in Oscarları

Arkadaşlar arasında hep konuşuruz en çok sevdiğimiz 10 film nedir, en sevdiğimiz aktörler vs. Hep tartışırız, ben de kendi oscarlarımı dağıtmak, bunları blog umda yayımlamak niyetiyle bu yazıyı yazdım. Sıralamayı yapmak benim için zor oldu, ancak en iyi film, en iyi aktör/aktris ve en iyi yönetmen kategorilerinin en tepesindeki isimler konusunda hiç zorlanmadım, bunlar (Fight Club, Kevin Spacey, Quentin Tarantino) herhalde hiç bir zaman değişmeyecekler.

Bir de bazı yönetmenler benim için çok değerliler, onların hemen hemen her filmi benim için burada hazırlamaya çalıştığım listede bulunası filmlerdir, ancak bu durumda listeye diğer filmleri koyamayacağımdan bu yönetmenlerden sadece bazı filmleri aldım listeye. Mesela Kubrick filmleri. Ama Tarantino için böyle bir kısıtlamaya gerek duymadım, duymamalıydım da :).

Yazının sonuna bir de en iyi korku filmlerini ekledim ki benim gibi korku filmi hastası birisinin kesinlikle yapması gereken bir liste bu. Listede çoğunlukla eski tarihli filmler var. 80 li yılların korku filmlerinin kalitesini bugün yakalayan film sayısı çok az ne yazıkki. Nerede o eski korku filmleri demekten alamıyorum kendimi. Neyseki son yıllarda Japon korku filmleri bana eski korku filmlerinde bulduğum tadı veriyor. Aslına bakarsanız şimdi o eski korku filmlerini seyrettiğimde biraz şaşırıyorum, çünkü pek korkmuyorum. Herhalde o zamanlar bana o efektler, görüntüler, sesler çok korkutucu geliyordu, şimdi pek etkilenmiyorum. Mesela aşağıdaki listede göreceksiniz, bir Evil Dead filmini seyrettikten sonra haftalarca geceleri uyuyamadığımı bilirim. Şimdi izlediğimde ise gülüp geçiyorum. En son korkma hissini bana Ring serisi yaşattı sağolsun. Epey bir etkiledi beni, tabii bunda o dönemler İngiltere de kocaman bir evde kalıyor olmamın, bu evde kaldığım odada filmde kullanılan aynaya tıpatıp benzer bir aynanın bulunmasının ve filmden sonra konu ile ilgili internette çok fazla araştırma yapmış olmamın da etkisi vardır.

Fight Club bence tüm zamanların en iyi filmi. Bir daha böyle bir film olmayacak. Oyunculuklarından tutun da filmin verdiği mesajlara kadar herşey mükemmel bu filmde. Filmin içinde verilen mesajlar hayat felsefeniz olabilir. Ve sahip olduklarınız sonunda size sahip olabilirler.

En İyi Film
  1. Fight Club - Dövüş Kulübü (1999)
  2. Clockwork Orange - Otomatik Portakal (1971)
  3. Pulp Fiction - Ucuz Roman (1994)
  4. The Usual Suspects - Olağan Şüpheliler (1995)
  5. Mulholland Dr. - Mulholland Çıkmazı (2001)
  6. Closer - Daha Yaklaş (2005)
  7. Reservoir Dogs - Rezervuar Köpekleri (1992)
  8. Amores Perros - Paramparça Aşklar Köpekler (2000)
  9. Trainspotting - Trainspotting (1996)
  10. Kill Bill 1,2 - Kill Bill 1,2 (2003-2004)
  11. Old Boy - İhtiyar Delikanlı (2003)
  12. Donnie Darko - Donnie Darko (2001)
  13. American Beauty - Amerikan Güzeli (1999)
  14. Crash - Çarpışma (2004)
  15. Requiem for a Dream - Bir Rüya için Ağıt (2000)
  16. Sin City - Günah Şehri (2005)
  17. The Big Lebowski - Büyük Lebowski (1998)
  18. Gegen Die Wand - Duvara Karşı (2004)
  19. Amelie - Amelie (2001)
  20. Lock, Stock and Two Smoking Barrels - Ateşten Kalbe, Akıldan Dumana (1998)
Linda Blair' in şu bakışları insanı titretmeye yeter emin olun. Ne zaman seyredersem seyredeyim her daim bir ürkme duygusu bırakır bende bu "Şeytan" filmi. Film o yıllarda o kadar tutmuştu ki bir türk versiyonu dahi çekilmişti Şeytan adıyla. Başrolünde Cihan Ünal oynuyordu. Türk versiyonunda elbette ki İslam motifleri hakimdi filmin bütününe, yani kutsal suyun yerini zemzem suyu almıştı ve şeytan çıkartma işini bir imam yapıyordu. Türk versiyonu bile zamanında beni korkutmuştu, düşünün artık bu filmin korkunçluğunu. Sadece ben değil tüm otoriteler bu filmin gelmiş geçmiş en korkunç film olduğunda hemfikirler.

En İyi Korku/Gerilim Filmi
  1. The Exorcist - Şeytan (1973)
  2. The Ring (2002) / Ringu (1998) - Halka
  3. The Shining (1980)
  4. Saw - Testere (2004)
  5. Dawn of the Dead - Ölülerin Şafağı (1978)
  6. Evil Dead - Şeytanın Ölüsü (1981)
  7. A Nightmare on Elm Street - Elm Sokağında Kabus (1984)
  8. Alien - Yaratık (1979)
  9. Friday the 13th - 13. Cuma (1980)
  10. Halloween - Korku Gecesi (1978)
Elbetteki benim için Tarantino bir idol, yaptığı her film bir baş yapıt, adının geçtiği her film beni heyecanlandırır, sabırsızlandırır. Uma Thurman ı, Michael Madsen i bizlere kazandıran kişidir. Rezervuar Köpekleri ni defalarca seyredip oradaki diyalogları ezberlediğimi bilirim. Bir katilin bir polisin kulağını kesmesini bu kadar güzel izleyiciye izlettirebilen bir başka yönetmen daha bulamazsınız. Filmlerindeki bir çok sahneye zaman içinde bir çok filmden atıflar yapılmıştır. Filmlerinde seçtiği müzikler izleyiciyi yerine mıhlatır her zaman. İyi ki varsın, ne diyeyim.

En İyi Yönetmen
  1. Quentin Tarantino
  2. Alfred Hitchcock
  3. Stanley Kubrick
  4. David Lynch
  5. Takashi Miike
  6. Luc Besson
  7. David Fincher
  8. Fatih Akın
  9. Alejandro González Iñárritu
  10. George A. Romero
En İyi Aktör/Aktris
  1. Kevin Spacey
  2. Meg Ryan
  3. Clive Owen
  4. Brad Pitt
  5. Johnny Depp
  6. Edward Norton
  7. Uma Thurman
  8. Jeff Bridges
  9. Naomi Watts
  10. Julianne Moore
Kevin Spacey benim en beğendiğim oyuncudur, daha bir film yoktur onun oynadığı ve benim beğenmediğim. Oyunculuk dersen oyunculuk, karizma dersen karizma , sanki oyuncu olmak için doğmuştur kendisi. Sadece sesi bile yeter bir filmi izlenebilir kılmak için. Elbette Meg Ryan dan da bahsetmeden olmaz. Dünya üzerindeki en masum gülüşlerden birine sahiptir kesinlikle. Sadece o gülüşüyle listeme 2. sıradan girdi.

Read more...

Perşembe, Kasım 16, 2006

Iso - Kiki

Siz ne tatlı kediciklersiniz, bir anda hayatıma giriverdiniz. Efendim sizi bu yumaklarla tanıştırayım; kız olanın adı ISO, erkek olanın ise KİKİ. Nereden çıktı bu isimler derseniz de, yazılım grubumuz ISO sertifikasını aldığı günün akşamı bizim aileye katıldığı için ISO ismini aldı kızım, KİKİ ise bir Almodovar karakterinin ismiyle bütünleştirildi Barış tarafından.

Çok akıllı ve uslu olduklarını söyleyebileceğim kedilerimizin annesi bir Ankara kedisi. Bu nedenle bu çocukların da annelerinden miras kürkleri var. Soğuk kış gecelerinde ayaklarımızı ısıtmak için kullanıyoruz. KİKİ inanılmaz uslu, ne yapsan ses çıkartmaz, hemen kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp büzülür ve kaderine razı olur. Ama ISO atalarının ruhunu evimizde yaşatmak için elinden geleni yapıyor, birazcık kızsanız ona hemen hırçınlaşır hatta çok sevilmeye de gelemez hemen pençelerini çıkartır ve patronun kim olduğunu size hissettirir. Oyun oynamaya bayılırlar ve en sevdiği oyuncakları pinpon topudur, verin önlerine bir pinpon topunu saatlerce koştursunlar, onları görünce ben de onlara katılıyorum ve beraber top oynuyoruz evin içinde. Hastasıyım onların, valla işte kaybettiğim enerjiyi onlarla oynayarak geri aldığımı hissediyorum. Hele işten döndüğümde asansörün kapısını açar açmaz evin kapısına gelip kapıyı tırnaklamaları ve beni karşılamaları bitirir beni inanın.

Kedilerin istedikleri birşey olmadığında nasıl ağladıklarına inanamazsınız, yani o hüzünlü miyavlama sesini duyup yumuşamamanız imkansızdır. Erkeklerle kadınlar arasındaki kavgalarda kadının gözyaşları karşısında erkeğin savunmasız kalmasına benzer kedinin yalvarışları karşısındaki acizliğiniz.

Güzel şeydir hayvan sevgisi, onsuz büyüyen çocukların tabiatın insana yüklediği sorumluluğun farkına varması çok kolay olmayacaktır. Kar yağdığında balkona kuşların beslenmesi için ekmek kırıntısı döküyorsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Hayvanları ve doğayı sevin.

Read more...

Perşembe, Eylül 21, 2006

Çeşm-i Cihan

Bu yaz bana çok uzun geldi. Uzun zamandır tatile çıkmadım ve bu sene ağustos sonu olarak belirledim iznimi. Ancak anladım ki bu yoğun tempoda insan arada dinlenmeye ihtiyaç duyuyor. Biz de Barış ve Sevgi ile beraber Amasra’ya gitmeye karar verdik. Aslına bakarsanız en az 3 yıldır Amasra ve Safranbolu ya gitmeyi düşünüyorduk ancak bir türlü zaman ayırıp da gidememiştik. Ama bu hafta sonu her şey mükemmel olacaktı. Arabaya atladık ve güzel bir yolculuk yaptık Amasra ya kadar. Araba ile gitmek çok hoş oluyor çünkü istediğimiz yerde durabilme özgürlüğüne sahip olabiliyoruz. Nitekim Mengen de bir mola verip çorba içme lüksüne sahip olduk. Ancak açıkçası pek beğenmedik belki de yanlış bir yer seçtik Mengen yemeklerinin lezzetini tatmak için.

Amasra’ ya vardığımızda en başlıca sorunumuz yer bulamamak oldu. Tüm otel ve pansiyonlar doluydu neredeyse uzun aramalarımız sonucunda güzel bir otelde güzel bir yer bulduk ve yerleştik. Sonra plaja Sevgiyi bıraktık ve Amasra’ yı keşfe çıktık. İnanılmaz hoşuma gitti Amasra. Çok güzel bir tarihi dokusu var, Venedikliler zamanından bu yana etkileyici izler bırakmış Amasra Limanı. Yaptığımız tekne turu tüm tarihi gözlerimizin önüne serdi, güneşin batışı insanı bambaşka yerlere götürüyor hele de sevdiğiniz yanınızdaysa benden söylemesi. Akşam elbette herkesin önerdiği Canlı Balık ta yedik yemeğimizi. Epey bir zor oldu aslında yer bulmak ama beklememize kesinlikle değdi doğrusu. Balık ve Amasra salatası, eee tabi rakısız olmaz :).

Ertesi gün sabah erkenden kalktık ve Amasra’ nın meşhur Çakraz plajına doğru yola koyulduk. Arabanız olunca işte böyle çevreyi dilediğiniz gibi dolaşabiliyorsunuz. Amasra-Çakraz arası 15 km. Karadeniz’ in doğa ile bütünleştiği, yeşil ve mavinin tonlarının iç içe olduğu, berrak denizi, tertemiz kumsalı, doğallığını kaybetmemiş yapısıyla keşfedilmeyi bekleyen bir yer Çakraz. Kafa dinlemeye hele ki sevg
iliyle gitmeye en uygun yerlerden birisi, sakin inanılmaz sakin bir yer. Küçük bir kumsal ve kumsalın arkasında pansiyonlardan ve köyden oluşan Çakraz’ ın güzel denizinde biraz yorgunluk attıktan sonra tekrar Amasra’ ya döndük. Çeşm-i Cihan da yemek molası verdik ama ne yalan söyleyeyim dün Canlı Balık ta yediğimiz balıkların tadını kesinlikle tutmaz Çeşm-i Cihan. Neyse sonra Safranbolu’ ya doğru yola koyulduk. Tarihi ve mistik dokusu ile batı Karadeniz bölgesindeki gezilesi bir yer Safranbolu. Ülkemizin bu kadar güzel mekanları, gezilecek yerleri var biz bunlara sahip çıkmıyoruz, sahip çıkmak bir yana bu tip yerlerin varlığından bile haberdar olmuyoruz kimi zaman! Mesela Safranbolu’ nun UNESCO tarafından dünya koruma kenti ilan edilmesinin önemini buraya gidince daha iyi anladım. Safranı bol olan bu şirin beldemizde safranın kilosunun 10 milyar ettiğini de öğrenmiş oldum :). Akşam yemeğimizi burada yedikten sonra Ankara’ ya, bizi bekleyen boşluğa doğru yola koyulduk.

Read more...

Salı, Eylül 19, 2006

Gezdim, Durdum

Uzun zamandır yazı yazmıyorum buraya ama tüm yaz Ankara' da kaldığım için Ağustos sonu ve Eylül başlarında bunun acısını çıkarttım. Önce haftasonu için Amasra' ya gittik, ardından bir haftalık bir tatil yapıp, Şarköy, Gökçeada ve Bozcaadayı gezdik, inanılmaz güzeldi, özellikle Bozcaada harika bir yer. Eylül' ün ilk haftası Amerika' daydım. Bir hafta iş için Austin/Texas ve ardından 1 hafta tatil için NewYork, ve donüşte bir günlük Londra ziyareti. Yepyeni dostluklar, anılar, heyecanlar. Yazacak çok şey birikti anlayacağınız, bu seyahatlerim ile ilgili yazılarımı en kısa zamanda siteye yükleyeceğim resimleriyle beraber. Yakında görüşmek üzere.

Read more...

Salı, Ağustos 01, 2006

Basitleştir, basitleştir, basitleştir

Barış ile ilk çıkmaya başladığımız dönemlerde dağcılık bana çok uzak geliyordu. Yani düşünüyordum ne gerek var bunca zahmete, ızdıraba diye. Fakat geçen yıllar beni bir çok konuda olduğu gibi dağcılığa bakışımı da değiştirdi. Burada dağcılıkla ilgili ahkam kesecek kadar kendimi yeterli görmüyorum, ama gözlemlediğim kadarıyla böyle uğraşları olan kişilerin hayata bakış açılarının bir çok insandan daha farklı ve doğru olduğunu düşünüyorum. Onlarda zoru başarabilme yetisi var kesinlikle. Dağa gittiğinizde bunu hissediyorsunuz zaten. Orada anlıyorsunuz ki hayatta sadece karnınızı doyurmaya, barınmaya ve sevmeye ihtiyacınız var. Bu dünyada aslında temelde herşey o kadar basit ki, bazı kavramları kafamızın içinde çok büyütüyoruz. Üstesinden gelemeyeceğimiz hiç bir engel yok kendimizden başka. Bir şehir hayatı var sizin yaşamak zorunda olduğunuzu hissettiğiniz ama her zaman bilinçaltınızda bir kaçış planı oluşturduğunuz ve de bu değişimi yapabilecek cesareti hiç bir zaman kendinizde bulamayacağınız. Hayaller kuran, buralardan uzaklaşmak, kaçıp kurtulmak isteyen, sanki böyle bir imkan yokmuş gibi de iç çekip duran insanlardan oluşan topluluklar size yabancı değillerdir eminim. Ben mühendisim ve çevremdeki bir çok insan gibi realist düşüncelere sahip(t)im. Yani nedir bu realist düşünce, iş hayatında başarılı olmak zorundasın, para kazanacak, kazandığın paraları biriktirecek, hayalin olduğunu düşündüğün bir geleceğe sahip olmak için daha çok çalışacak, çalışacak ve çalışacaksın. Sonra bir bakacaksın ki uğruna feda ettiğin gençliğin sana çocuklarına anlatacak bir çok "keşke" ler bırakmış. Ehh elbette bunun yanında en az bir ev ve bir araba da tesellisi, tümden gelim yaparsak, hangisini feda etmeyi isterdiniz, malvarlığınızı mı yoksa "keşke"lerinizi mi?

Şimdi böyle bir girişin elbette bir nedeni var, sizlere bir düşünürden bahsetmek istiyorum, ve eğer benim gibi düşüncelere sahipseniz mutlaka edinmeniz gereken bir kitaptan. Henry David Thoreau - Doğal Yaşam ve Başkaldırı.

Hayat dusturu "basitleştir, basitleştir, basitleştir" olan ve hayatının bir döneminde şehirden kaçıp, Walden gölü kıyısında inzivaya çekilen ve aynı adlı ünlü kitabını burada kaleme alan Henry David Thoreau, kitabın bir yerinde beyaz adamla kızılderilinin “ev” ve “sahip olmak” kavramlarına yaklaşımını karşılaştırır. Beyaz adam için, içinde her türlü konfora, her çeşit elektirikli ev aletine, en iyisinden mobilyalara sahip evlerde yaşayabilmek çok önemlidir. Öyle ki, hayatının yarısını bu uğurda harcamaktan tereddüt etmez. Hep daha iyi, daha büyük, daha lüks bir eve sahip olmak için çalışır, didinir, para biriktirir ve bir anlamda ömrünün yarısı bununla geçer. Oysa “asıl vahşi” diye nitelendirilen kızılderili, herhangi bir yerde rahatlıkla kurabileceği çadırını sırtında taşıyabilir ya da onun için gerekli basit malzemeleri gittiği her yerde rahatlıkla bulabilir. Onun evi, o anda yaşamak istediği herhangi bir ova, orman, su kenarı, dağ, her yer olabilir. Thoreau, doğayla muazzam bir uyum yakalamış kızılderiliyi, sahip olduğumuz en iyi, en konforlu, en büyük evlerden birine getirsek ve bu evi ona vereceğimizi, ancak karşılığında da hayatının yarısını vermesi gerektiğini söylesek acaba ne gözle bakar bize diye sormaktan kendini alamaz. Bu noktada hangimizin daha akıllı olduğunu kestirmek çok zor. Bugünün koşullarında elbette bir kızılderili gibi yaşamak mümkün değil, Thoreau’nun zamanında bile mümkün değildi, ancak burada önemli olan, basit bir kavram üzerine bile hayatı ne kadar farklı algılayabileceğimiz, ve delilikle normalliğin sınırlarının çok göreceli olduğu.

Aslında Thoreau' nun Sivil İtaatsizlik konusunda söylemleri ile ilgili de birşeyler söylemek, alıntılar yapmak istiyorum, ama onun için ayrı bir başlık açacağım yakında burada.

I went to the woods because I
wanted to live deliberately...
I wanted to live deep and suck
out all the marrow of life!
To put to rout all that was not life...
And not, when I came to die, discover
that I had not lived...

ormana gittim
çünkü bilinçli yaşamak istiyordum
hayatı tatmak ve yaşamın iliğini özümsemek istiyordum
yaşam dolu olmayan herşeyi bozguna uğratmak
ve ölüm geldiğinde farketmemek için hiç yaşamamış olduğumu

Read more...

Salı, Temmuz 11, 2006

Platini vs Arconada

Bir dünya kupasını daha geride bıraktık. Şampiyon İtalya oldu. Dünya kupası başladığında Candaş şampiyonun İtalya olacağını söylediğinde gülmüştüm. Ama top yuvarlaktı. İtalya 4. kez dünya şampiyonluğunu elde ettiğinde ardında Zuzu nun kırmızı kartlık kafa vuruşu konuşulur olmuştu. Ne saçmalık. Dünyanın en iyi futbolcusu bu tip hareketler yaparsa biz kimden ne bekleyelim.

Her 4 yılda bir gerçekleştirilen bu organizasyon başlamadan haftalar önce insanlar yorumlar yapmaya, birbirlerini heyecanlandırmaya başlarlar ama ben her geçen dünya kupası heyecanımı yitirdiğimi düşünüyorum. "Nerede o eski dünya kupaları" diyerek bir anlamda da yıllar önce babalarımızın söylediği cümleleri sarfediyorum. Ama ne bileyim gerçekten de tadı tuzu olmuyor artık sanki. Eskiden futbol takımlarının çoğunun kadrosunu ezbere bilirdik, futbolcuların çıkartma albümlerini yapardık, top oynarken onların isimlerini kullanırdık hep. Mesela ben Hollandayı her zaman çok severdim, top oynaren "Ronald Koeman" olurdum hep, toplara inanılmaz sert vururdu, o ne zaman serbest vuruş kullanacak olsa heyecandan yerimizde duramazdık. İspanya, Almanya, Brezilya, İtalya ne takımlardı, şimdi öyle değil sanki. Futbol tarihinde en unutamadığım maç 1984 avrupa şampiyonluğu finalidir. İspanya ile Fransa oynuyor. İispanya'da kalede arconada. O güne kadar inanılmaz maçlar çıkartmış ve İspanya' yı finale taşımıştı. Fransa lehine verilen bir penaltı ve topun başında Platini, top barajı geçtiğinde spiker "Arconada topu" aldı derken koltuk altından geçen top ve ardında şampiyon Fransa ve ağlayan Tekin' i bırakıyordu.

Bu arada 2006 Almanya' nın ardından bu organizasyonu yaklaşık 16 yıl Avrupa kıtasında göremeyeceğiz maalesef. FIFA nın planlarına göre turnuva aşağıdaki programa göre gerçekleşecek;

2010 - güney afrika cumhuriyeti
2014 - güney amerika
2018 - asya
2022 - avrupa

Read more...