"I should not talk so much about myself if there were anybody else whom I knew as well." - "Eğer bir başkasını daha iyi tanıyor olsaydım, kendimden bahsetmezdim." - Henry David Thoreau

Cumartesi, Temmuz 24, 2010

Uçan Hollandalı

Gittiğimiz her yerde yüzlerce Hollandalıya rastlıyoruz. Zaten kamp yapmayı seven insanlar, biz de hep kampta kaldığımız için her taraftan Hollandaca işitiyoruz ve hemen kulak kabartıyoruz. Daha evvel bahsettim mi bilmiyorum ama Hollandalıların bizim deyişimizle cimri olduğu söylenir, ben tutumlu ya da eli sıkı olarak söylemek istiyorum. Çünkü bu adamlar 50 kuruşun hesabını yaparlar ama her sene binlerce Euro’yu yeni yerler gezmeye, kültürler tanımaya harcarlar. Benim yaşıma gelmiş ortalama bir Hollandalı bütün kıtaları görmüş oluyor. Nerede duyduğumu hatırlamıyorum ama söylendiğine göre dünya üzerinde her hangi bir yerde bir uçak kazası olduğunda, uçakta mutlaka Hollandalı oluyormuş.

Read more...

Cuma, Temmuz 23, 2010

Tatildeyiz - 1

Bu sene yaz tatilimiz Düseldorf’tan başladı. Tatil için her zaman olduğu gibi 5 dakikalık zamanı bile kullanmak istediğimizden, işten çıkar çıkmaz soluğu tren istasyonunda aldık. Duseldorf'a bir takım aksilikler yüzünden ancak gece yarısı varabildik, otelimize yerleşip geceyi dinlenerek geçirdik. Ertesi gün Düseldorf'u keşfe çıktık. Ancak kendimizi sanki Türkiye’deymişiz gibi hissettik, herşey her yer tanıdık burada. Sabah kahvaltısını çay, beyaz peynir, simit eşliğinde yaptık. Daha sonra akşam yemeği için yine buraya mantı ve baklava yemeye gelecektik. Düseldorf şirin bir avrupa kenti, böyle şehirlerde gezmeye bayılıyorum, canlı sokaklar, esnaf dükkanları, yiyecekler, içecekler, nehir kenarında oturma, etrafı seyretme, heykeller, binalar vs, kısacası insanı gezerken dinlendiren objeler. Duseldorfun tarihi biracısında (Uerige) oturup birşeyler yiyip içtik, kendimi Taksim de çiçek pasajında hisettim. Buranın meşhur dondurmacısı “Pia Eis” te dondurma yedik, bu sıcakta çok güzel geldi. Zaten dondurmacının önünde uzun kuyruklar oluşuyor, ve dondurmayı yerken nedenini anlıyorsunuz. Her zaman yaptığımız gibi şehir pazarına gittik, güzel yaz meyvalarından aldık. Düseldorfta kuleye çıktık ve tüm şehri buradan izledik (3.5 Euro).  Çok güzel fotoğraflar çektik. 
Ben 55-700 lük lensimi deneme fırsatı buldum burada. Akşam üzeri hafif bir yağmu yağdı ve bizleri azıcık serinletti, yağmurda yürüdük romantik romantik. Ertesi gün Pisa’ ya uçacak olduğumuz için otelimize gittik. Sabah Ryan Air ile Düzeldorf Weeze havaalanından Pisa’ ya uçacaktık. Ryan Air havayollaı bir garip, özellikle el bagajı konusunda çok sıkı olduklarını söylemem gerekiyor. 10 kilo ve bagaj boyutu konusunda gerçekten tek tek kontrol ediyorlar, elinizde ayrıca pasaport çantası veya ceketinizi tutuyrsanız bunu bagaj olarak kabul edebiliyorlar, sadece 1 el bagajı olacak konusunda epey ısrarcılar. Yakaladıklarını da affetmiyorlar, ucuz etin yahnisi. Biz bu sene de kamp yapmayı düşündüğümüz için çadırımızı da yanımızda almıştık, çadırı el bagajı yapacaktık, ağırlığı 3 kilo ama boyutarı biraz istenen ölçüleri aşıyordu, riske atmadık ve Check-In bagajı olarak verdik sırt çantamızla beraber. Genel olarak havayolundan memnun kaldım, zamanında kalktı bir sorun da yaşamadık. Bagaj dahil 2 kişi Düseldorf-Pisa arası 100 euro verdik (bagaj için 15 kiloya kadar 20 euro alıyorlar).
Bu yaz tatilimizde değişiklik olarak netbook umuzu da yanımızda taşıdık, o nedenle aslında blogumu bir miktar gerçek zamanlı güncellemeye çalışıyorum, geçen sene yaptığıız en güzel tatillerden biri olan Korsika da keşke bunu yapmış olsaydık diye içimden geçirdim, hala daha orası ile ilgili yazımı yayınlayamadığım için üzülüyorum, çünkü herkese, doğayı seven herkese tavsiye edebileceim bir yer. Neyse bu yazımda sadece Düseldorf gezimiz ve biraz fotoğraf, sonra bir aksilik olmazsa diğer ziyaretlerimizi eş zamanlı yazmaya çalışacağım. Şu an bu satırları Cinque Terre’ de kaldığımız kamptan yazıyorum.

Read more...

Salı, Temmuz 06, 2010

Akdenizin Gelini

Yaklaşık 2 yıl kadar önce Gökhan Karabolat aklıma sokmuştu aslında. Geçen sene yaz tatilindeyken üzerinde düşünme fırsatım olmuştu. Yıllarca beraber aynı yerde çalışmış, sonra başka yerlere dağılmış ama iletişimi hiç kaybetmemiş "dostların" tekrar bir araya gelmesi için bir organizasyon yapmalıydık! Bu maksatla ön çalışma için 18 Şubat tarihinde aşağıdaki maili 11 kişilik grubumuza gönderdim;

Çok uzak ve de çok yakın olmayan bir zamanda, dünyanın herhangi bir yerinde (Hiçbirimizin şu an yaşamadığı), herhangi bir mevsiminde, Cuma-Cumartesi-Pazar-Pazartesi ni içine alacak şekilde, (3-4 gün), eşsiz olarak, bir buluşma yapmaya nedersiniz? Ben böyle bir organizasyonu yapmaya gönüllü olurum valla sizler eğer "Evet" cevabını verirseniz. Ben şimdiden "Hayır" diyebilecekleri sezinlediğimden, aman diyeyim öyle bahane uydurmaya çalışmayın, üzersiniz beni. Hayat kısa, bir daha ne zaman böyle bir organizasyonu yapariz leyn!!

Cevaplarınızı bekliyorum,
Hepinizi özledim . . .
1 hafta içerisinde herkesten "Evet" cevabını ve çeşitli öneriler aldıktan sonra, Excel' de bir form hazırladım ve tatil yeri / zamanı için 3 öneride bulunmalarını rica ettim (Yer/Zaman Onerileri). Cevaplar sadece bana gönderilecekti ve ben gerekli düzenlemeleri yapacaktım. İşi biraz da eğlenceli hale getirmek için bir de yarışma gibi bir şey yapmaya karar verdim ve herkese aşağıdaki 3 soruyu sordum. Kazanan kişi buluşacağımız ilk Cumartesi günü akşam yemeğine para vermeyecekti. Organizasyonu yaparken acayip eğleniyordum, itiraf etmeliyim.

Bu sene hangi takım şampiyon olur, kaç puan alır. (Takımı bilmek 10, Puanı bilmek 90. Gerçekleşen puandan uzaklık 90 puandan düşülür.
Örnek : Cevap FB / 75 puan : Gerçek FB / 80 puan : Alınan Puan 10 + 90 - 5 = 95 puan

Buluştuğumuz Cumartesi gündüz yerel hava sıcaklığı kaç derece olacak?
Örnek : Cevap 40 Derece, Gerçek (weather.com öğle verisi) 30 derece,  En yakın cevap 100 puan sonrakiler -10 ar puan.

Katılımcıların toplam harcayacağı uçak parası Euro cinsinden ne kadar olacak? Buluştuğumuz Cumartesi günü merkez bankası kurları uygulanacak.
Örnek : Cevap 4000 Euro, Gerçek 3000 Euro, En yakın cevap 100 puan sonrakiler -10 ar puan.

7 Mart tarihinde herkes yer / zaman önerilerini ve yarışma sorularının cevaplarını göndermişti. Hemen önerilen yerleri sıraladım. Toplam 23 farklı yer önerisinde bulunulmuştu. Herkese bu listeyi gönderdim ve her bir yer için 0 ile 5 arasında puanlama yapmalarını istedim. Herkes oylarını verdi ve 20 Mart tarihinde oylama sonucu olarak Dubrovnik (Hırvatistan) ezici bir çoğunlukla belirlenmişti (Oylama Sonuçları). 

Organizasyonun en zor aşaması olan tarih belirleme safhası beni biraz endişelendiriyordu açıkçası. Önce yer oylaması gibi benzer bir süreçten geçmek niyetindeydim, ancak zaman belirleme işini oylamaya bırakırsak, bir sonuç alamayacağımıza neredeyse emindim. O nedenle herkesten "Kesinlikle Gelemeyecekleri" tarihleri bana göndermelerini rica ettim. Kimseye uymayan tarihleri çıkartınca geriye bir tek 19 Haziran tarihin kalmıştı. Bu tarihi herkesin önerisine sundum (31 Mart). Uzun mailleşmelerimiz, belirlenen tarihi bir hafta ileri bir hafta geri kaydırma çabalarımız vs sonucunda 19 Haziran tarihini netleştirdik ve uçak, kalacak yer, vs araştırmalarına başladık.

Nisan ayı daha çok uçak rezervasyonları peşinde koşturmakla geçti. Katılımcıların İstanbul, Ankara, Berlin, Amsterdam, Utrecht ve Kandahar gibi çok farklı yerlerden gelecek olmaları ve Dubrovnık' in turistik bir yer olmasına karşın ulaşım olarak pek fazla alternatifli bir yer olmaması bizleri bayağı zorladı. Ama sonuçta ben ve Önder'in Hollanda' dan önce Almanya Köln oradan da uçakla Hırvatistan Split kentine gitmek orada araba kiralayıp Dubrovnike yol almak gibi bir planlaması oldu. Benzer şekilde Ediz, Gökhan ve Candaş Özdoğu İstanbul' dan Saraybosna' ya uçuş, orada 1 gece koanklayıp, araba kiralayıp Split' e hareketleri ve bizimle buluşmaları, 1 gece Split' te konakladıktan sonra arabayla Dubrovnik' e hareket etmek gibi bir planlama yapıldı. Candaş Bozkurt ise Berlin' den direk Dubrovnike geçecekti. Ve evet tüm bunları gerçekleştirdik, ben yazarken yoruldum siz düşünün yolculuklar sırasında neler yaşadığımızı. 11 kişi başlayan organzasyonumuz 6 kişilik katılımla sonuçlandı ve çok mutlu ayrıldık. Herkesle buluştuğumuzda her birini ne kadar özlediğimi hissettim, uzun sohbetler ettik, eski günleri konuştuk, güldük, eğlendik ve bunu  her sene tekrarlamaya karar verdik. Bakalım seneye nerede ve ne zaman buluşacağız. Ben biraz gezdiğimiz yerlerden bahsedip sizleri güzel fotoğraflarımızla başbaşa bırakayım.

Organizasyon safhası kadar tatilimiz de çok eğlenceliydi. Önderle Amsterdam' dan trene atladık ve Köln' e gittik. Akşam saat 21 civarıydı sanırım, uçağımız sabah 7 de kalkıyordu. Akşam bir "backpakker" hostel da yer ayırtmıştık. Köln de akşam birşeyler atıştırdık, bir caz barda birşeyler içip hostela gittik. Kaldığımız yerin salonunda biraz televizyona bakıp biralarımızı yudumlarken, hostel da kalan gençlerle muhabbet etmeye başladık, çok değişik bir geceydi açıkçası, 19-25 yaş arası bu insanlar ile yaptığımız sohbetleri Türkiye' de bir çok insanla yapamayacağımı bir kez daha anlamış oldum."Ey okur eğer çocuklarınız varsa onları mutlaka bir süreliğine yurt dışına gönderin, en azından bir Interrail yapmalarına fırsat verin." diyerek asıl konuma devam edeyim. Neyse sohbet birbirini kovaladı ve farkettik ki biz daha yastığımıza başımızı koyamadan uçak saati gelmiş. Gençlerle vedalaştık ve Split' e doğru yola çıktık.

Split'e iner inmez arabamızı kiraladık, kalacağımız yere geldik. Adriyatik denizi kıyısında çok güzel bir liman şehri. Hırvatistan'ın 2. büyük şehri olan Split yaklaşık 1700 yıllık bir geçmişe sahip. Sahil şeridi Riva olarak isimlendirilmiş, hemen arkasında ise ortaçağdan kalma ve hala yerleşim alanı olarak da kullanılan Diocletian Sarayı.  Kaldığımız yer de Diocletian'ın bir köşesinde otantik bir taş evdi (5 kişi toplam 144 euro verdik). Ediz, Candaş ve Gökhan ile burada buluştuk ve palasın altını üstüne getirdik. Dünya kupası maçlarını seyrettik. Gece sahilde Beach Club a gittik (Mutlaka gidilmeli). Ben Split'i çok beğendim, herkese de gitmelerini tavsiye ederim. Eğer yolunuz Hırvatistan'a düşerse ne yapıp edin ve en az 1 gününüzü buraya ayrın. Aslında daha fazla zamanımız olsaydı Split'in etrafındaki adalara (Hvar adasını çok övdüler) giderdik ama artık bir daha ki sefere Barış la geldiğimde gideceğiz.

Araba seyahatleri hele de yol boyu sohbet edebileceğin arkadaşlarla isen inanılmaz güzel. Cumartesi günü 3 saatlilk bir araba yolculuğu ardından "Akdeniz'in Gelini" Dubrovnik'e vardık. Uzun uğraşlar sonucunda kalacağımız yeri bulduk. Havuzlu güzel bir villada kaldık, kişi başı günlük 20 euro verdik. Ev güzeldi ama denize uzaktı, altımızda araba olması büyük avantaj oldu. Candaşla da Dubrovnikte buluşup hasret giderdik. Akşam Dubrovnik merkeze gittik, kalenin içine girer girmez bir ihtişamla karşılaşıyorsunuz, uyanıkken rüya görmek gibi. Yemekler yedik, denize gittik, eğlendik, hopladık, zıpladık.  Dubrovnik insanı büyüleyen bir şehir. İnsanları çok cana yakın, denizi çok güzel, tarih, kültür, gece hayatı (gece çıkacaksanız Fuego' ya gidin mutlaka), harika yemekler ("black squid risotto" tadın) ne ararsan var. Tatil için ideal bir mekan, kesinlikle tavsiye ediyorum. Son gün altımızda araba olduğu için Montenegroya (Karadağ) gitmeye karar verdik. 2 saatlik bir yolculuk sonrası Karadağ'a vardık. Hava güzel olmadığı için denize giremedik ama Karadağ da bize güzel geldi, sosyetenin uğrak yeri olmakla beraber ülke olarak Hırvatistan' dan çok daha gerisinde gibi bir yorum yaptım kafamda bilmiyorum ne derece doğru. Ertesi gün çok erkenden yola çıkacağımız için akşam Dubrovnik' e geri döndük.

Perşembe akşamı başlayan organizasyonumuz salı gecesi sonlandı. Geriye hiç unutmayacağımız güzel anılarımız kaldı. Umarım seneye 11 kişi birden buluşuruz. Hatta mümkün olsa da keşke eşlerle buluşmayı başarabilsek. Biraz zor olur belki ama önümüzdeki organizasyonlara bakacağız artık. 

Canım arkadaşlarım, iyi ki varsınız... Seneye görüşmek üzere...



Not : Hırvatistan ve Karadağ Türk vatandaşlarından vize istemiyor. Biz sadece "Eş Vizesi" aldık bekar bekar buluşmak için :)

Read more...

Cumartesi, Haziran 12, 2010

Çok Seslilik

Çarşamba günü Hollanda' da erken seçim yapıldı. Haftaiçi seçim mi olur demeyin, insanların aileleri ile geçireceği Pazar gününün seçim ile heba olmasını istemez Hollandalılar. Seçim öncesi son birkaç hafta televizyonda liderlerin tartışmalarını izledik. Anladığımızdan değil ama burada seçim propagandası nasıl oluyor onu görmek bir de adayları, partileri tanımaktı amacımız. Sonuçta yaşadığımız ülkenin siyasi yapısı bizleri ilgilendiriyor.

İlk geldiğimiz yıl televizyon pek seyretmezdik, sadece ingilizce yayımlanan programları takip ederdik. Hollandacayı öğrenmeye başlama ya da çabalama sürecimizde televizyonun büyük yararı olacağı gerekçesiyle daha çok izlemeye başladık. Özellkle haberleri takip etmeye özen gösteriyoruz sabah kahvaltısında ve akşamları yemek yerken. Meclisteki tartışmaları gösteriyorlar bazen, acayip hoşuma gidiyor. Parti liderleri ya da milletvekilleri konuları kürsüde karşılıklı tartışıyorlar. O kadar hararetli tartışıyorlar ki  pür dikkat onları dinliyorum, ama birbirlerinin sözlerini neredeyse hiç kesmiyorlar. Sırayla konuşuyorlar ama konuşmaları sanki kavga ediyor gibi olmakla beraber sadece o süre içerisinde söyleyeceklerini söyleyip sonra karşı tarafı dinliyorlar. Hayret verici düzeyde medeni tarışmalar yapılıyor, elbette herhalde benim görmeye alıştığım manzaralar çok daha farklı olduğu için bana hayret verici geliyordur. Bir başka ilgimi çeken konu da parti liderlerinin koltuklarına yapışık olmamaları. Sadece dış görünüşü ve konuşmasından dolayı sevdiğim eski Finans Bakanı Wouter Bos, çocuklarına daha fazla vakit ayırması gerektiğini öne sürerek görevinden ayrıldı Şubat ayında. Yine dış görünüşü ve konuşmalarından ötürü sevdiğim Sosyalist Partinin kadın lideri Agnes Kant mahalli seçimlerde başarısız olduğunu düşündüğü için görevinden ayrıldı 3 ay kadar önce. Ve Çarşamba günkü seçimden sonra partisini 4. lüğe düşüren, Harry Poter lakaplı güzel başbakanımız Jan Peter Balkenende (Resmine bakarsanız lakabını hakettiğini anlarsınız), seçmenlerin mesajını aldım, üzerime düşen görevi yapacağım diyerek istifasını verdi. ("The voter has spoken, the outcome is clear.") Yine geldiğim yerde insanların görevi bırakmak için ölmeyi ya da bir kasedinin çıkmasını beklediğini düşününce herhalde bu istifalara bir ben şaşırıyorum diye düşündüm. Bir de yüksek vergilerden ve insanların bu konuya bakış açılarından bahsedip seçim sonuçlarına geleceğim. Hollanda  Avrupanın en yüksek vergi oranına sahip ülkelerinden biri, ancak oldukça adil bir sistemleri var ve halkı da buna inanıyor, arada vergilerden dolayı hayıflansalar da (Hollandalıların tipik özelliğidir herşeyden şikayet etmek) genel olarak vergi sisteminin olabildiğince adil olduğunu düşünüyorlar. Vergi gelirlerinin %80 lik kısmı Hollanda' nın en zenginlerinden toplanıyormuş. Bir gün havaalanında mağazanın birinden alışveriş yapıyordum ve kasanın önünde sıramın gelmesini bekliyordum. Önümdeki Amerikalı müşteri kasiyere Hollanda'da vergilerin neden yüksek olduğunu sordu, kasiyerin cevabı "Herkesin eşit haklara sahip olabilmesi, düzgün bir eğitim ve sağlık hizmeti alabilmesi için birilerinin bunun yükünü çekmesi gerekir" oldu. Yani halk bu bilince sahip, verginin doğru yerlerde kullanıldığından emin ve buna katlanıyor, bunu oradaki kasiyer düşünebiliyor, halk böyle bilinçlendirilmiş. Bana ilginç gelmişti sizlerle de paylaşmak istedim.

Gelelim seçimlere, son iki haftadır parti liderleri televizyonlarda karşılıklı olarak tartışıyorlar. Bu benim uzun süredir Türkiye' de görmediğim bir durum. Bütün liderler yuvarlak masa etrafında birbirlerine sorular soruyorlar, neyi nasıl yapacaklarını anlatıyorlar. Bir de hepsinin hangi konuda ne gibi bir önerisi olduğu belli. Hatta televizyon programları bunları grafiklerle sizlere aktarıyorlar. Belli başlı başlıkar var, ve hangi partinin hangi konuda ne vaad ettiği açık. Emeklilik yaşı 65 olacak diyenler listeleniyor, 67 olacak diyenler listeleniyor. Mortgage, Vergiler, Göçmenler vs. herkesin modeli belli. Sen de bunlara bakıp aşağı yukarı oyunu verirsen ne alacağını biliyorsun. Kimse 2 anahtar falan gibi olmayacak şeyler vaad etmiyor. 

Hollanda' da seçim barajı yok, daha doğrusu var ama yok denecek kadar az, sanırım %1, net olarak bilmiyorum. Ama sonuçta ortaya bir çok seslilik çıkıyor. Türkiye' de %10 barajı sayesinde kalıplaşmış partileri, ve bozuk plak gibi oynayan aynı sesleri dinleye duralım, burada meclise 2 milletvekili sokmayı başaran Hayvanlar Partisinin amblemine bakarak çok seslilik bir ülkede nasıl yaratılır diye düşünelim. 

Tabi bu seçim sisteminin sonucunda yüksek ihtimalle koalisyon hükümeti ortaya çıkıyor. Çünkü tek bir partinin %50 çoğunluk olan 75 milletvekili çıkartması çok zor. Sonuçta  Çarşamba günkü seçimler neticesinde 10 parti meclise girmeyi başardı ama en az 3 partili bir koalisyon Hollanda'yı yönetecek. Birinci parti olarak meclise giren Özgürlük ve Demokrasi partisi (VVD) tarihinin en büyük başarısını gösterdi. Ancak bu seçimlerde 3. parti olarak meclise girmeyi başaran Özgürlük Partisi (PVV) seçimin tartışmasız en büyük süprizini yaptı. Bu sonuç Hollandayı çok seven ve her fırsatta buradaki hoşgörüyü, yabancılara bakış açılarını öven beni şaşırttı. Maalesef adında özgürlük kelimesi geçen bu partinin dini özgürlüklere saygısı yok. PVV aslında Anti İslam partisi olarak bilinmekte. Başa gelmeleri durumunda islamın avrupaya yayılmalarını engellemek öncelikli hedefleri. Parti lideri olan Geert Wilders 'in aşırı faşist söylemleri nedeniyle İngiltereye girmesi dahi yasaklandı. Hollandalılar her fırsatta bu adamın başlarına bela olacağını söylemekte. 6-7 ay kadar önce Türkiyeyi ziyareti planlanmış ama güvenlik kaygısı nedeniyle ziyaret askıya alınmıştı. Burada da korumalarıyla geziyor sadece. Çevremde kime sorsam kimsenin ciddiye dahi almadığı bir insan, seçimi kazanan partilerin koalisyon kurmayı pek düşünmedikleri bir parti, peki nasıl oldu da böylesine büyük oranda (%14) oy almayı başardı. Hala anlamış değilim ama sanırım Hollanda' nın bazı kesimlerinde gerçekten bazı korkular mevcut. Biraz empati yapmaya çalıştığımda PVV nin bu kadar oy almasının sebebinin müslümanların kendilerini dünyaya ne yazık ki yaptığı terör saldırıları ve cinayetlerle tanıtıyor olması yatıyor. 5 yıl önce Theo Van Gogh ' un (Ressam Vincent Van Gogh un kardeşinin torunu) bir müslüman tarafından cinayete kurban gitmesi hala buradaki insanların kafasında. Biz  kendimizi kandırıp duralım dinimiz birbirini sevmeyi, höşgörüyü emreder diye ama gel gör ki pratikte pek de böyle olmuyor. Yapılan terör saldırıları, suikastlar müslümanlığın üzerine kalıyor. Bu söylediklerim kimsenin gücüne gitmesin ama facebookta insanların paylaştıklarını bile görünce bu siddet isteği nasıl ve nereden geliyor diye düsünmeden edemiyorum. Evet her dinin karanlık dönemleri olmuş ama 21. yy da hala  din adına şiddeti savunan insanların olması asıl küfürdür sanırım kendi inançlarına. Neyse şimdi ben kendime biraz iğneyi batırdım ama Hollandalıların PVV ye bu başarıyı yaşatması beni çok üzdü diyerek, bunun ani bir tepki olduğuna, normalde çok büyük çoğunluğun böyle düşünmediğine inanmak istiyorum. Çok sevdiğim Hollandayı çok sevdiğim özgürlükleriyle yaşamak istiyorum.

Read more...

Pazartesi, Mayıs 31, 2010

Dünya Dönüyor

14 Nisan benim doğum günümdü. Posta kutumda resmini gördüğünüz kartı buldum. Berlin' de yaşayan bana kardeşim kadar yakın arkadaşım Candaş göndermiş. Kartpostaldaki resim inanılmaz güzel, huzur verici. Üzerindeki yazı ise bir o kadar anlamlı. Ben de sizlerle paylaşmak istedim.

Buradaki geleneğe göre, doğum günü olan kişi pastasını kendi alır, iş yerindeki arkadaşlarıyla kutlamasını yapar. Ben de aynı şekilde pastalarımı aldım ve hep beraber 1 yaş daha yaşlanmış olmanın eğlencesini yaptık ofıste.

Nicht nur Du wirst alter! Wir sitzen alle im selben Boot.
You are not the only one getting older! We are all in the same boat.
Yaşlanan sadece sen değilsin! Hepimiz aynı teknenin içindeyiz.

Read more...

Çarşamba, Mayıs 05, 2010

Nutrimentum Spiritus*

İlkokuldaydım ilk kütüphane ziyaretimi yaptığımda. Öğretmenimiz tüm sınıfı Salacak sahildeki Şemsipaşa Kütüphanesi'ne götürmüştü. Çok heyecanlıydım bir sürü kitap göreceğim için. Ama benim için tam bir hayal kırıklığı olduğunu hatırlıyorum. Aslında kütüphane çok güzel, asırlık tarihi bir bina (Eski bir külliye) tam denizin yanında harika bir yerde ama kitaplar ahh o kitaplar... Tek hatırladığım sıra sıra siyah kalın kitaplar gördüğümdü. Benim için hiç bir cazibesi yoktu. Tabi aradan yıllar geçti şimdi kimbilir nasıldır, umarım çocuklara kütüphaneleri sevdirecek bir yapıya bürünmüşlerdir. İlk kütüphane ziyaretimi kovalayan yıllarda pek yolum düşmedi bu kitap yuvalarına. Üniversitede ise bayağı aşındırdım kütüphane yollarını, Yıldızdaki Sabancı Kütüphanesi az ama kaliteli kitaplarıyla beni cezbediyordu hep, ama ODTÜ de anladım bir üniversite kütüphanesinden ne beklemem gerektiğini. Günler, geceler geçti o kütüphanede. Bir de Ankara'dayken Türkiye' nin en büyük kütüphanesi olan Milli Kütüphaneyi gördüm. Büyüklük terimini sadece kalıbından kazanıyor maalesef, buraya üye olmak bile insanı bıktıran bir süreçti o zamanlar umarım artık daha iyidir.

Aslında size de özetlediğim gibi benim için kütüphaneler sadece araştırma ya da çalışma amaçlı ziyeret yerleri oldu Türkiye' de yaşarken. Belki de benim hatamdı bilemiyorum ama Amsterdam Kütüphanesini gördükten sonra kütüphanelere bakışım değişti. Avrupanın en büyük kütüphanelerinden birisi. Bazen Amsterdam' ı ziyaret eden arkadaşlarımızı bile buraya getiriyoruz, neredeyse her hafta tünediğimiz bir mekan oldu. Sizi kütüphaneye cekecek her birşey düşünülmüş. Ama biz yetişkinleri bir kenara koyuyorum, çocuklar için ayrılan yeri görmelisiniz. Çocukların renkli kitaplar arasında mutlu mesut hayal alemlerine dalışlarını, yerlere yatıp kitap okumalarını, cıvıldamalarını gördükçe içimden ne "ahhlar" çekiyorum bilemezsiniz. Bu çocuklar, büyüyecekler ve hayatlarının her döneminde kütüphaneyi kendilerine hoş bir mekan belliyecekler, kitaplar okuyacaklar, dünyayı daha güzel hale getirecekler. Yolunuz düşerse ve zamanınız kalırsa bir gözatın buraya. Girişte bir piyano var, ziyaretçiler belli bir süre piyano çalabiliyorlar, o sırada güncel gazete ve dergilerin olduğu bölümde bizler birşeyler okuyor oluyoruz, çocuklar aşağıda kitaplarını karıştırıyorlar, anne babaları yukarıda kahvelerini yudumlayıp, kitaplarını okuyorlar. En üst katta harika bir restoran var, muhteşem Amsterdam manzarasında karnınızı doyurup belki bir dergi karıştırıyor ya da arkadaşlarınızla sohbete dalmış oluyorsunuz, belki de bilgisayarınızı kullanıyorsunuz. Kitaplar arasında kayboluyorsunuz, isterseniz güncel DVD ler veya müzik CD lerinden ödünç alabiliyorsunuz. Akşam güzel bir filmi 1 euroya kütüphanden kiraladığınız DVD den evde seyretme lüksünüz var. Biz tatile bir yerlere gitmeden önce mutlaka kütüphaneyi ziyaret edip "Lonely Planet" kitaplarını toplayıp araştırmalarımızı yapıyoruz. Bazen kitapları da yanımızda götürüyoruz. Yani özetle kütüphane harika bir yer, Hollandalılar kullanmasını bildikleri için kütüphanelerini daha da güzelleştiriyorlar, Türkiye'de de eminin bu konuda daha çok çalışmalar yapılacaktır yeter ki bizler okumayı sürdürüp taleplerimizi iletelim.

*Nutrimentum Spiritus : Food for the soul (Ruhun Gıdası) - Berlin Kraliyet Kütüphanesi Yazıtı

Read more...

Çarşamba, Nisan 21, 2010

Mürekkep Kurumasın

Londra' da metronun her vagonunda en az iki kişiyi mutlaka kitap okurken görürsünüz, bir çoğu da gazetesini okumaktadır. Metronun duvarlarını yeni çıkan kitapların afişleri süsler, yılda yaklaşık 1 milyar kitap satılır İngiltere' de buna rağmen gazeteler okuma alışkanlığını daha nasıl artırırız diye makaleler yazıp durur. 2006 yılında yapılan "Türkiye' nin Okuma Alışkanlığı" projesinden alıntıladığım aşağıdaki bilgiler ise tam anlamıyla moral bozucu. Hele "Dünya Kültür ve Aydınlanma Haritası" ndaki yerimizi görünce oturup ağlayasım geldi. Sapere Aude yazıma devam etmeye gönlüm elvermedi bu istatistikler yüzünden.
 
Türkiye’de kitaba yılda harcanan para 45 sent 
İhtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235’inci sırada
Nüfusun yüzde 40’ı hayatı boyunca hiç kütüphaneye gitmiyor
Gençlerin yüzde 70’i hiç okumuyor
Nüfusun yüzde 95’i televizyon seyrediyor
 
Milli Eğitim Bakanlığı’nca hazırlanan raporda, “televizyon izleme alışkanlığının, özellikle son yıllarda okuma alışkanlığı edinmede en etkin engelleyicilerden” biri olduğu belirtilmiş. Rapora göre, Türkiye’de televizyon izleme süresi dizi filmlerdeki artışa paralel 3.5 saatten 4 saate yükseldi. Bu artışla, ABD ile birlikte en fazla televizyon izlenen ülke konumuna gelen Türkiye, kitaba yatırım konusunda ise dünya ortalamasının yarısını bile yakalayamıyor.
 
Bir Norveçli kitaba yılda 137 dolar, Alman 122 dolar, İsveçli, Avustralyalı ve Belçikalı 100 dolar, ABD’li 95 dolar harcarken, bir Türk yılda kitap için yalnız 0.45 dolar para ayırıyor. Türkiye, bu konuda dünya ortalaması olan 1.3 doların bile çok altında kalıyor.

Raporda, Türkiye ile gelişmiş ülkelerin, kitap okuma oranları da karşılaştırılarak, aradaki “derin uçuruma” dikkat çekilmiş. Bir Japon yılda 25, İsveçli 10, Fransız 7 kitap okuyor. Oranlamaya göre Türkiye’de, 6 kişiye yılda 1 kitap düşüyor.
 
Düşünen nesiller için çocuklarınıza kitap okuma alışkanlığı kazandırın. Okumayan anne babanın okumayan çocukları olur. Siz okuyun, okutun.
 

Read more...

Pazartesi, Mart 29, 2010

Bahçelerde Kereviz

İki haftasonudur sadece ev ve bahçe ile uğraşıp duruyorum, neler yapmadım ki. Bedensel olarak inanılmaz yoruldum ama bu işlerle uğraşmak zihnen beni dinlendiriyor. Çalışmalarımın sonuçlarını aldıkça da acayip mutlu oluyorum. Mart ayı bahçe işleri için önemli bir ay, ağaçlar budanacak, çimenler kesilecek, gübreleme yapılacak, yabani otlar ve yosunlarla mücadele, salyangozlara karşı önlemler, çiçek dikimleri, düzenli sulamalar, ve daha bir sürü teferruat. Tüm bunlara ilaveten bir de bahçemizin vazgeçilmezi köstebeğimiz (kirpi) beliriverdi yine, yaptığım tüm emekler boşa gidecek endişesiyle kendisini bahçemizden uzak tutmak için bir cihaz satın aldım. Dakika başına garip bir ses çıkartan bu cihaz kirpiyi değil de daha çok bizi rahatsız ediyor. Bakalım bir sonuç alabilecek miyim?

Bahçe işlerinin yanında bahar temizliği ve hadi elim deymişken bir de çalışma odamı boyayım dedim. İnsanın evini boyaması çok eğlenceli bir şey. Eve ilk yerleştiğimizde oturma odası ve mutfağı boyamıstık, diğer yerlere dokunmamıştık, şimdi ben çalışma odasından başladım. Sanırım yaşlandıkça babama benziyorum, o da kafasında kurardı şunu bunu yapacağım diye, hiç anlam veremezdim kendini bu kadar yormasına, şimdi şimdi anlıyorum, bu tip işlerle uşraşmak iş yerindeki stresten uzaklaşmanın bir yöntemi. Ben de bir sürü liste yaptım kendime boş vaktim oldukça yapmak niyetiyle. Umarım baharla gelen bu enerjim uzun süre devam eder, bahar çok güzel. 

Tüm bu işlerin yanında çok güzel 3 film seyrettik onları da sizlerle paylaşayım, ne zamandır sinema ile ilgili bir şeyler yazmamışım. Aslı & Ömer sağolsunlar, Amsterdam Türk Filmleri Festivaline, benim en sevdiğim Türk yönetmen olan Fatih Akın' ın "Soul Kitchen" filmine gittik. Yine çok eğlendim, Akın' ın filmlerini çok seviyorum, gitmediyseniz tavsiye ederim. Müzikleri de cabası. Eğer Fatih Akın' ın diğer filmlerini de seyretmediyseniz, mutlaka "Duvara Karşı", "Temmuzda", "Kısa ve Acısız" ve "Yaşamın Kıyısında" filmlerini seyredin. Dün akşam Barış film olarak "Children of Men"i seçti, bu filmi yıllar önce sinemada izlemiştik, anılarımızı tazeledik. Muhteşem bir film, kesinlikle benim en iyi filmler listemde. Ayrıca en iyi aktörlerden biri olarak gördüğüm Clive Owen başrolde. Eğer iyi bir Pink Floyd hayranıysanız filmde bazı ayrıntıları yakalayabilirsiniz. İzleyin. Ve bu sabah kahvaltı filmi olarak "İki Dil Bir Bavul" filmini izledik. Bir Türkiye gerçeğini herhangi bir politik görüşe yer vermeden bizlere sunmayı başaran sade bir film. Özellikle Türkiye' yi İstanbul, İzmir' den ibaret sanıp, kafalarını toprağın altına gömen insanların seyretmesi elzem.

Vee son olarak güzel bir tatil haberiyle yazımı sonlandırayım. Haftaya 3 güzel arkadaşımızla beraber Londra' ya gidiyoruz. 4 gün boyunca altını üstüne getireceğiz en az bir müzikale gideceğiz, Greenwich de zamana meydan okuyacağız, Camden Town' da çiçek çocukları olacağız, Fish&Chips ile karnımızı doyuracağız, ben eski günlerimi anacağım, Barış' cım da 7 yıl evvel yanıma gelememiş olmanın acısını çıkaracak.Yupiii.

Read more...

Çarşamba, Mart 10, 2010

Yalan Dolan Dünya

Siyasi hayatımızın özeti, sadece bizim değil tüm dünyanın . . .


Filler çok geniş vadilerde yaşasalar bile her gün aynı yoldan gidip gelirler­miş. Avcılar bilirmiş bunu... O yüzden fillerin geçeceği yolu derince kazar, üze­rini ince bir tabakayla örter ve kafilenin en önündeki filin tuzağa düşmesini sağlarlarmış.

Avcilar sonra siyah giysiler içinde yüzleri kapalı olarak gelir, çukurda çırpınan fi­li kırbaçla dövmeye başlarlarmış. Bir­kaç gün file hiç yiyecek vermeden sürermiş bu işkence...

Birkaç gün sonra aynı avcılar, bu kez beyaz giysiler içinde gelir, file sevdi­ği yiyecekleri getirir, karnını doyurur, besleyip okşarlarmış.

Böylece kendilerine alıştırdıkları fili çukurdan çıkarır, hortumundan tutup ya bir sirke ya da çalışacağı yere götü­rür, ölünceye kadar işlerinde kullanır­larmış.

Read more...

Cumartesi, Şubat 27, 2010

Mr. Brown

Genelde yurt dışında çalışmak/yaşamak ile ilgili iki farklı tepkiyle karşılaşıyorum Türkiye' deki tanıdıklarımdan. Tam olarak olmasa da aşağı yukarı şöyle;
  • Ne vardı da bırakıp gittin güzelim ülkeni, işini, çevreni?
  • İyiki gittin, buralar iyice kötüleşiyor.
Türkiye dışında yaşayan, çalışan tanıdıklarımdan da benzer şekilde aşağıdaki gibi yorumlar alıyorum;
  • Hiç iyi etmedik Türkiye' yi bırakıp gelmekle, en yakın fırsatta döneceğiz
  • Çok iyi bir karar vermişiz gelmekle, şimdi herşey çok farklı
Yani anlayacağınız, her konuda olduğu gibi kişiye göre olayların yorumu değişik olmakta. Yaklaşık 3 yıldır Hollanda' da yaşıyorum, 6 ay İngiltere' de yaşadım. Sanıyorum yurtdışında yaşamak ve çalışmak ile ilgili yorum yapabilecek, bilgi verebilecek kadar tecrübeye sahibim. O nedenle yurtdışında yaşamanın avantaj ve dezavantajlarını görüp karar vermek isteyen kişilere faydalı olmak adına, tamamen kendi yorumlarımla süslü  olarak bilgiler vermek için yeni bir başlık açıyorum. "Expat Olmak" etiketiyle bu konuyu takip edebilirsiniz. En sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim, ben "iyiki gelmişiz" diyenlerdenim, ama Türkiye' de yaşamanın da bir çok avantajını görüyorum o nedenle olabildiğince iki tarafın da iyi ve kötü yönlerini kendimce göstermeye gayret edeceğim. İlk konumuz Mr. Brown gibi çok basit ama bence çok önemli bir konu!

ODTÜ' de "Bilgisayar Koordinatörü" olarak çalışırken karşılaşmadım ama ardından "Yazılım Mühendisi" olarak görev yaptığım sırada kapıdakı görevli "Günaydın Tekin Bey" deyiverdi. Daha önce hiç kimseden bey lafını duymadığım için çok garibime gitmişti, hele de bu lafı söyleyen kişi yaşça benden bir hayli büyük olunca bayağı bir afallamıştım. Ben ise iş hayatım boyunca müdürlerime hep "Bey" diye hitap eder olmuştum ve bunda hiç bir yanlışlık görmüyordum, ne de olsa benden rütbelilerdi! Yaşın önemi yok herşey kademe meselesi. Ahmet Bey, Mehmet Bey, Ayşe Hanım böyle sürüp gitti ta ki 2002 yılının Eylül ayında İngiltere de çalışmaya başlayana kadar. İlk gün kabus gibiydi, insanlara nasıl hitap edeceğimi bilemeden "Good Morning Mr. Brown" deyip duruyordum. Herkes gülüyordu bu Orta 1 ingilizce kitabından çıkmış cümleyi duyunca. 2-3 ayımı aldı insanlara isimleriyle hitap etmeye başlamam. Çok garip geliyordu ama öyle işte herkese istisnasız herkese adıyla hitap ediyordum. Bu inanılmaz önemli bir davranış. Saygıyı senin pozisyonun belirlememeli, yaptığın iş sana saygı duyulmasını sağlamalı. Ve bu saygı hitap şekli ile değil seni dinleyerek gösterilmeli.  Bu yüzdendir sanıyorum yurtdışında "yatay"  kariyer yapabilme olanağın varken Türkiye' de kariyer "dikey" olarak ilerlemekte genelde. Mezun olursun 2 yıl çalışırsın, özel odan, telefonun masan olur, sonra müdür sonra direktör olursun gitgide sana "Bey" diye hitap eden, yanında el pençe divan duran insanlar artar ve bu böyle sürer gider, sen de gitgide kendini üstün hissetmeye devam edersin. Burada ise ben kendimi diğer insanlardan, müdürlerden, direktörlerden farklı hissetmiyorum, onlarla konuşurken yanlış birşey dermiyim, saygısızlık eder miyim diye düşünmüyorum. Tamamen kendim gibi davranıyorum. Bu güzel bir şey değil mi? Burada başbakanın senden daha farklı biri olmadığını bilmek, insan olduğunu, senin gibi tuvalete gittiğini, uyuduğunu, ağladığını bilmek, hissetmek hoş değil mi? Size komik geliyor olabilir ama ben biliyorum ki bir çok insan bir çok lidere/yöneticiye/sanatçıya insan üstü gözle bakmakta. Elbette şimdi batı/doğu kültürü vs gibi bir çok detayı altında barındıran bir farklılık ama bence önemli. Türkiye' deki bir çok yöneticinin kendilerini diktatör sanmasına sebep olan bir farklılık. İnsanların okul, iş, özel hayatlarını etkileyen bir farklılık. Tabi çocukluktan beri asker gibi yetiştirildiğimiz için, "Saygı" konusu bizler için insanlara kazanılmadan gösterilmesi şart koşulan bir olgu durumuna geliyor. Kurtulmak da bir o kadar zor.

Bir sonraki yazıma kadar hoşçakalın benim saygıdeğer okurlarım.

Read more...