"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Çarşamba, Nisan 21, 2010

Mürekkep Kurumasın

Londra' da metronun her vagonunda en az iki kişiyi mutlaka kitap okurken görürsünüz, bir çoğu da gazetesini okumaktadır. Metronun duvarlarını yeni çıkan kitapların afişleri süsler, yılda yaklaşık 1 milyar kitap satılır İngiltere' de buna rağmen gazeteler okuma alışkanlığını daha nasıl artırırız diye makaleler yazıp durur. 2006 yılında yapılan "Türkiye' nin Okuma Alışkanlığı" projesinden alıntıladığım aşağıdaki bilgiler ise tam anlamıyla moral bozucu. Hele "Dünya Kültür ve Aydınlanma Haritası" ndaki yerimizi görünce oturup ağlayasım geldi. Sapere Aude yazıma devam etmeye gönlüm elvermedi bu istatistikler yüzünden.
 
Türkiye’de kitaba yılda harcanan para 45 sent 
İhtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235’inci sırada
Nüfusun yüzde 40’ı hayatı boyunca hiç kütüphaneye gitmiyor
Gençlerin yüzde 70’i hiç okumuyor
Nüfusun yüzde 95’i televizyon seyrediyor
 
Milli Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan raporda, “televizyon izleme alışkanlığının, özellikle son yıllarda okuma alışkanlığı edinmede en etkin engelleyicilerden” biri olduğu belirtilmiş. Rapora göre, Türkiye’de televizyon izleme süresi dizi filmlerdeki artışa paralel 3.5 saatten 4 saate yükseldi. Bu artışla, ABD ile birlikte en fazla televizyon izlenen ülke konumuna gelen Türkiye, kitaba yatırım konusunda ise dünya ortalamasının yarısını bile yakalayamıyor.
 
Bir Norveçli kitaba yılda 137 dolar, Alman 122 dolar, İsveçli, Avustralyalı ve Belçikalı 100 dolar, ABD’li 95 dolar harcarken, bir Türk yılda kitap için yalnız 0.45 dolar para ayırıyor. Türkiye, bu konuda dünya ortalaması olan 1.3 doların bile çok altında kalıyor.

Raporda, Türkiye ile gelişmiş ülkelerin, kitap okuma oranları da karşılaştırılarak, aradaki “derin uçuruma” dikkat çekilmiş. Bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Oranlamaya göre Türkiye’de, 6 kişiye yılda 1 kitap düşüyor.
 
Düşünen nesiller için çocuklarınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırın. Okumayan anne babanın okumayan çocukları olur. Siz okuyun, okutun.
 

Read more...

Pazartesi, Mart 29, 2010

Bahçelerde Kereviz

İki haftasonudur sadece ev ve bahçe ile uğraşıp duruyorum, neler yapmadım ki. Bedensel olarak inanılmaz yoruldum ama bu işlerle uğraşmak zihnen beni dinlendiriyor. Çalışmalarımın sonuçlarını aldıkça da acayip mutlu oluyorum. Mart ayı bahçe işleri için önemli bir ay, ağaçlar budanacak, çimenler kesilecek, gübreleme yapılacak, yabani otlar ve yosunlarla mücadele, salyangozlara karşı önlemler, çiçek dikimleri, düzenli sulamalar, ve daha bir sürü teferruat. Tüm bunlara ilaveten bir de bahçemizin vazgeçilmezi köstebeğimiz (kirpi) beliriverdi yine, yaptığım tüm emekler boşa gidecek endişesiyle kendisini bahçemizden uzak tutmak için bir cihaz satın aldım. Dakika başına garip bir ses çıkartan bu cihaz kirpiyi değil de daha çok bizi rahatsız ediyor. Bakalım bir sonuç alabilecek miyim?

Bahçe işlerinin yanında bahar temizliği ve hadi elim deymişken bir de çalışma odamı boyayım dedim. İnsanın evini boyaması çok eğlenceli bir şey. Eve ilk yerleştiğimizde oturma odası ve mutfağı boyamıstık, diğer yerlere dokunmamıştık, şimdi ben çalışma odasından başladım. Sanırım yaşlandıkça babama benziyorum, o da kafasında kurardı şunu bunu yapacağım diye, hiç anlam veremezdim kendini bu kadar yormasına, şimdi şimdi anlıyorum, bu tip işlerle uşraşmak iş yerindeki stresten uzaklaşmanın bir yöntemi. Ben de bir sürü liste yaptım kendime boş vaktim oldukça yapmak niyetiyle. Umarım baharla gelen bu enerjim uzun süre devam eder, bahar çok güzel. 

Tüm bu işlerin yanında çok güzel 3 film seyrettik onları da sizlerle paylaşayım, ne zamandır sinema ile ilgili bir şeyler yazmamışım. Aslı & Ömer sağolsunlar, Amsterdam Türk Filmleri Festivaline, benim en sevdiğim Türk yönetmen olan Fatih Akın' ın "Soul Kitchen" filmine gittik. Yine çok eğlendim, Akın' ın filmlerini çok seviyorum, gitmediyseniz tavsiye ederim. Müzikleri de cabası. Eğer Fatih Akın' ın diğer filmlerini de seyretmediyseniz, mutlaka "Duvara Karşı", "Temmuzda", "Kısa ve Acısız" ve "Yaşamın Kıyısında" filmlerini seyredin. Dün akşam Barış film olarak "Children of Men"i seçti, bu filmi yıllar önce sinemada izlemiştik, anılarımızı tazeledik. Muhteşem bir film, kesinlikle benim en iyi filmler listemde. Ayrıca en iyi aktörlerden biri olarak gördüğüm Clive Owen başrolde. Eğer iyi bir Pink Floyd hayranıysanız filmde bazı ayrıntıları yakalayabilirsiniz. İzleyin. Ve bu sabah kahvaltı filmi olarak "İki Dil Bir Bavul" filmini izledik. Bir Türkiye gerçeğini herhangi bir politik görüşe yer vermeden bizlere sunmayı başaran sade bir film. Özellikle Türkiye' yi İstanbul, İzmir' den ibaret sanıp, kafalarını toprağın altına gömen insanların seyretmesi elzem.

Vee son olarak güzel bir tatil haberiyle yazımı sonlandırayım. Haftaya 3 güzel arkadaşımızla beraber Londra' ya gidiyoruz. 4 gün boyunca altını üstüne getireceğiz en az bir müzikale gideceğiz, Greenwich de zamana meydan okuyacağız, Camden Town' da çiçek çocukları olacağız, Fish&Chips ile karnımızı doyuracağız, ben eski günlerimi anacağım, Barış' cım da 7 yıl evvel yanıma gelememiş olmanın acısını çıkaracak.Yupiii.

Read more...

Çarşamba, Mart 10, 2010

Yalan Dolan Dünya

Siyasi hayatımızın özeti, sadece bizim değil tüm dünyanın . . .


Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün aynı yoldan gidip gelirler­miş. Avcılar bilirmiş bunu... O yüzden fillerin geçeceği yolu derince kazar, üze­rini ince bir tabakayla örter ve kafilenin en önündeki filin tuzağa düşmesini sağlarlarmış.

Avcilar sonra siyah giysiler içinde yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fi­li kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Bir­kaç gün file hiç yiyecek vermeden sürermiş bu işkence...

Birkaç gün sonra aynı avcılar, bu kez beyaz giysiler içinde gelir, file sevdi­ği yiyecekleri getirir, karnını doyurur, besleyip okşarlarmış.

Böylece kendilerine alıştırdıkları fili çukurdan çıkarır, hortumundan tutup ya bir sirke ya da çalışacağı yere götü­rür, ölünceye kadar işlerinde kullanır­larmış.

Read more...

Cumartesi, Şubat 27, 2010

Mr. Brown

Genelde yurt dışında çalışmak/yaşamak ile ilgili iki farklı tepkiyle karşılaşıyorum Türkiye' deki tanıdıklarımdan. Tam olarak olmasa da aşağı yukarı şöyle;
  • Ne vardı da bırakıp gittin güzelim ülkeni, işini, çevreni?
  • İyiki gittin, buralar iyice kötüleşiyor.
Türkiye dışında yaşayan, çalışan tanıdıklarımdan da benzer şekilde aşağıdaki gibi yorumlar alıyorum;
  • Hiç iyi etmedik Türkiye' yi bırakıp gelmekle, en yakın fırsatta döneceğiz
  • Çok iyi bir karar vermişiz gelmekle, şimdi herşey çok farklı
Yani anlayacağınız, her konuda olduğu gibi kişiye göre olayların yorumu değişik olmakta. Yaklaşık 3 yıldır Hollanda' da yaşıyorum, 6 ay İngiltere' de yaşadım. Sanıyorum yurtdışında yaşamak ve çalışmak ile ilgili yorum yapabilecek, bilgi verebilecek kadar tecrübeye sahibim. O nedenle yurtdışında yaşamanın avantaj ve dezavantajlarını görüp karar vermek isteyen kişilere faydalı olmak adına, tamamen kendi yorumlarımla süslü  olarak bilgiler vermek için yeni bir başlık açıyorum. "Expat Olmak" etiketiyle bu konuyu takip edebilirsiniz. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ben "iyiki gelmişiz" diyenlerdenim, ama Türkiye' de yaşamanın da bir çok avantajını görüyorum o nedenle olabildiğince iki tarafın da iyi ve kötü yönlerini kendimce göstermeye gayret edeceğim. İlk konumuz Mr. Brown gibi çok basit ama bence çok önemli bir konu!

ODTÜ' de "Bilgisayar Koordinatörü" olarak çalışırken karşılaşmadım ama ardından "Yazılım Mühendisi" olarak görev yaptığım sırada kapıdakı görevli "Günaydın Tekin Bey" deyiverdi. Daha önce hiç kimseden bey lafını duymadığım için çok garibime gitmişti, hele de bu lafı söyleyen kişi yaşça benden bir hayli büyük olunca bayağı bir afallamıştım. Ben ise iş hayatım boyunca müdürlerime hep "Bey" diye hitap eder olmuştum ve bunda hiç bir yanlışlık görmüyordum, ne de olsa benden rütbelilerdi! Yaşın önemi yok herşey kademe meselesi. Ahmet Bey, Mehmet Bey, Ayşe Hanım böyle sürüp gitti ta ki 2002 yılının Eylül ayında İngiltere de çalışmaya başlayana kadar. İlk gün kabus gibiydi, insanlara nasıl hitap edeceğimi bilemeden "Good Morning Mr. Brown" deyip duruyordum. Herkes gülüyordu bu Orta 1 ingilizce kitabından çıkmış cümleyi duyunca. 2-3 ayımı aldı insanlara isimleriyle hitap etmeye başlamam. Çok garip geliyordu ama öyle işte herkese istisnasız herkese adıyla hitap ediyordum. Bu inanılmaz önemli bir davranış. Saygıyı senin pozisyonun belirlememeli, yaptığın iş sana saygı duyulmasını sağlamalı. Ve bu saygı hitap şekli ile değil seni dinleyerek gösterilmeli.  Bu yüzdendir sanıyorum yurtdışında "yatay"  kariyer yapabilme olanağın varken Türkiye' de kariyer "dikey" olarak ilerlemekte genelde. Mezun olursun 2 yıl çalışırsın, özel odan, telefonun masan olur, sonra müdür sonra direktör olursun gitgide sana "Bey" diye hitap eden, yanında el pençe divan duran insanlar artar ve bu böyle sürer gider, sen de gitgide kendini üstün hissetmeye devam edersin. Burada ise ben kendimi diğer insanlardan, müdürlerden, direktörlerden farklı hissetmiyorum, onlarla konuşurken yanlış birşey dermiyim, saygısızlık eder miyim diye düşünmüyorum. Tamamen kendim gibi davranıyorum. Bu güzel bir şey değil mi? Burada başbakanın senden daha farklı biri olmadığını bilmek, insan olduğunu, senin gibi tuvalete gittiğini, uyuduğunu, ağladığını bilmek, hissetmek hoş değil mi? Size komik geliyor olabilir ama ben biliyorum ki bir çok insan bir çok lidere/yöneticiye/sanatçıya insan üstü gözle bakmakta. Elbette şimdi batı/doğu kültürü vs gibi bir çok detayı altında barındıran bir farklılık ama bence önemli. Türkiye' deki bir çok yöneticinin kendilerini diktatör sanmasına sebep olan bir farklılık. İnsanların okul, iş, özel hayatlarını etkileyen bir farklılık. Tabi çocukluktan beri asker gibi yetiştirildiğimiz için, "Saygı" konusu bizler için insanlara kazanılmadan gösterilmesi şart koşulan bir olgu durumuna geliyor. Kurtulmak da bir o kadar zor.

Bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın benim saygıdeğer okurlarım.

Read more...

Çarşamba, Şubat 17, 2010

Kısa Kısa

Tembel Tekin! Bu aralar çok yoğunum. Bir türlü yazı yazmaya fırsat bulamıyorum. Ama kendi kendime söz verdim, daha çok yazacağım. Aslında yazmak istediğim konulara bir başlangıç yapıyorum ama bir türlü yayımlayacak olgunluğa getirme azmini gösteremiyorum. Bir ara gaza gelip takır tukur 4-5 yazı yayımlayacağım sonunda. Neyse, Barış bugün tırmanışa gitti. Bilmeyenler için, her ne kadar bu sıfatı kendisine yakıştıramasa da, kendisi profesyonel "Kaya Tırmanışçısı"dır. Hatta derecesi bile var, İstanbul müsabakalarında 2. olmuştu. Tamam katılımcı sayısı 3 tü, ama derece derecedir. Burada her yer düz elbette nerede buldu kayayı da tırmanıyor diye düşünüyorsanız, çok güzel yapay tırmanış duvarları var. Benim çok hoşuma gidiyor kaya tırmanışıyla ilgilenmesi, O' nu başka hiç bir yerde bu kadar mutluyken görmüyorum. Bana futbol oynadığım günleri hatırlatıyor hep, hayatta herşeyi unutabildiğim belki de tek yerdi yeşil sahalar. Neyse işte ben de onun yokluğunda bir güzel çay demledim kendime, oturdum bilgisayarın başına, öyle kafama esen bir iki şeyi yazma niyetiyle, ama kısa kısa.
  • Aralık ayında başlayan kar yağışı ve soğuk, Şubat ayı ortası oldu hala devam ediyor. Yerden kar eksik olmadı son 2 aydır. Yetti artık diyorum, baharı özledim.
  • Geçtiğimiz Pazar benim çok sevdiğim bir iş arkadaşımın doğum günü için evine gittik. İş yerinden diğer arkadaşlar da eşleriyle beraber gelmişlerdi. Çok güzel bir gündü, dünya halkları toplantısı gibiydi. Arnavutluk, Hırvatistan, Macaristan, Hindistan, Hollanda, İtalya, Türkiye, Çek Cumhuriyeti, Romanya aklıma gelen ülkeler. Farklı kültürler, aynı çatı altında. Bu çok kültürlük hoşuma gidiyor. Bu arada Arnavut arkadaşımdan bahsetmeden geçemeyeceğim. İş yerinde Türkçe konuşabildiğim tek kişi. Evet çok güzel Türkçe konuşuyor, çünkü İzmir' de Hukuk okumuş. Ayrıca erkek arkadaşı İtalyan ve çok güzel İtalyanca' da konuşabiliyor, İngilizce ve Hollandaca da cabası. Hayran olmamak mümkün değil.
  • Evimizde Hollanda kanalları için CanalDigitaal ve Türk kanalları için Digitürk var. Ama ben görüntü kirliliği olmasın diye çok ufak ve düz bir anten aldığımdan özelikle yağmurlu günlerde Türk televizyonları  çekmiyor. Hollanda gibi bir ülkede yaşayınca da yağmur eksik olmuyor elbette. Ama şikayetçi değilim, zira televizyona esir olmak istemiyorum. Genelde farklı görüşlerin dile geldiği tartışma programlarını izlemeyi tercih ediyorum yağmursuz günlerde. Bu tartışma programlarında gördüğüm küçük bir tespit; Sanırım insanlarımızdaki en büyük sorunlardan biri "Gri" rengin yokluğu. Bakıyorum herkes ya siyah ya beyaz. Ara renk yok. Türkiye' de siyaset takım tutmak gibi. Senin tuttuğun takım ne derse ne yapsa hep destek tam destek. O nedenle Türkiye de bazen olan bitene şaşmamak elde değil. Ben yurtdışında olduğum için mi kendimi bu kadar objektif hissediyorum bilemiyorum. Ama insanlar çok basit şeyleri büyütüp mesela yapıyorlar çoğu zaman. Hayat gerçekten basit, zorlaştıran bizleriz. Bazı olaylara çok duygusal yaklaşıyoruz. Sanırım Din ve Milliyetçilik işin içine çok girdimi, genelde olaylar çözülemez boyutlara ulaşıyor. İnsanlarımızın da futboldan sonra en çok ahkam kesebildiği konular bunlar olunca, daha uzun bir süre yerimizde sayarız gibi gözüküyor. Halbuki benim arzuladığım düzeni kurmaya mevcut siyasetçilerin gücü yok. Hatta hayal dahi edemiyorlar "Daha İyi Bir Türkiye"nin mümkün olduğunu, ezberlerini bozmak istemediklerinden. İddialı bir cümle gibi oldu belki ama benim gibi her Türk gencinin söylemesi, haykırması gerekiyor. Toplumun kendisine verilenle yetinmemesi, daha iyiyi talep etmesi şart bu da ancak koyun olmamak ile olur. Yoksa her toplum gerçekten hak edildiği şekilde yönetiliyor.
  • Bir de etiket manyağı bir toplum olmuşuz, herşeyi etiketliyoruz ona göre tavır alıyoruz. Şimdi iki cümle söylesem, birinde "Dinsiz" diğerin de "Dinci" damgası yiyebilirim aynı anda farklı kişiler tarafından. Tartışma programlarının başında katılımcılar birbirlerini tarif edip ona göre izleyicilerin taraf olmasını bekliyorlar. Yani saatlerce tartışılsa bir sonuca varılamayacak, el sıkışılıp anlaşılamayacak bir durum. Ama en azından artık her konu konuşulabiliniyor diye sevinmek lazım züğürt tesellisi olarak.
  • Genelkurmay Başkanını tanıdığım, yüzünü bildiğim 2 ülke var. Amerika ve Türkiye. 3 yıldır Hollanda' da yaşıyorum, siyasetçilerini tanıyorum, ama ordu mensuplarını daha televizyonda ya da gazetede hiç  görmedim. Afganistan da askerleri olmasa bu ülkede ordu dahi olduğundan şüphe duyacağım. 
  • Geçen "Forest Gump" filmini izledik Barış ile. Ne diye onca yıl beklemişim bu filmi izlemek için anlamıyorum. Yine 1994 yılı ve yine bir şaheser. Benim gibi seyretmeyeniniz kaldıysa mutlaka izleyin. Çok begendim. Film 1960 lardan 1990 lara kadar olan bir süreyi Amerika' nın çeşitli tarihsel gerçekleri ve olaylarıyla da bağdaştırıp izleyiciye aktarıyor. Filmin bir yerinde ilginç bir sahne vardı. Tarihi hatırlamıyorum ama siyah insanlar beyazlar ile aynı okulda okuma hakkını elde ediyorlar. Okula girecekleri ilk gün tüm medya orada, beyaz öğrenciler bağarıp çağırıyor, itiraz ediyorlar. "Nasıl olur" diyorlar. Ve yıllar sonra siyahi bir başkanları var. Bu sahne beni gülümsetti açıkçası. İki kişinin aralarında Kürtçe konuşmasının yasak olduğu, ya da Kürtçe şarkı söylemek isteyen sanatçılara çatal bıçak fırlatıldığı dönemleri düşündüm. Şimdi Kürtçe TV bile var. Bazı şeyleri aşabilmek için zaman gerekiyor, belki de bir iki nesil. Bakın 1 yıldan fazla bir zaman önce ne yazmışım blogumda Romanları atlayarak, onları da eklemem gerekirdi;
  • "Türkiye' de ırkçılık var mı?" diye sorulsa hepimiz hiç düşünmeden HAYIRRR cevabını veririz sanki ırkçılık sadece Amerika da beyazların siyahlara karşı yaptığı birşeymiş gibi. Halbuki şimdi burada rastgele sıralayacağım kelimelerin kafanızda canlandırdıklarını bir tartın bakalım ve "Türkiye' de ırkçılık var mı?" yerine "ben ayrımcı biri olabilir miyim acaba?" diye sorun.

    Türkler, Engelliler, Kadınlar, Aleviler, Sunniler, Erkekler, Eşcinseller, Araplar, Amerikalılar, Almanlar, Yaşlılar, Yunanlılar, Fransızlar, Lazlar, Hastalar, Çerkezler, Ermeniler, Ruslar, Afganlar, Hintliler, Kürtler, Rumlar, Laikler, İslamcılar, Yahudiler, Ateistler, Metalciler, Çingeneler, Sarışınlar, Matematikçiler, Edebiyatçılar, Futbolcular, Mankenler, Solcular, Sağcılar, Kapitalistler, Sosyalistler, Komünistler, Alttakiler, Üsttekiler, Vejeteryanlar, Hayvan Severler, Hancılar, Hamamcılar, . . . Halbuki hepimiz sadece insanız.
Kısa kısa dedim yine de yazmışım bayağı, bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın.

Read more...

Cumartesi, Ocak 30, 2010

Fransız Rivierası - Nice

Ocak 2010 hızlı ve soğuk geçti. Yeni projem başladı. Onun heyecanı ile girdim 2010'a. Her yeni projede tarifsiz bir heyecan yaşıyorum, kendimi motive etmemin bir yolu olsa gerek bu. Proje başlangıç toplantısı için yine Amerika' daydım 1 haftalığına, giderken Amsterdam bembeyazdı, San Antonio' ya ise bahar havası hakimdi. Masmavi gökyüzü, pırıl pırıl bir güneş, resmen yazdan kalma günlerdi. 1 haftanın ardından tekrar Amsterdam'a döndüm, ve yine heryer bembeyaz. 3 yıldır buradayız, ilk defa bu kadar karlı bir kış yaşıyoruz. Hollandalılar da aynı şeyi söylüyorlar. Şimdi de oturdum bilgisayarın başına "Sapere Aude" yazıma devam etmek niyetiyle. Ama bir baktım camdan dışarı lapa lapa kar yağıyor hala, bari sıcak birşeylerden bahsedeyim de içim ısınsın diye başladım klavyemin tuşlarına basmaya. Sizlere geçtiğimiz sene yaptığımız süper tatilimizi 3 bölüm halinde anlatacağım :) 3 bölüm çünkü çok gezdik bir seferde anlatmak zor olacak.

Efendim bu tatilimizde yine Barış çok güzel bir plan yaptı bizler için. Önce Fransa' nın güneyi Nice, oradan Feribotla muhteşem Korsika adası ve yine feribotla Piza/İtalya. Son ana kadar otel rezervasyonu yapmadık, yola çıkmamıza 2-3 gün kala biraz panikler gibi olduk, ve kütüphaneden aldığımız rehberin sözünü dinleyerek kamp yapmaya karar verdik. Başta biraz tedirgin olsak da yaptığımız yapacağımız en güzel kararı verdiğimizi yaşadıklarımız kanıtladı bize. Harika bir tatil oldu, bundan sonra mümkün oldukça kamp tatili yaparız herhalde, herkese de tavsiye ediyoruz. Kamp maceraları ve fotoğrafları için Korsika ile ilgili yazacaklarımı beklemeniz gerekecek.

Uçak biletlerimizi yine aylar öncesinden aldık, bu defa çok iyi not almadım ama sanırım 2 kişi Amsterdam-Nice gidiş ve Piza-Amsterdam dönüş için 140 avro civarı ödedik. Transavia Havayolları ile gidip geldik, bu havayolu şirketini seviyorum, daha evvel de İtalya' ya giderken kullanmıştık, ucuz ve kaliteli. Yola çıkmadan 2 gün evvel kamp yapmaya karar verdiğimiz için bir de çadır aldık kendimize. Yazlık 2 kişilik, kurulumu 1 dakika, toplanması yarım saat :) süren bir çadır. Resimler daha sonra. Çadır için 50 avro civarı para verdik, gayet ucuz ve işlevli idi. 1 uyku tulumu ve 2 mat ile kamp alışverişimizi tamamladık.

Nice'e iner inmez hemen havaalanı çıkışında kahve ve kruvasan aldık. Fransa' nın neresine giderseniz gidin mutlaka kruvasan alın, fırından yeni çıkmış sıcacık kruvasan ve yanında bıi kahve harika oluyor, güne güzel bir başlangıç. Neyse, kahvemizi içip otobüsümüzü bekledik, sonra bir otobüs geldi ve ben içeri girip şoför e "Excuse me" ile başlayarak gitmek istediğimiz yeri gösterdim. Şoför bana ters ters bakıp ilk Fransızca dersini verdi "Bonjour" Hemen Fransa da olduğumuzu anlamış oldum, ben de ona bonjour dedim ve bir şekilde hangi otobüse binmemiz gerektiğini öğrenip rahatladım. Amsterdam' dan gelen biri olarak öyle herkese rahatça ingilizce soru sormamam gerektiğini öğrendim. Aslında daha önce Paris' te de benzer bir olay olmuştu demek o zaman tam anlayamamışım :)

Côte d'azur (Mavi Kıyı ya da Fransız Rivierası) bölgesinin en büyük şehri olan Nice, ya da bütünüyle güney Fransa herkesin rağbet ettiği bir tatil bölgesi. Bunu sonuna kadar hakediyor. Fransa ile ilgili tüm önyargılarınızı (varsa) kırın, gerçekten çok güzel bir yer. Harika yemek, kahvaltı, fırın, kahve, şarap, deniz, güneş, meydanlar, kafeler, kitapçılar, insanlar, gülen mutlu insanlar, koşan spor yapan eğlenen insanlar, ağaçlar, çiçekler, çocuklar, liman, heykeller vs vs vs harika. Nice te hayatımda yediğim en güzel pizzayı yedim desem inanır mısınız?

Harika bir denizi var, havaalanı da tam denizin üzerinde, uçaklar kıyıya paralel geçiyorlar, çok güzel bir görüntü oluşturuyor. Fotoğrafçılar için harika görüntüler yakalamak mümkün. Deniz ve şehir birarada, ama şaşılacak derecede temiz bir yer Nice. Gerçekten pırıl pırıl her yer, beni biraz şaşırttı bu durum, yani gerçek olamayacak derecede ak-pak bir şehir. Sokaklarında dolaştık saatlerce, meydanlar, kafeler, portakal ağaçlı bahçeler, her yer huzur dolu, sıcak. Balkonlardan sarkan çiçekler, renkli duvarlar, eski arabalar herşey mutluluk veriyor insana burada. Cannes ve Monaco' ya çok yakın olması da ayrı bir cazibe katıyor şehre, biz planlarımız arasına oraları koymamıştık en azından bu sene için. o nedenle 2 günlük gezimizin ardından "Büyük Macera Korsika" ya doğru yola koyulduk. Korsika' yı yazmaya başlamadan sizleri Nice fotoğraflarıyla başbaşa bırakayım.

Read more...

Çarşamba, Aralık 30, 2009

Sapere Aude!

Uzun süredir bir konu hakkında yazmak istiyordum ama bir türlü nasıl başlayacağıma karar verememiştim. Kısmet bugün böyle bir başlangıç yapmakmış.

Çocuklar dünyanın en saf yaratıkları. Aslında inanılmaz bir beyin kapasiteleri var, küçük yaşta ne versen alıyorlar. Zamanla çocuklara verilen bilgilerin kalıcı hale gelme ihtimali de yüksek. Çocuk yaşta insan anlatılan herşeye inanıyor. Çok iyi hatırlıyorum, Çetin abim arada sırada film anlatırdı, ben de onu büyük zevkle dinlerdim. Ama filmleri kendi kafasına göre anlatırdı. Bana sorardı "Bugün ne dinlemek istiyorsun?" diye ben de DVD dükkanından film seçer gibi söylerdim bir film, adını bilmesem bile türünü söylerdim o bana anlatırdı. Bir gün hiç unutmuyorum "Devler Çarpışıyor" isimli bir film anlatmıştı bana. Saatlerce iki devin dağın başına kadar yürüyüp orada birbirlerine toslamaları ve aşağıya düşüp ölmeleri gibi uydurma bir hikaye idi. Ama ben inanırdım bunlara o yaşlarda.

Çocuğun ona verilen bilgiler için herhangi bir filtresi olmuyor, verilen her şeyi anında alıyor. Belli bir zaman sonra birey aldığı eğitim, bulunduğu çevre vs gibi etkilerin yanında kişiliğinin de oturmasıyla bir filtre oluşturuyor ve kafaya girecek bilgiler belli bir sorgu süzgecinden geçiyor. Her bilgi içeriye girmiyor. Ama içerideki yanlış bilgiler (kimine göre doğru) doğrularıyla değişmediği gibi, içeriye kabul edilenler çocuğa küçükken yüklenen programın kabul ettikleriyle sınırlı kalıyor.

Şimdi bilgiyi çeşitli sınıflara ayırabiliriz ama ben burada 3 sınıfa sokacağım. Doğru Bilgi, Yanlış Bilgi, Yanlı Bilgi. Çocukken hiç bir süzgeçten geçmeyen bu 3 tip bilgi ile beynimiz dolduruluyor tamamen tesadüfi olarak. Yani doğduğumuz ülkeden, anne babamıza, bulunduğumuz çevreye, okuduğumuz okullar ve öğretmenlerimize kadar bir çok farklı etken neticesinde düşüncelerimiz şekilleniyor. Zaman içerisinde yanlış bilgilerden kurtulabiliyorsak, yanlı bilgileri doğrularla değiştirebiliyorsak bunları kendimizi geliştirmeye ve açık fikirli olmaya, sorgulama yeteneğimizin başarısına borçlu olabiliriz ancak. Ama birçoğumuz bunu yapamıyor elbette. Özellikle bazı bilgileri sorgulaman yasaklanmış olarak başlıyorsun hayata. Bilginin senin için bir kutsallığı var ve sen de bunu senden sonrakilere aynı metodla taşıyorsun. Herkesin aklına elbette din gelecek ama söylediğim salt din değil, yakın/uzak tarihimiz, örf adetlerimiz , cinsellik, politika vs gibi bir çok birikim var gelecek nesillere taşıdığımız. Anlatmaya çalıştığım şey neden korkuyoruz da sorgulanılması düşünülemeyecek tabuları yaratıp küçük yaştaki çocuklarımızdan birer robot-insan yetiştiriyoruz. Zamanın bir ruhu vardır, bugün için doğru olan yarın da geçerli olacak değildir. Ya da geçmişte bilinen doğrular bugünün büyük yanlışları olabilir, yoksa mesela hala kız çocuklarını gömüyor olurduk. Dünya değişiyor, ve bildiğimiz doğrular da değişiyor. İnsanlar sınırlı bilgilerle yetinmemeli, her düşünce yanlışlanarak daha iyi düşüncelere dönüşebilir. Bizi insan yapan en büyük özelliğimiz düşünmek ise, bunu engelleyici yollara girip insana koyun muamelesi yapılmasının bir nedeni olsa gerek. Düşünsenize, bizler bundan yüzlerce, binlerce yıl önceki insanların bazı yaptıklarına, inançlarına, ırkçılıklarına bakıp eleştiriyor, gülüyoruz ama bundan belki de sadece onlarca yıl sonra gülünüp geçilecek benzer özelliklerimiz var. Hele bazı konularda zaman boyutunu bile kullanmana gerek kalmıyor. Dünyanın herhangi bir ülkesinde eleştirdiğin bir konunun tıpatıp aynısı senin yaşadığın yerde olunca göğüs kabartıcı etki yapabiliyor. Yani kendi aklımızın ve eylemlerimizin değil de dış etkenlerin , tabuların etkisiyle düşüncelerimiz şekilleniyorsa, özgürlük ne kadar yakınımızda düşünmek gerek.

Dünyanın özgür beyinlere ihtiyacı var.
Bu konuya biraz daha devam etme niyetindeyim. Herkese mutlu yıllar.

Aydınlanma, insanın kendi suçu ile düşmüş olduğu bir ergin olmama durumundan kurtulmasıdır. Bu ergin olmayış durumu ise, insanın kendi aklını bir başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın kullanamayışıdır. İşte bu ergin olmayışa insan kendi suçu ile düşmüştür; bunun nedenini de aklın kendisinde değil, fakat aklını başkasının kılavuzluğu ve yardımı olmaksızın kullanmak kararlılığını ve yürekliliğini gösteremeyen insanda aramalıdır. Sapare Aude! Aklını kendin kullanmak cesaretini göster! sözü şimdi Aydınlanmanın parolası olmaktadır.
Immanuel Kant

Tabu : Yasaklanarak korunan (nesne, kelime, davranış).
Sapere Aude : Dare to Know "Bilmeye cesaret et (Immanuel Kant, 1784)"
Fotoğraf : Tekin Mentes, Korsika

Read more...

Perşembe, Aralık 24, 2009

Life is . . .

Dünyayı gezen akranlarımın yaşadıklarını okumak hoşuma gidiyor. Bugün Ezberbozan Efe' nin yazısını okudum. Affına sığınarak çok hoşuma giden bir paragrafını aşağıda alıntılamak istiyorum. Bu hayata bir kez geliyoruz, tadını çıkartmak gerek. İmrenilecek bir hayatınız olması için çok paraya ihtiyaç var diye düşünmeyin, her gününüz birbirinin kopyası gibi geçmesin yeter. Hayatın ona verdiğimizden başka bir anlamı yok (Life is what you make of it). Hadi hep beraber Liz ile tanışın şimdi;

. . .
Cameron Highlands’de bir sürü yürüyüş yolu var trekking severler için. Ben sevmem:) ama yeni pabuçları deneyeyim dedim. Orta zorlukta ki 9A – 9B patikasını keşfetmeye karar verdik. Sabah kahvaltıda roti (Hint hamur işi) yemeye indik şehre. Burada Bir başka muhteşem şahıs olan Liz’le tanıştık. Bizim yediğimiz yerde yardım ediyormuş. Oturdu bizim masaya. Konuşmaya başladık. O anlattıkça bizim ağızlar daha da açıldı. Yaş 76, sene 56’da fransızca öğrenmek için çıkmış evden. Bir daha da geri dönmemiş. 2-3 senede bir annemi görmeye gittim dedi. Siz nerdensiniz diye sordu. Ben türküm dedim. Sene 65’de 3 hafta gezmiş. Arkadaşlar İsveçli olduklarını söyleyince İsveçce konuştu biraz. Hatta onların yaşadıkları kentte de yaşamış zamanında. İsveçli ressam bir sevgilisi varmış. Biz sordukça anlattı. Yedi yıl Hindistan’da, on yıl Endonezya’da, onbeş yıl Avustralya’da, beş yıl Ibiza’da, iki sene Japonya’da yaşamış. Bunlar hatırlayabildiklerim. Afrika’yı gördün mü diye sordum. Land Rover’la 13 ülke gezdik zamanında dedi. Arkadaşlardan biri Güney Amerika dedi. Bir buçuk sene de oralarda gezinmiş. Galapagos’a da donanma gemisiyle gitmiş her nasıl becermişse. Uzun lafın kısası, (fotoğrafını da göreceksiniz flickr’da) Liz bize hayatta hiçbirşey yapmamışız gibi hissettirdi. Söyledik bunu da kendisine. Kaç yaşındasın? 30. Daha önünde 46 yıl var, sen de yaparsın dedi. Yeter ki kendini o boktan şehir hayatının içine sokm??? Bu hatun hala günde üç saat kaldığı otelin köpeklerini falan gezdiriyor. Hayran hayran ayrıldık Liz’in yanından, o köpeklerine gitti, biz ormanımıza yollandık.
. . .
Yazının tamamı
Liz

Read more...

Çarşamba, Aralık 02, 2009

2 Ülke, 6 Şehir, 9 Gün

Herşeyi bırakıp dünya turuna çıkan insanlara çok imreniyorum. Blog' umdan sürekli ahkam kesip "hayallerinizin peşinden gidin" demek kolay elbette. Ama yapmak kolay olmuyor işte. Benim de bir "Dünya Turu" hayalim var ama her geçen gün hayalimden uzaklaştığımı düşünüyorum. Internette insanların günlüklerine bakıyorum, hatta "Barış Nerede" sitesini de o yüzden görülesi siteler kısmına eklemiştim.

Uzun süre herşeyi bırakıp gidemesek de, ara ara dünyanın çeşitli yerlerini gezmeye çalışıyoruz yıllardır. Genelde zamansızlıktan buraya koyamadım "Evliya Çelebi"nin maceralarını ama yavaş yavaş tüm gezdiğim yerlerle ilgili resimler, bilgiler, öneriler yayımlanacak. Bu yazı da gezdiğim yerlerden en sonuncusu olan İsveç ve Danimarka' yı anlatıyor zaten.

Öncelikle size nasıl bir tatilci olduğumuzu anlatmamız gerek. Türkiye' deyken başlamıştı bu alışkanlığımız. Tatilde tek bir yere gitmiyoruz hiç bir zaman. Sırtımıza çantalarımızı alıyoruz, bir rotamız oluyor (bazen olmuyor bile), her gün zıplaya zıplaya gezebildiğimiz kadar yeri gezip, tatilimizi öyle noktalıyoruz. Danimarka gezimiz de bu şekilde geçti. Kopenhag' tan başladık, sırasıyla Roskilde, Arhus, Danimarka' nın en kuzey ucu olan Skagen, feribotla Göteborg, oradan aşağıya Malmö ve tekrar Kopenhag.

30 Ekim' de yola çıktık ama biletlerimizi aylar öncesinden almıştık. Planlamayı önceden yapınca çok ucuza uçak bileti bulabiliyoruz. Biz de iki kişi Amsterdam-Kopenhag gidiş-dönüş 130 Euro ya Norveç Havayollarından biletlerimizi aldık. Haftalar öncesinden de kütüphaneden İsveç ve Danimarka ile ilgili kitaplarımızı alıp (Lonely Planet kitapları şiddetle tavsiye olunur ) dersimize çalıştık. Daha doğrusu Barış dersimize çok çalıştı ve beni de hazırladı.

İskandinav ülkelerini çok merak ediyordum, bu nedenle bu seyahat benim için çok önemliydi. Bu soğuk ülkelerin sıcak insanlarını tanımak, tarihlerini öğrenmek, yemeklerini tatmak beni birkaç yaş gençleştirdi. Kopenhag' a vardığımızda neredeyse gece yarısı olmuştu, daha önceden hiç bir otel rezervasyonu yaptırmamıştık (Çoğu kez macera oluyor plansız hareket etmemiz), hemen bir otel bulduk. Bir uyarı, iskandinav ülkelerinde her türlü rezervasyonu internet üzerinden yaparsanız çok daha ucuza geliyor. Bu söylediğim feribot için de geçerli, otel için de. Biz sonradan keşfettik ve her gittiğimiz yerde önce internet bulup ayarlamalarımızı yaptık, böylesi çok daha avantajlı.

Kopenhag da 2 gün kaldık, bisiklet kiraladık ki kesinlikle yapılması gereken bir şey (Günlük 85 kron). Şehri en güzel bisikletle gezebilirsiniz. Tekne gezisi yaptık (adam başı 60 kron), bu da tavsiye olunur, zira meşhur deniz kızı heykeline en kolay tekne ile gidebiliyorsunuz. Ben çok büyük bir heykel bekliyordum ama bayağı küçük olduğunu buradan belirteyim. Bir sabah havuza gittik, ilginç bir deneyimdi. Olmazsa olmaz Christiania' ya gittik. Detaylı bilgiyi buradan bulabilirsiniz. Kısaca Christiania, Kopenhag sınırları içerisinde bir nevi özerk bölge, "Özgür Kasaba" diye geçiyor, bayrakları bile var. Komün hayatı yaşanıyor, yaklaşık 1000 kişilik bir hippi köyü, belediye hiç birşeye karışmıyor, vergi vermiyorlar, hafif uyuşturucu satışı serbest, duvarları yazılı, harabe gibi bir yer, insanları mutlu. İlginç bir yer ama benim çok da hoşuma gittiğini söyleyemem, ancak mutlaka görülmesi gereken bir yer. Ertesi sabah çok güzel bir yerde Açık Büfe kahvaltı yaptık, kopenhaga giderseniz mutlaka burada kahvaltı yapın; Cafe Alma (Gunlogsgade, 5-7, rezervasyon gerekebilir 32543204, brunch adambaşı 150 kron). Akşam sokaklarda gezdik, bir meydan da açık fotoğraf sergisi vardı, dünyanın 100 ayrı yerinden manzara fotoğrafları, görülecek ne çok yer var. Sonra kaybolduk, üşüdük, ama mutlu mesut otelimize varmasını bildik.

Kopenhag' dan trenle Roskilde' ye geçtik. Benim en sevdiğim yerlerden biriydi burası. Sessiz bir yer, sonbaharı gerçek anlamda burada gördük. Muazzam bir kilisesi var (12. Yüzyıl), mutlaka görülmesi gerekir. Unesco dünya mirası listesindeymiş. Bu kadar ufak bir yerde bu kadar görkemli bir kilise beni şaşırtmıştı ki kralları zamanında burada yaşamış, zaten içeride Danimarka' nın 37 kral ve kraliçesinin tabutu vardı.

Roskilde güzel bir sahil kasabası, limanda bir sürü güzel tekneler, botlar, yelkenliler var. Pazar günü herkes deniz gezmesi yapmış, teknelerini limanda karaya çekip arabalarına bağlayıp evlerinin yollarını tutan insanlar gördük. Gezdiğimiz yerlerde müzeye gitmeye bayılıyorum, bulunduğun yeri tanımanın en güzel yollarından biri. Roskilde' de Viking Müzesi var, kesinlikle görülmeli (80 kron). Vikingler ile ilgili tüm bilgilerimizi tazeledik. Hayran kaldım yaşam tarzlarına, bir döneme damgasını vurmuşlar resmen. 1960 larda 5 adet Viking Gemisi bulunmuş, müze bu konsept üzerine oluşturulmuş. Gemi enkazı ve Viking tarihi üzerine bir ton bilgi. Viking korsan demekmiş, ama korsanlık yapan çok az Viking kabilesi varmış. İstanbul' a kadar gelmişler gemileriyle.

Roskilde' den Arhus' a geçtik (trenle 3,5 saat). Arhus Danimarka' nın 2. büyük şehri. Üniversiteler ve Öğrenciler kenti. Bana Kopenhag' tan daha sevimli geldi. Arhus' ta çok güzel bir lokantada (Klassisk 65 Bistro & Vinbar) harika bir yemek yedik, çok güzel şarapları da var, tavsiye olunur. Özellikle kendi yapımları olan somon' u mutlaka deneyin. Lokanta biraz tuzlu ve kredi kartı geçmiyor bilgisini hemen vereyim ardından da Lonely Planetteki şu söz ile cümlemi bağlayayım; "Eğer iskandinav, İngiliz ya da Japon değilseniz Danimarka size biraz pahalı gelecektir." Neyse, Arhus' ta yılın ilk karını gördük, üşüdük ama kar aslında içimizi ısıttı. Öyle bir sevinç kapladı işte. Çocuk gibiyiz n'apalım. Oradan kadın müzesine gittik (40 kron), Danimarka kadınlarının mücadelesi anlatılıyor. Danimarka kadınları 1915 yılında seçme seçilme hakkını kazanmışlar. Kadınlar bu hakkı talep etmişler, kazanmak için örgütlenmişler, yürümüşler, gösteri yapmışlar. Türkiye'nin 74 yıl önce parlementodaki kadın temsil oranıyla Dünya ikincisi iken, şimdi sonlarda olmasının altında kadınlarımıza bu hakkın hediye edilmiş olması yatıyor olabilir.

Arhus' tan trenle Aalborg' a geçtik, orada bir kahve molası verip Frederikshavn' a, oradan da trenle Danimarka' nın en kuzay ucu Skagen' a vardık. Hava buz gibiydi. Skagen bir sahil kasabası, balıkçılığın yanında ressamlarıyla ünlü. Buraya yolunuz düşerse mutlaka ama mutlaka Skagen Müzesini gezin. Burada bir zamanlar yaşamış olan muhteşem ressamlarla tanışın, hayat hikayelerini okuyun, resimlere bakın. Çok ama çok hoşuma gitti. Tüm gezimiz boyunca en çok beğendiğim müze burası oldu diyebilirim. 1850' den başlayarak ışığı, gökyüzü, deniz ve balıkçılarıyla bir çok artisti kendine çekmiş Skagen. Skagen ekolü bile oluşmuş (Her türlü hava koşuluna rağmen açık havada resim yapmak). Müzeden sonra postaneye gittik, annelerimize kart attık, ben bir de canım arkadaşım Candaş' ın doğumgününü kutlamak için bir kart attım.

Skagen' den Frederikshavn' a döndük, yemek molasının ardından feribotla Goteborg' a geçtik. Feribot seyahatimiz de çok güzeldi, daha evvel Korsika' da feribot kullanmıştık, içeride kumarhaneden, lokantaya herşey var. 3,5 saatlik yolculuğun ardından İsveç'e vardık. Göteborg çok güzel bir şehir, İsveç' in 2. büyük şehri. 2 gün kaldık burada. Müze gezecek vaktimiz olmadı, şehrin sokaklarına, cafelerine, pastanelerine verdik kendimizi. Çok güzeldi çok, İsveç' i çok sevdim. Feskekorka' da mutlaka balık yemelisiniz. İnsanları, ekonomisi, sokakları, eğitim sistemi, binaları herşeyi çok güzel. İsveç 100 yıldan fazladır barışçıl, 2. dünya savaşına katılmadığı gibi NATO' ya da girmemiş!

Göteborg' tan trenle Malmö' ye geçtik. Burada yaşayan arkadaşlarımız İnan ve Ayşe ile akşam yemeğe çıktık, 2 expat çift olarak bol bol sohbet ettik. Ondan, bundan, senden, benden, favori konularımızdan konuştuk. Harika bir akşamdı. Ertesi gün Malmö kalesi, Doğa Tarihi ve Sanat Tarihi müzelerini zaman darlığı sebebiyle hızlıca gezdik. Ardından Malmö' yü Kopenhag' a bağlayan meşhur köprüden (Oresund) geçerek Kopenhag Kastrup havaalanına ve sonra Amsterdam' a evimize döndük.

Gezi fotoğraflarımıza aşağıdaki linklerden ulaşabilirsiniz. Sitedeki menüye de yavaş yavaş fotoğraf albümlerini yüklüyorum. Dünya köşesi yapacağım, ülke ülke fotoğraflar olacak umuyorum. Bakalım zaman bizlere daha neler gösterecek.

Danimarka
İsveç

Aşağıda da Amerika ve İsveç' i karşılaştıran 2 bölümlük kısa ama çok güzel bir komedi programı var, bir hayli komik ama arada ironileri yakalayabilirseniz çok güzel. Kendimize pay çıkartacağımız bir çok yer var. Seyretmeye çalışın, özellikle Pop Star Evi ve Baconnaise kısımları çok hoşuma gitti.

The Stockholm Syndrome Part I
The Stockholm Syndrome Part II

Not : Barış gezimiz sırasında çok güzel notlar tuttu. Burada onun günlüğünden epey bir faydalandım. Bir dahaki gezilerimizi online yayınlamayı hedefliyoruz, bu amaçla taşıması kolay bir netbook bile edindik.


Read more...

Cumartesi, Kasım 28, 2009

Televizyon

Öncelikle herkesin bayramı kutlu olsun. Bayramların tadı yok yurtdışında yaşayınca. Hoş, Türkiye'de de artık bayramlar benim çocukluğumdaki gibi geçmiyor. Bayram deyince insanların aklına ilk tatil geliyor sanırım ki bu benim için de geçerli idi.

Bugün sabah kalktık, kahvaltıya oturduk. Hollanda kanalları arasında gezinirken, ulusal kanallardan birinde "Allah'a Giden Yol" isimli bir program yayımlandığını gördük. Program Arapça ve Türkçe altyazılı olarak Hollandaca dilinde yayımlanıyordu. 1-2 dakikalık bir duraklamam oldu. Sonra anladım Kurban bayramı daha doğrusu Hac dolayısı ile böyle bir program yayımlanıyordu. Çok çok çok hoşuma gitti, burada yaşayan Türk ve Fas asıllı müslümanlar düşünülerek, onların dili kullanılarak yayımlanıyor. Genel olarak günün anlamından, islam dinindeki öneminden, geleneklerden bahsediliyordu ve ayetlerden örnekler veriliyordu. Bir gün evvel de akşam haberlerinde Faslı bir ailenin Kurban kesiminden evde akşam yemeğine kadar olan süreç kültür programı gibi ana haber bülteninde yayımlanmıştı. Şimdi gelin de Hollanda' yı sevmeyin. Öğrenecek çok şeyimiz var, ama umutluyum, Türkiye'mde de güzel şeyler oluyor ve olacak.

Hazır televizyon demişken, geçen hafta Barış bana hastalığını bulaştırmayı başardığı için birkaç gün işe gitmedim, evde dinleniyordum. Hafta içi gündüz evdeyim ve elimde TV kumandası oradan buraya atlıyordum, ama Hollanda kanalları açık. Zira Türk kanalarında kadın programı adı altında işlenen beyin cinayetlerine şahit olmak istemiyordum. Gündüz saat 10 - 13 arası TV seyrettim ve izlediğim programlar şöyleydi;

Yemek programı; bir kadın bir erkek iki sunucu Tayvan' a gidiyorlar ve oradaki bir kaç ailenin evlerine gidip, yaptıkları yemekleri, yemek sunumlarını, aile içi iletişimlerini bizlere aktarıyorlar. Haftaya Ürdün' e gidiyorlarmış (The Taste Of Life).
Bir başka program; Bir kadın Avustralya' ya gidiyor ve bizlere oranın doğa güzelliklerini aktarıyor.
Bir başka program; Hollanda' da yaşayan yabancıların dil öğrenme, kültür adaptasyonu gibi problemlerin en aza indirilmesi için yapılan çalışmalar.
. . .

Programlar genelde bu şekildeydi, bir tane bağıran, çağıran, ağlayan konukları olan yayına rastlamadım. Böyle programlar yok mu derseniz elbette var ama çok seyrek ve gündüz programlarında görmedim hiç. Şimdi asıl soru şu, biz Türkiye' de bu programları çok sevdiğimiz için mi her gün izliyoruz, yoksa TV kanalları bu tip programları bize aşıladığı için mi seyretmek zorunda kalıyoruz. Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?

Tüm bu televizyon konularını konuşuyorken, şu haberi vermeden edemeyeceğim. Ülkemden her ne kadar umutlu olsam da arada bir karamsarlığa düştüğüm de olmuyor değil. Şimdi TRT gibi bir kanalda bu saçma sapan haberin ne işi var, nasıl bir mantığa hizmettir bu. Darwin'in, "Türlerin Kökeni" kitabını yazmasının üzerinden 24 Kasım'da 150 yıl geçmiş, ama TRT miz Darwin'i bitiren! belgeleri yayımlayarak Bilim Dünyasını aydınlatmayı (nasıl bir ampül kullanıyorsa!) kendine görev edinmiş. Aşağıda youtube bağlantısını veriyorum, mutlaka izleyin ve 1 dakika 46 saniye süren haberdeki 5 yanlışı bulun (15-25 saniyeler arası sağ üst köşeye bakın).

Darwini Bitiren! Balık

Ekşi sözlük gereken cevapları çok güzel bir üslupla vermiş, merak edenleriniz için;
Ekşi Sözlük Linki



Read more...